• “Geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremez.”
  • SABAHATTİN ALİ ÖLÜM YILDÖNÜMÜ
    Türk yazar ve şair
    Sabahattin Ali (d. 25 Şubat 1907, Eğridere - ö. 2 Nisan 1948, Kırklareli), Türk yazar ve şair. Edebî kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıttı ve kendisinden sonraki Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür hâline geldi. Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıktı; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle destekledi. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanları Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin takdirini toplayarak hem 20. yüzyılda hem 21. yüzyılda etkisini sürdürdü.
    Sabahattin Ali
    Doğum
    25 Şubat 1907
    Eğridere, Gümülcine, Osmanlı İmparatorluğu
    Ölüm
    2 Nisan 1948 (41 yaşında)
    Kırklareli, Türkiye
    Meslek
    Yazar · şair · öğretmen · tercüman
    Dönem
    Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı
    Edebî akım
    Toplumcu gerçekçilik · realizm
    Önemli eserler
    Kuyucaklı Yusuf (1937)
    İçimizdeki Şeytan (1940)
    Kürk Mantolu Madonna (1943)
    Evlilik
    Aliye Ali
    (e. 1935; ö. 1948)
    Çocuklar
    Filiz Ali
    Eğridere'de doğan Sabahattin Ali, ilk hikâye ve şiir denemelerine Balıkesir'de başladıktan sonra İstanbul'daki edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem'in desteğiyle ilk kez Akbaba ve Çağlayan dergilerinde şiirlerini yayımladı. Anadolu'da kısa süre öğretmenlik yaptıktan sonra Türk devleti tarafından dil eğitimi için Almanya'ya gönderildi. Türkiye'ye döndüğünde Almanca öğretmeni olarak göreve başlasa da önce komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla bir süre tutuklandı, ardından ise Türk devlet yöneticilerini eleştirdiği iddiasıyla tekrar tutuklandı. Bu dönemde memurluktan ihraç edildi ancak Atatürk hakkında yazdığı bir şiirden dolayı yeniden devlet kurumlarında görevlendirildi. Ayrıca kendisine yüklenen sosyalist algısını kırmak için de Esirler adlı bir oyun kaleme aldı.
    Hayatının son yıllarında Türk milliyetçileriyle yaşadığı tartışmalarla da öne çıktı, özellikle Türkçü-Turancı yazar Nihal Atsız ile yaşadığı gerilim giderek artarak Irkçılık-Turancılık Davasının bir parçası oldu. Bu dönemde Aziz Nesin'le beraber çıkardığı Markopaşa dergisinde siyasileri eleştirmesi yüzünden çeşitli davalarla uğraşmak zorunda kaldı. Hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği bir dönemde Türkiye'den ayrılmak istedi ve Bulgaristan sınırını geçmek isterken kendisine kaçma girişiminde rehberlik eden Ali Ertekin tarafından milliyetçi gerekçelerle öldürüldü.
    Ailesi
    Sabahattin Ali, Trabzon kökenli bir aileye mensuptur. Büyükbabası Bahriye Alay Emini Oflu Salih Efendi'dir.Sabahattin Ali'nin Mehpare Taşduman’a yazdığı 24 Ağustos 1928 tarihli mektupta geçen "Babam İstanbul'un eski ve asil bir ailesinin çocuğu idi." cümlesi, büyükbabasının çok daha evvelden, gençken veya çocukken Trabzon’dan İstanbul'a gelip yerleşmiş olmasından kaynaklanır.Bazı kaynaklar ise hatalı bir şekilde, Sabahattin Ali'nin büyükbabasının Yüzbaşı Mehmet Ali Bey olduğunu yazmaktadır.Oysa, İçimizdeki Şeytanlar adlı eserinde Nihal Atsız, tereddütsüz bir şekilde, Sabahattin Ali'nin kendisine Oflu bir babanın çocuğu olduğunu söylediğini belirtmektedir.Eşi Aliye Ali de, Ramazan Korkmaz'ın kendisiyle yaptığı özel bir görüşmede, eşinin ailesinin Karadeniz kökenli olduğunu, büyükbabasının oradan İstanbul'a gelip yerleştiğini doğrulamıştır
    Yazarın babası Ali Selahattin Bey (1876-1926) Eğridere'de zabit olarak çalışırken kendisinden on altı yaş küçük olan Hüsniye Hanım'la tanıştı ve evlendi.Bu evlilikten Sabahattin (1907) ve Fikret (1911) adında iki çocuğu oldu. Ali Selahattin Bey I. Dünya Savaşı yıllarında "Divan-ı Harb Orfi Reisi" olarak Çanakkale'ye çağrıldı ve eşi ile çocuklarını alarak Çanakkale'ye gidip dört yıl kadar bir süre orada kaldı. Sabahattin Ali burada geçirdiği yıllardan zaman zaman mektup ve yazılarında bahsetti.Ali Selahattin Bey biriktirdiği para ile İzmir'e gelerek tiyatro veya gazino işleriyle uğraşmak istemekteydi. Belirli bir süre yolunda giden işleri, İzmir'in İşgali ile sekteye uğradı. Daha sonra ise ailecek Edremit'e göç ederek Hüsniye Hanım'ın babasının yanına gittiler. 1920'ye gelindiğinde aileye Saniye Süheyla (Conkman) adında bir kız çocuğu katıldı.Süheyla aile içinde "Süha" olarak çağrılırdı.
    Hayatı
    İlk yılları
    Sabahattin Ali 25 Şubat 1907 tarihinde Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere'de doğdu.Babası Ali Selahattin Bey, dönemin entelektüel kesiminden olan Tevfik Fikret ve Prens Sabahaddin'le olan dostluğundan dolayı çocuklarına bu kişilerin isimlerini vermeyi düşünmekteydi ve bu doğrultuda ilk oğluna Sabahattin, ikincisine ise Fikret ismini verdi.Sabahattin Ali yedi yaşına geldiğinde İstanbul'da Üsküdar'ın Doğancılar mahallesinde Füyûzâtı Osmâniye Mektebi'ne başladı. Aynı dönemde Ali Selahattin Bey'in Çanakkale'ye tayini çıktı ve ailecek oraya taşındılar. İlköğrenimine Çanakkale İptidai Mektebi'nde devam ederken seferberlik ilan edildi ve okul öğretmensiz kalınca kapandı. Daha sonraları Ali Selahattin Bey'in de çabalarıyla okul tekrar açıldı.
    Sabahattin Ali'nin annesi on altı yaşında evlendi ve ruhsal sorunlarından ötürü defalarca intihara kalkıştı.Yazarın Edremit'ten çocukluk arkadaşı olan Ali Demirel, anne Hüsniye Hanım'ın çok sinirli bir insan olduğunu ve diğer oğlu olan Fikret'e daha fazla yakınlık gösterdiğini söyledi.Ayrıca bir hatırasında Edremit'teki İptidai Mektebi'nde okurken (1918-1921) yazarın dış çevreye kapalı bir görünüm verdiğini belirterek o günlerde Sabahattin Ali'nin arkadaş ortamlarında oynanan oyunlara katılmadığını, kendi hâlinde takılmayı tercih ettiğini, ya eve gidip kitap okuduğunu ya da resim çizdiğini söyledBuna karşın Sabahattin Ali, Ünsal Akpak'a göre Edremit İptadi Mektebinde sınıfının başarılı öğrencilerinden biri oldu; Gümülcine'den babasının arkadaşı Mehmet Şah Bey'in özel ilgisi ile okumaya daha fazla özendi ve kesintilere rağmen başarılı bir öğrencilik dönemi geçirdi.
    Yazar 1921 yılında Edremit İptidai Mektebini bitirdikten sonra İstanbul'daki büyük dayısının yanına gitti ve burada bir yıl kaldı. Ardından Balıkesir'e dönerek 1922-1923 ders yılının başında Balıkesir Muallim Mektebine kaydoldu.Burada şiir ve hikâye deneyimlerini geliştirmeye başlayarak okulun ikinci yılında gazete ve dergilere yazılar gönderdi.Ayrıca arkadaşlarıyla birlikte bir okul gazetesi çıkardı. Bu okulda geçirdiği süre içerisinde günlük tutmaya başladı, tiyatro ve sinemaya daha fazla gitti ve bunların sonucunda sanata olan ilgisi arttı. Sanata ve serbest bir yaşama daha fazla özenen Sabahattin Ali, okulun disiplinli ortamından sıkılıp fırsat buldukça kaçarak sinema ve tiyatroya gitmeye başladı. Bunun farkına varan okul müdürü ise kendisini ailesinin yanına göndermekle tehdit etti.Sonrasında Sabahattin Ali intihar etmeye kalkıştı. Kendisinin blöf olarak nitelendirdiği bu intihar girişimi, arkadaşı ve öğretmenleri sayesinde engellendi.Ardından okul müdürünün de desteğiyle İstanbul'a naklini aldırdı.Bu dönemlerde edebiyat öğretmeni olan Ali Canip Yöntem'in desteğiyle, Çağlayan ve Akbaba gibi dergilere şiir ve hikâyeler gönderdi. Belirli bir süre düzenli bir hayat sürdürürken annesinin sağlık sorunları arttı. 21 Ağustos 1927 tarihinde öğretmenlik diplomasını aldı.
    Öğretmenliğinin ilk yılları
    Sabahattin Ali öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra Ankara'da bir hastanede baştabip yardımcısı olarak görevini sürdüren dayısı Rıfat Ali Ertüzün'ün yanına gitti. Dayısının Yozgat Devlet Hastanesinde başhekimlik görevi için tayini çıkınca, yeğenini yanına almak isteyen Ertüzün, dönemin mebuslarından Cevat Dursunoğlu ile görüştü ve yeğeninin Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokulu'na öğretmen olarak atanmasını sağladı.Sonrasında ailecek Yozgat'a gittiler. Burada yazarın çevresi, dayısının da etkisiyle gelişti. Fakat burada kendi söylemiyle yazdığı şiirleri ve hikâyeleri okuyacak, kendisini anlayacak kişiler bulmakta zorlanmaktaydı. Buradaki durumunu İstanbul'daki yakın arkadaşı olan Nahit Hanım'a yazdığı 24 Kasım 1927 tarihli mektupta sitemli bir şekilde anlatmaktaydı ve yalnızlığından şikâyet etmekteydi.Nahit Hanım, öğretmenlik stajında tanıştığı Sabahattin Ali'nin sevdiği kişilerden biridir. Önce dostluk havasında yürüyen arkadaşlıkları zamanla tek taraflı bir aşka dönüştü. Yozgat'ta yazdığı şiirlerin ana temasında Nahit Hanım'a duyduğu sevgi vardır. Servet-i Fünûn dergisinin 2 Şubat 1928 tarihli sayısında yayınlanan Bir Macera adlı şiiri Nahit Hanım'a ithaf edilmiştir. Yazar, karşılık görmeyen aşkını "Ne Kazandık" (1927), "Kalbimde Aşkınız" (1927), "Ebedi" (1928), "Yat ve Uyu" (1928), "Bütün İnsanlara" (1928), "Firar" (1928) ve "Kudurmak" (1928) adlı şiirlerinde işledi.
    Almanya'ya gidişi ve dönüşü
    Yazar, Yozgat'ta geçirdiği bir yıllık süreden sonra İstanbul'a dönmek istedi. Dayısı Rıfat Ali Ertüzün de Ankara'da özel bir hastane açarak oradan ayrıldı. İstanbul'a tatile giderken Ankara Mili Eğitim Bakanlığından tanıdığı kişilere uğradı ve onlara şaka ile karışık bir şekilde Yozgat'tan ayrılmak istediğini ve geri dönmesi halinde alacaklılarının kendisini öldürme ihtimalinden bahsetti. Yetkililer ise kendisinin genç bir öğretmen olmasına dikkat çekerek onu Avrupa'ya gitmeye teşvik ettiler.Nitekim, yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1928 yılı Kasım ayında Almanya'ya eğitim amacıyla gönderildi.
    Sabahattin Ali, on beş gün Berlin'de kaldıktan sonra Potsdam'a yerleşti. İlk olarak dil öğrenmek için yaşlı bir kadının evine pansiyoner olarak girdi. Daha sonra Almancasını güçlendirmek için özel bir kurum olan Deutsches Institut Auslander'ın kurslarına başladı. Ayrıca I. Dünya Savaşı'nda Türkiye'de bulunan ve biraz Türkçe bilen eski bir subaydan dersler aldı. Yazar burada Almanya'ya giden ekipten olan Melahat Togar'la da görüşmekteydi.Melahat Togar "Arkadaşım Sabahattin Ali" yazısında yazarın Almancayı tam öğrenmeden Almanca üzerinden Rus yazarlarını okuduğunu belirtti.Sabahattin Ali bu yönü sayesinde İvan Turgenyev, Maksim Gorki, Edgar Allan Poe, Guy de Maupassant, Heinrich von Kleist, ETA Hofmann ve Thomas Mann gibi isimleri tanıdı ve onların eserlerinden ilham aldı.
    Potsdam'da kaldığı süre içerisinde İstanbul'u ve karşılıksız kalan aşkını özlemekteydi. 1 Ocak 1929 tarihinde Nahit Hanım'a yılbaşı hediyesi olarak yazdığı şiirleri gönderdiyse de cevap alamadı. Postdam'daki dil kurusunu bitirdikten sonra Berlin'de yatılı bir okula yerleşti. Almanya'ya altı veya yedi yıl kalmak için gönderildiğini düşündüyse de aslında bu süre dört yıl olarak planlanmıştı. Buna karşın yazar ikinci yılını tamamlayamadan Türkiye'ye geri döndü. Geri dönüşü hakkında farklı iddialar mevcuttur. Bu iddialar Sabahattin Ali'nin Nihal Atsız'a anlattığına göre; "Bu parazit Türkleri buradan atmalı!" diyen Alman öğrenciyi dövmüş olduğu veya Alman öğrencilere komünizm propagandası yaptığı şeklindedir.İkinci iddia yazarın Almanya dönüşü Nihal Atsız'la görüşmesi, Türk Ocakları'nı ziyaret etmesi ve Atsız Mecmua'da hikâye ve şiirler yayımlatmış olmasından dolayı zayıf bir ihtimal dahilindedir. Ayrıca yazarın bazı yorumlarında Almanları sevmediği ve onları domuz değerinde gördüğü ifade edilmektedir.
    Öğretmenlik hayatı ve soruşturmalar
    Sabahattin Ali'nin Almanya'dan dönüşü 1930 yılının Mart ayı ortalarına denk gelmektedir. Döndükten sonra İstanbul Yüksek Muallim Mektebi'nde yatılı okumakta olan Nihal Atsız, Pertev Naili Boratav, Orhan Şaik Gökyay, Nihad Sâmi Banarlı gibi arkadaşlarının yanında kaldı. Daha sonra bu okulun müdürünün de yardımıyla Bursa'nın Orhaneli ilçesine ilkokul öğretmeni olarak atandı. Aynı yılın Eylül ayında ise Gazi Terbiye Enstitüsü'nde açılan Almanca yeterlilik sınavına girdi, ardından da Aydın Ortaokulu'na Almanca öğretmeni olarak atandı.Burada komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla hakkında soruşturma açıldı. 1931'in Mayıs ayında mahkeme için İstanbul'a sevk edildi,iki gün sonra mahkeme tutuksuz yargılanmasına karar verdi.Daha sonra soruşturmalar derinleştirildi ve kendisinin tutuklu yargılanmasına karar verildi. 9 Eylül 1931 tarihine kadar Aydın Hapishanesi'nde tutuklu kaldı. Serbest kaldıktan yirmi bir gün sonra ise Konya Ortaokulu'na Almanca öğretmeni olarak atandı.
    Sabahattin Ali, Yozgat'ta iken Nahit Hanım'a, Almanya'da iken Frolayn Puder'e,Aydın'da iken bir miralayın kızına ve Konya'da ise Melahat Muhtar adlı öğrencisi ile Muhsine adındaki bir şarkıcıya ilgi duydu. Melahat Muhtar'a duyduğu ilgi karşılık buldu,ona atfen "Çocuklar Gibi" adlı şiiri yazdı. Bu şiirde eski aşklarını birkaç günlük düşkünlükler şeklinde yorumladı. Bu sevgisinden Pertev Naili Boratav'a yazdığı mektuplarda bahsetti.Fakat yazarın bu ilgisi ilerleyen dönemlerde tutuklanması ile yarım kaldı. Bir toplantıda okuduğu şiir ile Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü gibi Türk devlet yöneticilerini yerdiği iddiasıyla 22 Aralık 1932 tarihinde tekrar tutuklandı.Tutuklanmasına sebebiyet veren şiiri "Hey anavatanından ayrılmayanlar" şeklinde başlamaktaydı.Bu şiiriyle Atatürk'ü tahkir ettiği iddiasıyla Konya Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bir yıllık cezaya çarptırıldı. Fakat daha sonra davaya temyizde iki ay daha eklendi ve ceza on dört aya çıkarıldı.Sabahattin Ali Konya Cezaevi'nden yakın arkadaşı Ayşe Sıtkı'ya gönderdiği bir mektubunda bu olaylardan şöyle bahsetti:
    « Benim mesele, senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namuzsuz başıma bu işi getirdi. Geçen sene Mayıs'ında falanca yerde Gazi'yi ima ve telmihen tahkiri tazammün eden bir şiiri falan yerde okudu, dediler. Adli safahat lehimde olduğu halde, müdde-i umumi yaranmak için mahkûmiyetimi talep etti, hakim de korktuğu için mahkûm etti. Temyiz, cezayı aleyhimde nakseti, cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkûmum ve aşağı yukarı üç ayını yattım. 11 ayım kaldı demektir.»
    Sinop Cezaevi'ndeki Sabahattin Ali bölümü
    14 Nisan 1933'te Konya cezaevinden Atatürk'e suçsuz olduğunu ifade eden bir mektup yazdı.
    29 Nisan 1933 tarihinde memurluktan kaydı silindi. Daha sonra Konya'dan Sinop Cezaevi'ne gönderildi. Koğuştan bazı arkadaşları yazarın cezaevinde geceleri sürekli okuduğunu, gündüzleri ise bir sandık üzerinde yazı yazdığını söyledi.[49] Yaşamındaki değişimleri eserlerine yansıtan yazar, bu cezaevinde edindiği tecrübe ve gözlemlerini de "Bir Şaka", "Kanal", "Kazlar", "Bir Firar", "Katil Osman" ve "Çaydanlık" adlı hikâyelerinde kullandı. On ay yedi gün süren tutukluluğunun ardından Cumhuriyet'in 10. kuruluş yıl dönümü sebebiyle çıkan genel aftan yararlanarak serbest kaldı.
    Yeniden atanması
    “ Benim Aşkım
    Bir kalemin ucundan hislerimiz akınca
    Bir ince yol onları sıkıyor, daraltıyor;
    Beni anlayamazsan gözlerime bakınca
    Göğsümü parçala bak kalbim nasıl atıyor.
    Daha pek doymamışken yaşamın tadına
    Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına
    Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına
    Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor.
    Sensin, kalbim değildir, böyle göğsüme vuran,
    Sensin Ülkü adıyla beynimde dimdik duran
    Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran;
    Seni çıkarsam, ömrüm başlamadan bitiyor.
    Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dizeye?
    Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya
    Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
    Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor ”
    Sabahattin Ali, tutukluluğu bittikten sonra İstanbul'daki yakınlarını ziyaret etti, ardından da yeniden göreve atanabilmek için Ankara'ya gitti. Burada dönemin Orta Öğretim Genel Müdürü Reşat Şemseddin Sirer ve Müsteşar Vekili Rıdvan Nafiz Edgüer'e danıştı.Tutuklu kalma gerekçesi Atatürk'ü tahkir etmek olduğu için bu kişiler sorumluluk almaktan kaçındı. Ancak Reşat Şemseddin Sirer bu durumdan Hasan Âli Yücel'e bahsetti. Yücel ise yazarın durumunu yakın arkadaşı olan maarif vekili Hikmet Bayur'a bildirdi.Yazar bir mektubunda Hikmet Bayur'la olan görüşmesinde "ikinci bir şiir yazmamı mı istiyorsunuz" şeklinde bir cümle kurduğunu yazdı. Hikmet Bayur ise Müdürler Encümeni tarafından verilecek karara uyacağını söyledi. Kurul toplantısında Sabahattin Ali'nin öğretmenlik dışında başka bir göreve atanması kararlaştırıldı. Fakat Maarif Vekili eski düşüncelerini değiştirmediği sürece yeniden atanmasını doğru bulmayarak kurul kararını reddetti. Sabahattin Ali yeniden atanmak için uğraştığı süre içerisinde dayısı Rıfat Ali Ertüzün'ün evinde kaldı ve küçük tercümeler yaptı.1934 yılında ise kendisinden Atatürk hakkında bir kaside yazılması istendi. Kendisi de bu istek doğrultusunda Varlık dergisinin 15 Ocak 1934 tarihli 13. sayısında "Benim Aşkım" adında bir şiir yazdı.Fakat bu şiirinden sonra da göreve atanabilmek için bir süre daha bekletildi. Ardından Maarif Vekili ile görüşen yazar, kendisine atfedilen edilen komünist sıfatının doğru olmadığını ispat edebilmek için yazılar yazdığını ve Esirler adlı oyununun halkevleri tarafından sahneye konacağını söyledi. Göreve atanabilmek için beklerken arkadaşı Ayşe Hanım'a yazdığı mektubun sonuna bir not bırakarak kendisine evlenme teklifi etti. Ayşe Hanım ise 22 Şubat 1934 tarihli mektubunda Sabahattin Ali'nin bu teklifini şaka olarak niteleyerek geri çevirdi.Yazar sonrasında ise Atatürk'ten izin alınarak önce geçici olarak Orta Tedrisat Şube Müdürlüğüne (Mayıs 1934), ardından da asli olarak Milli Talim ve Terbiye'ye atandı.
    Aliye Hanım'la evlenmesi
    Sabahattin Ali'nin eski sevdiklerinden Nahit Hanım evlenmişti; arkadaşı Ayşe Hanım da evlilik teklifine red cevabı vermişti. Aliye Hanım'la ise 1932 yazında İstanbul'da eczacı Salih Başotaç'ın evinde tanıştı.Kendisiyle yaptığı evlilikte Başotaç ailesinin etkisi büyük oldu. Aliye Hanım'ın ailesi Sabahattin Ali'nin poliste sicil kaydının bulunduğunu gerekçe göstererek evliliğe mesafeli yaklaştı. Fakat sonradan Aliye Hanım'ın da isteği ile evliliğe izin verdiler. İkilinin nikâhları 16 Mayıs 1935 tarihinde Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde kıyıldı. Sabahattin Ali ve eşi nikâhtan sonra Ankara'ya gittiler ve buradaki düğünün ardından Ulus'ta bir apartman dairesine yerleştiler. Sabahattin Ali ilerleyen dönemlerde "mümeyyizlik" görevinden başka bir göreve atandı, ayrıca bir ortaokulda Almanca dersleri verdi. Bu dönemlerde maddi açıdan rahatlayan yazar, Varlık'ta "Kağnı", "Arap Hayri", "Pazarcı" adlı hikâyelerini yayınladı, Knut Hamsun, Liam O'Flaherty ve Panteleymon Romanov'tan tercümeler yaptı; Ayda Bir adlı dergide ise "Kamyon", "Bir Şaka", "Apartman", "Arabalar Beş Kuruşa" ve "Düşman" adlı öykülerini yayınladı.
    Soyadı düzenlemesi
    Sabahattin Ali'nin ailesi Soyadı Kanunu sonrasında "Şenyuva" soyadını aldı. Fakat yazar babasının ön adı olan "Ali"yi kullanmak istedi. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan şiir ve hikâyelerinde "Sabahattin Ali" imzasını kullandı. Yazar soyadını bu yönde değiştirebilmek için nüfus müdürlüğe gitti fakat "Ali" ismini soyadı olarak kullanmasına izin verilmedi. Kendisi de buna karşılık olarak "O halde 'Alı' olsun." şeklinde beyanat bildirdi (1936).Ramazan Korkmaz çeşitli sıkıntılar yaşamış ailenin "Şenyuva" soyadını almasına yazarın tahammül edemediğini belirterek "Ali" tercihinin babasına duyduğu sevgiden olduğunu belirtti. Aliye Ali ise "Alı" soyadını "Ali" tercihi için bilinçli bir gerekçe olduğunu söyledi.
    Askerlik sonrası yaşamı
    Yazar, askerliğinin bitiminde Ankara'daki Musiki Muallim Mektebi'ne Türkçe öğretmeni olarak atanmıştır.
    Yazar otuz yaşına gelince İstanbul Eski Harbiye'de askerliğe başladı ve 2 ay er, 6 ay da yedek subay öğrencisi olarak eğitim gördü. Eşi Aliye Ali'yi de askerlik süresince bulunduğu şehirlere götürdü. İstanbul'da askerlik yaptığı dönemde kızları Filiz Ali (1937-) doğdu. Askerlik bitiminde ise Musiki Muallim Mektebi'ne Türkçe öğretmeni olarak atandı ve Ankara'ya yerleşti.Ankara'da geçirdiği dönemlerde Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Mediha (Berkes) Esenel ve Niyazi Ağırnaslı gibi isimlerle yakın ilişkiler kurdu. İlerleyen dönemlerde Devlet Konservatuvarı'na atanarak Carl Ebert'in asistanlığını yaptı.Çevresindeki hareketliliğin azalması sonrasında edebi çalışmaları yoğunlaştı ve İçimizdeki Şeytan adlı eserini (1939) yazdı. Bu roman yayımlandıktan sonra siyasi tartışma konusu haline geldi. Nihal Atsız bu romana karşılık olarak Sabahattin Ali'nin hayatı hakkında çeşitli bilgiler de içeren İçimizdeki Şeytanlar adlı eserini yayınladı.II. Dünya Savaşı öncesinde çıkarılan seferberlik sonrasında tekrar askere alındı ve dört ay İstanbul'da askerlik yaptı. İkinci kez askere alındığı bu dönemde Kürk Mantolu Madonna'yı yazdı ve Hakikat gazetesinde tefrika ettirdi (18 Aralık 1940-8 Şubat 1941). Ankara'daki çevresi genişleyen yazar, dönemin siyasileriyle de yakın ilişkiler kurdu. Aliye Ali, eşinin Şükrü Saracoğlu ile siyasi düşünceleri farklı olmasına rağmen iyi anlaştığını ve bazen de ailecek görüştüklerini belirtti.
    Yaşamına yönelik eleştiriler
    Sabahatin Ali 1940-1943 yılları arasında Adelbert von Chamisso, Ludwig Tieck, Heinrich von Kleist ve Friedrich Hebbel gibi isimlerden çeviriler yaptı. Yine bu dönemlerde çeşitli dergilere yazılar gönderen yazar, ayrıca Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı Türk Dil Kurumu ve Tercüme Odası gibi yerlerde görev yaptı. Ekonomik anlamda rahatlaması, çevresi tarafından lüks bir yaşam sürmesi ve savunduğu fikirlere aykırı olması gibi düşünceler doğrultusunda eleştirildi. Samet Ağaoğlu yazarın ölümünden sonra "Böylece hiçbir zaman gerçek bir komünist olamadı. (...) Hikayelerinin aksine realitede burjuva manzarası gösteriyordu." ifadelerini kullandı.[63] Arkadaşı Emin Türk de yazarı savunduğu düşüncelere aykırı olmakla itham ederek bencil ve gösteriş düşkünü olmakla suçladı.Adalet Cimcoz'un eşi Mehmet Ali Cimcoz ise yazarın yaşam tarzına yönelik olarak "gösterişi seven, alkışı seven bir insan", "bugün anladığımız gibi bir komünist değildi" şeklinde ifadeler kullandı.
    Tartışmalı yılları
    Yazar, sağ ve sol kesim tarafından birtakım eleştirilere maruz kaldı. Ülkenin sol kesimi kendisini lüks ve burjuva görünümlü yaşantısından dolayı daha radikal tavırlar almaya zorlarken, sağ kesim de sosyalist misyon yüklenmek istenen birisinin Dil Kurumu azalığı gibi görevlere getirilmesini doğru bulmuyordu. Sağ kesimin eleştirilerinin başlıca kaynaklarından birisi de Sabahattin Ali'nin Almanya'dan dönen öğrenci grubundaki kişilerden daha önce ve daha etkili görevlere getirilmesiydi. Nihal Atsız, Orhun dergisinde Şükrü Saracoğlu'na atfen yazdığı yazıda (1 Nisan 1944) Sabahattin Ali'nin "herkesçe bilinen bir komünist olduğunu, Hasan Âli Yücel'in şahsi sempatisi yüzünden göreve getirildiğini ve daha önceden Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Ali Çetinkaya gibi isimlere hakaret ettiğini" söyleyerek yazarı vatan haini olarak niteledi ve devlet tarafından korunmasını kınadı.Bu mektup üniversite öğrencileri ve halk arasında etki uyandırdı, Nihal Atsız ise görevden alındı.
    Sabahattin Ali mektup sonrasında Nihal Atsız'a hakaret davası açtı ve ilk duruşma 2 Nisan 1946'da yapıldı. Dava öncesinde adliye sarayı önünde toplanan ve çoğunluğu Siyasal Bilgiler ve Tıp Fakültesi öğrencisi olan kişiler yazarın aleyhinde gösteri yaptı. Davaya Sabahattin Ali avukatsız olarak katılırken Nihal Atsız'ı ise Hamit Şevket İnce başkanlığındaki avukatlar savundu. Dava görülürken içeride ve adliye önünde "İstiklâl Marşı" okundu, ortam gerilince de dava başka bir tarihe ertelendi.
    İlk duruşmadan sonra konservatuvarda İsmet İnönü ile görüşen yazar, İnönü'nün "Nasılsın?" sorusuna "Sağ olun, iyim paşam." şeklinde cevap verdi ve İsmet İnönü'den "Daha iyi olacaksın." cevabını aldı.İlerleyen dönemlerde Hamit Şevket İnce, Nihal Atsız'ın avukatlığından istifa etti. Yine bu dönemde Falih Rıfkı Atay, Ulus gazetesinde Sabahattin Ali lehinde seri yazılar yazdı. İkinci duruşmada savcı Nihal Atsız'ın Sabahattin Ali'ye vatan haini diyerek hakaret ettiğini söyledi ve cezalandırılmasını talep etti. Üçüncü duruşmada ise Nihal Atsız altı ay ceza aldı fakat "mazisinin temiz olması" ve "millî tahrik"gibi gerekçelerle bu ceza dört ay indirilerek tecil edildi.
    Dava sonrasında konservatuvardaki görevine bir süre devam etti,ardından da üçüncü kez askere çağrıldı. Çankırı'da bir buçuk ay görev yapan yazar, mesleğine geri döndü. Daha sonra ise bakanlık emrine alınarak konservatuvardan ayrıldı. 4 Aralık 1945 günü İstanbul'da çıkan komünizm karşıtı gösterilerde Sabahattin Ali'nin de faaliyet gösterdiği bazı kurumlara çeşitli saldırılar oldu.
    1944 sonrasında Markopaşa, Malum Paşa veya Ali Baba gibi yerlerdeki yazılarında daha sert ve daha eleştirel bir dil kullandı. Zekeriya Sertel'e 1946 yılında söylediğine göre siyaset ve politikayla daha fazla ilgilenmek istiyordu.Yine aynı yıl ailesini Ankara'da bırakarak İstanbul'a geldi ve Aziz Nesin'le beraber Markopaşa dergisini çıkardı. Markopaşa ilk üç sayısında tırajını artırarak yayın hayatına devam etti. Daha sonra da mizahî yönünden çok siyasi yönüyle tartışmalara neden oldu. İlerleyen dönemlerde dergide çıkan ve çoğu imzasız olan yazılardan ötürü derginin sorumluluğunu üstlenen Sabahattin Ali'ye davalar açıldı. Davaya konu olan yazılardan biri dışındaki yazılar Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'a aitti; fakat derginin sorumlusu olduğu için Sabahattin Ali hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul ve Paşakapısı Cezaevi'nde bir süre yatan yazar, 10 Eylül 1947 tarihinde tahliye oldu.Yine bu dönemlerde Markopaşa kapatıldı, bunu takiben de Merhum Paşa ve Malum Paşa gazeteleri çıkartıldı.
    İlerleyen dönemlerde yazar hakkında tekrar tutuklama kararı çıkartıldı fakat tutuklama işlemi gerçekleşmedi. Bu dönemlerde Ali Baba dergisini çıkardı ve "Sırça Köşk" adlı öyküsünü yayınladı. Bu öykü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı, kendisi de Sultanahmet Cezaevi'ne gönderildi.31 Aralık 1947 tarihinde serbest kalan yazar, ekonomik sıkıntılar çekti ve Ali Baba dergisi kapatıldı. Daha sonra nakliyecilik yapmak istedi ve Adalet Cimcoz'un da yardımlarıyla bir kamyon aldı. Yazarın M. Ali Cimcoz'a anlattıklarına göre bu mesleğe başlamasında şehirlerin sıkıcı etkisinden kurtulmak, yeni insanlar tanımak ve edebi eserleri için malzeme toplamak gibi amaçlar gütmesi etkiliydi. Eşi Aliye Ali bu dönemler için "1947'de Markopaşa'nın çıkmasıyla hayatımız bozuldu. Yurt dışına gitmek istiyordu: İngiltere veya Fransa'ya falan" ifadelerini kullanmıştır. Niyazi Berkes'in aktardığı bilgiler Sabahattin Ali'nin Fransa'ya gitmek istediğini fakat kendisine pasaport verilmediği yönündedir. Nihayetinde Sabahattin Ali 1948 yılı Mart ayı sonlarında arabasının tamirini yaptırdı ve "Edirne'ye peynir götüreceğim" diyerek M. Ali Cimcoz'la sabah beş civarı vedalaşarak ayrıldı.
    Ölümü
    Sabahattin Ali'nin Edirne'ye gitmekteki amacı peynir taşımak değil, Bulgaristan sınırını aşarak Avrupa'ya ulaşmaktı. Kendisine yasal yollardan pasaport verilmediği için kaçak yollarla bu amacına ulaşmaya çalıştı. Bulgaristan sınırını denemeden önce de Suriye sınırından kaçmak istedi fakat başarılı olamadı. Avrupa'ya kaçmak istediği dönemler ise hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği zamanlardı. Evinde kaldığı Mehmet Ali Cimcoz'la vedalaşırken asıl amacını söylemedi. Çünkü Cimzoz'un Millî Emniyet Hizmetleri (MAH) ajanı olduğundan şüphelenmekteydi.Avrupa'ya kaçış için kendisine yardım edecek kişi Üsküdar Paşakapısı Cezaevi'nden Berber Hasan'dı. Berber Hasan, Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'le tanıştırdı. Sabahattin Ali'ye rehberlik edecek Ali Ertekin eski bir subaydı ve silah çalmak suçundan ordudan ihraç edilmişti.
    Sabahattin Ali ve Ali Ertekin tanıştıktan bir süre sonra Kırklareli'ne doğru kamyonla yol aldılar.Kamyonda ilk başta üç kişi olsalar da daha sonradan şoför Salim'i bırakıp beraber yola devam ettiler. Ali Ertekin'in Kırklareli Cumhuriyet Savcılığına verdiği ifadeye göre Sabahattin Ali'nin kendisine sınırı geçtikten sonra Bulgaristan ve Rusya'da çalışmalar yaparak Türkiye'de komünist bir ihtilal çıkaracağını söylediğini ve konuşmalarından onun kötü bir insan olduğunu düşündüğünü söyledi.Nokta dergisindeki bir röportajında ise yol boyunca Sabahattin Ali'yle tartıştıklarını ifade etti. İlerleyen vakitlerde Ertekin, Sabahattin Ali'yi kitap okuduğu sırada elindeki bir sopayla kafasına defalarca vurarak öldürdü.Öldürmesine gerekçe olarak da millî hislerini tahrik ettiğini öne sürdü.Ayrıca Ali Ertekin'in Millî İstihbarat Teşkilatı mensubu olduğu da iddia edilegeldi.
    Ali'nin bedenini bir çoban buldu ve 16 Haziran 1948 günü jandarmaya giderek durumu bildirdi. Yapılan incelemeler sonucunda ölünün kimliği teşhis edilemedi. Bu dönemlerde İstanbul polisi Bulgaristan'a adam kaçıran bir şebekeyi yakaladı. Sabahattin Ali'yi öldüren Ali Ertekin de bu şebekenin mensubuydu ve yakalanınca Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf etti.Ali Ertekin idam cezasıyla yargılanmasına rağmen dört yılla hüküm giydi, kısa bir süre sonra da serbest kaldı. Sabahattin Ali'nin cesedi üzerinden çıkan giysilerle Ali Ertekin'in verdiği bilgiler doğrultusunda ele geçirilen eşyaları yakın çevresi tarafından teşhis ettirildi.Bu dönemlerde ölümü üzerine farklı spekülasyonlar yapıldı ve yazılı medyada yaşayıp yaşamadığına dair farklı iddialar yer aldı. Ayrıca ölüm şekli ve ölüm yerine yönelik olarak da farklı iddialar mevcuttur.Rasuh Nuri İleri, Sabahattin Ali'nin sınırı geçtiğini sandığını bir yerde yakalanıp ardından da Kırklareli'nde yargılandığı sırada işkenceden öldüğünü öne sürdü.Yalçın Küçük ise Rasuh Nuri İleri ve Kemal Bayram Çukurkavaklı'nın "işkencede öldü" iddiasını "kahrolası bir köylü ideolojisi" ile öne sürüldüğünü belirterek Sabahattin Ali'nin kaçakçı şebekesine karşı emniyetle işbirliği yaptığını ve sınırda çıkan bir çatışmada öldüğünü iddia etti. Yalçın Küçük'ün diğer bir iddiası ise Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'in öldürmediği ve suçun onun üzerine kaldığı yönündeydi.Sabahattin Ali'nin ölümünün siyasi nedenlerden olduğunu savunanlar da vardır. Arkadaşı Aziz Nesin ise Sabahattin Ali'yi MİT'in öldürmediğini iddia ederek Ali'nin "kişisel kusurları yüzünden" ölüme gittiğini söyledi.
    Siyasi görüşleri
    Sabahattin Ali fikir hayatına Türkçülük düşüncesiyle başladı ve Ziya Gökalp'i "Milliyet aşkını gönüllere serpen nebi" diye niteledi. Nihal Atsız, Sabahattin Ali'nin Türk Ocakları'na gittiğini ve oradaki ortama uygun şiirler yazdığını söyledi.Kendisinin komünizmle tanışmasının Almanya'da olduğunu ve propaganda yaptığı iddiasıyla Türkiye'ye geri gönderildiğini iddia edenler vardır.Fakat kendisinin Nihal Atsız'a anlattığına göre Türklüğe hakaret eden bir Alman'ı dövdüğü için Almanya'dan geri gönderilmişti.Sabahattin Ali, Almanya dönüşünde hem Resimli Ay dergisinde hem de Atsız Mecmua'da şiir ve yazılar yazdı. Ayrıca romantik karakterli hikâyeler yerine toplumsal içerikli hikâyelere yöneldi. Kendisinin toplumcu gerçekçi yönüyle yazdığı hikâyeler Resimli Ay'da takdir ve kabul gördü. Bu durum Nâzım Hikmet'in "Türk edebiyatında hikayeci olarak yalnız sen varsın!" tepkisiyle karşılık buldu.
    Türk devlet büyüklerine hakaret ettiği iddiasıyla tutuklanmasının ardından tek parti yönetimine karşı daha sert ve eleştirel bir üslup kullandı. Hasan İzzettin Dinamo, Sabahattin Ali'nin tutukluluğu hakkında "Konya'daki bu şiir ihbarı olmasaydı onun solculuğu tatlı bir gevezelik olarak kalacaktı." ifadelerini kullandı.Nâzım Hikmet ise 1952 yılında Novoye Vremya gazetesinde yayınlanan bir yazısında, Sabahattin Ali'nin Sovyetler Birliği'ne derin bir sevgi beslediğini iddia etti.
    Sabahattin Ali, Markopaşa gibi yerlerde yazdığı yazılarında yabancı sermayelerin Türkiye'de ikinci kapitülasyonlar dönemini başlatacağını ve ülke bağımsızlığını etkileyeceğini; niteliksiz yöneticiler ve yarı aydınların kendi çıkarları için ülkeyi Amerikan ve İngiliz emperyalizmine peşkeş çekeceğini ve bunun tehlikeli sonuçlar doğuracağını söyleyerek millet idaresine dayalı nitelikli politikalar üretilmesi gerektiğinden bahsetti.Bu konudaki bir görüşü şu şekildedir:
    « Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. (...) Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. (...) Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden gidilerek değil, bu milletin selametini en iyi sağlatacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin.»
    Genel olarak tek parti yönetimine karşı sert ve eleştirel bir tutum sergileyen Sabahattin Ali, partinin çalışmalarını da "baskıcı" şeklinde nitelendirdi. Ayrıca Bakanlar Kurulu tarafından toplatılan Sırça Köşk adlı eseri bu tutumundan izler taşımaktaydı. Kendisinin ırkçılık ve Turancılık gibi fikirler ile yozlaşmış dini kalıplara yönelik yazıları da vardır. Sabahattin Ali'nin Marksist yönü de edebi eserlerine yansıdı fakat bu fikirleri bir yaşam tarzı olarak görmemekteydi. Kendisi bu yönü hakkında çeşitli eleştirilere de maruz kaldı. Girmek istediği bir işçi partisi ise kendisini güvenilir kabul etmeyerek onu parti üyeliğine almadı. Arkadaşı Emir Türker de Sabahattin Ali'yi öyküleri dışında Marksist bir yönünün olmamasını gerekçe göstererek eleştirdi. Ayrıca Samet Ağaoğlu ve M. Ali Cimcoz da kendisini bu yönde eleştiren diğer isimlerdir.
    Sanatı ve edebi görüşleri
    Sabahattin Ali ilk yıllarında sanatı "İçinde yaşanan cemiyet şartlarının şuurlu veya şuursuz bir ifadesi" olarak yorumlamaktaydı.Daha sonra da sanatın yalın bir yansıtma işi olmasına karşı çıkarak "sanatın bir maksadı olmalı" değerlendirmesinde bulundu. Bir mülakatında ise sanatın insanı yükseltmek ve daha iyiye götürmek dışında bir maksadının olmadığını vurguladı.Dönemin sanatkârlarını "eski gazelhanlar" ve "sahib-i mezak" olarak değerlendirdi,halktan yana olmayan eserler verdiklerini, yüksek zümreye hitap ettiklerini ve zamanla unutulup gideceklerinden bahsetti. Yeni edebiyatçıların da kalıcı olabilmeleri için realist olmaları gerektiğini söyledi.1938 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide ise şiir hakkında "Bence şiirin eskisi yenisi yoktur. İyi şiir, muhakkak ki insana bir şey ilave eder, bu şey bazen tez olur, bazen bizim manen daha genişlememizi temin eden bir heyecan olur." ifadelerini kullandı.
    Sabahattin Ali, öykü ve roman gibi türlerde kalıcı olabilmek için seçilen karakterlerin canlı olmasını ve konuların güncelliğini yitirmeyecek türden olması gerektiğini savundu.Edebi eserler üzerine yapılan eski-yeni tartışmasını ise lüzumsuz olarak değerlendirdi, eserlerin iyi-kötü ölçeğinde değerlendirilmesi önerisinde bulundu. Bu önerisine örnek olarak da yeni ve kalitesiz yazarlar yerine eski ve kaliteli yazarların okunacağını, hatta kendisinin Fuzûlî ve Şeyh Galip gibi isimleri okuduğunu belirtti.Yaşar Nabi Nayır'a gönderdiği bir mektubunda ise Orhan Veli Kanık'ın öncülüğünü yaptığı Garip hareketini halktan uzak, lüzumsuz ve anlaşılmaz olarak değerlendirdi.Dilde sadeliğe de büyük önem veren Sabahattin Ali, bu düşüncesini eserlerine de yansıttı. Dergide yazdığı bazı öykülerinin kitap olarak toplatılmasından sonraki hali daha sade bir görünüme sahiptir. Bir mektubunda da bazı hikâyelerini sadeleştirme gereği duyduğunu yazdı. Dilde sadeleşmeyi desteklemekle beraber Öz Türkçede aşırıya gidilmesine de karşı çıktı, dile yerleşen ve kalıplaşan kelimelerin kullanılmasının gerektiğini düşündü.
    Romanları
    Sabahattin Ali'nin üç romanı önce tefrika edildi, ardından da kitap olarak yayımlandı. İlk romanı olan Kuyucaklı Yusuf'un gazetelerdeki tefrikası zaman zaman kesintiye uğradı. Roman, Tan gazetesinde tamamı tefrika edildikten sonra kitap olarak ilk kez 1937 yılında basıldı. İçimizdeki Şeytan adlı romanı Ulus gazetesinde seksen yedi bölüm şeklinde tefrika edildi, 1940 yılında ise kitap olarak basıldı. Hakikat gazetesinde tefrika edilen Kürk Mantolu Madonna romanı ise Büyük Hikâye başlığı altında toplamda elli gün olmak üzere kırk sekiz sayı şeklinde yayımlandı. Sabahattin Ali bu romanına, İstanbul'da bulunan Büyükdere asker çadırında başladı ve romanını günü gününe yazıp gazeteye gönderdi. Yedi Meşaleci Cevdet Kudret Solok, Sabahattin Ali'nin bu romanı için Lüzumsuz Adam başlığını düşünüp sonra da vazgeçtiğini dile getirdi. Pertev Naili Boratav ise Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'yı ilk önce bir öykü olarak yazdığını dile getirip başlığını da Yirmi Sekiz şeklinde koyduğunu ve öykünün ilk sayfasını da kendisine gösterdiğini dile getirdi.
    Sabahattin Ali'ye ait romanlarda ilk olarak bireysel temalar ön plana çıkar. İşlediği bireysel konular sevgi ve aşk kavramlarıdır. Bu kavramlardan sonra ikinci olarak evlilik teması üzerinde yoğunlaşır. Eserlerinde diğer öne çıkan konular ise sosyal sorunlar, iletişimsizlik ve yalnızlıktır. Sosyal ve toplumsal konuları işlerken köylü, işçi, mesai arkadaşı, esnaf ve memur gibi sıfatlara sahip olan karakterler yer alır. Aydın kesim insanlarına değindiği romanlarında ise eleştirel ve realist bir tavır sergiler. İçimizdeki Şeytan aydın kesime yönelik eleştirel ifadelerinden izler taşımaktadır.
    Kuyucaklı Yusuf romanında aşk teması ön plana çıkar. Evlilik ile Anadolu'nun sosyal ve ekonomik yapısı diğer ana temalardır. İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna romanlarında da öne çıkan tema aşk ve evliliktir. Bu evlilikler genelde sağlıklı bir şeklide yürümedikleri görünümünü verir. Yazara ait üç romanın sonu birbirlerine benzemektedir: Kürk Mantolu Madonna'da Maria Puder ve Kuyucaklı Yusuf'da Muazzez karakteri romanın sonunda ölen kişiler olurken, İçimizdeki Şeytan''da ise Macide son olarak Bedri'ye yönelir. Romanlarındaki yozlaşma konusu ise daha çok kırsal kesimde ele alınır. Kuyucaklı Yusuf'taki Şahinde, Hacı Etem, Şakir ve Hilmi Bey; bir tür toplumsal yozlaşmanın örneğidir. Aydın kesimdeki yozlaşmalara ise İçimizdeki Şeytan romanında değinir. Romanda Ömer'in yakın çevresi belirli bir eğitim görmüş ve çeşitli sıfatlara sahip kişilerdir; fakat davranışları sahip oldukları eğitim ve sıfatları gölgelemektedir.
    Sabahattin Ali, romanlarındaki kişileri konunun geçtiği mekanlara göre seçer. Kuyucaklı Yusuf'ta köylüler, kasabalılar, memurlar; İçimizdeki Şeytan'da yazar, öğretmen ve profesör gibi sıfatlara sahip kişiler; Kürk Mantolu Madonna'da ise Raif Bey'in çalıştığı yerdeki arkadaşları, Almanya'da tanıştığı kişiler ve âşık olduğu Maria Puder roman kadrosunu oluşturur. Kuyucaklı Yusuf romanı en geniş karakter kadrosuna sahip romanıdır. Üç romanında, Yusuf, Ömer ve Raif Efendi ana erkek kahramanlardır. Sabahattin Ali romanlarında erkek karakterler daha ön plandadırlar; fakat bu kişiler güçlü ve etkin bir görünüme sahip değillerdir. Ana erkek kahramanların ortak özellikleri bulundukları çevreye uyum sağlayamamış kişiler olmalarıdır. Kısa sürede ciddi değişimler yaşayan bu karakterler olayları yönlendirmede güçlük çekmektedirler. Buna örnek olarak Yusuf karakterinin çözümü yakın çevresindekileri öldürmekte bulması veya Raif Bey karakterinin soğuk havalarda saatlerce sokaklarda gezmesi verilebilir.
    Romanların kapsadığı zaman dilimi farklılıklar göstermektedir. Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna romanlarında on iki ila on beş yıllık bir zaman diliminde yaşanan olaylar anlatılmaktadır. Kuyucaklı Yusuf'ta olaylar ileriye doğru anlatılır ve özet yöntemiyle de zamanlar arasında geçiş yapılır, Kürk Mantolu Madonna ise ileriye doğru yazılmamış olup, geriye doğru giden bir anlatıma sahiptir. İçimizdeki Şeytan romanındaki gelişmeler ise yaklaşık üç ile beş ay arasında gerçekleşir.
    Romanlarındaki olayların geçtiği mekânlar birbirlerine göre farklılık göstermektedir. Kuyucaklı Yusuf romanındaki mekan bir kasabayken, İçimizdeki Şeytan romanında ise İstanbul'dur. Bu romanda deniz kenarı ve cadde kaldırımları da seçilen mekanlardandır. Roman karakterlerinden Macide'nin Balıkesirli olmasından dolayı bu şehirden de kısaca söz edilmektedir. Kürk Mantolu Madonna romanında ise mekan olarak Berlin seçilmiştir. Romanın sonlarına doğru ise olaylar Ankara'da geçmektedir. İlk romanı olan Kuyucaklı Yusuf'ta ise olaylar Kuyucak köyünde başlayıp Edremit'te devam eder. Bu romanındaki diğer mekanlar ise Burhaniye ilçesi ve Yusuf'un tahsildarlık yaptığı köylerdir. Kuyucaklı Yusuf romanı kırsal kesimde geçtiği için doğa da mekan olarak kullanılmıştır; romanda bağ ve bahçeler karakterlerin toplu olarak bulunduğu yerlerdir.
    Öyküleri
    Sabahattin Ali'nin 1935'te çıkardığı ilk öykü kitabı Değirmen'de on altı, 1936'daki Kağnı'da on üç, 1937'deki Ses'de beş, 1943'teki Yeni Dünya'da on üç ve 1947'deki Sırça Köşk'te on üç öykü olmak üzere toplamda altmış öyküye sahiptir. Ardından da son kitaplarında dört öykü daha yayınlayarak bu sayıyı altmış dörde çıkardı. Romanlarında olduğu gibi öykülerinde de dönemin siyasi ve sosyal özelliklerini görmek mümkündür. Öykülerindeki temel kavramlar sevgi, aşk ve kırsal kesim sorunlarıdır. Kırsal kesimi işlediği öykülerinde çeşitli toprak ve miras kavgaları gibi nedenlerden dolayı işlenen cinayetlere de yer verir.
    Sabahattin Ali öykülerinde öne çıkan konulardan birisi de hapishanelerdir. Çeşitli dönemlerde, farklı sebeplerden dolayı hapse atılan Sabahattin Ali; bu yaşantısını öykülerine de yansıtır. "Bir Şaka", "Candarma Bekir", "Duvar", "Kazlar" ve "Katil Osman" adlı öykülerinde hapishane yaşamı ve mahkûmlar konusu üzerine durur. Türk edebiyatında toplumcu gerçekçi kişilerin başında gelen Sabahattin Ali, öykülerindeki karakterleri tasvir yoluyla anlatarak iyi veya kötü yanlarını ortaya koyar. Öykülerindeki tasvirler romanlarında olduğu gibi uzun ve ayrıntılı değildir.
    Öykülerindeki karakterler ilk zamanlar hayvanlar olurken daha sonra çeşitli insan tiplerini karakter olarak seçer. "Kırlangıçlar" ve "Bahtiyar Köpek" adlı öykülerinde karakter olarak hayvanlar daha ağır basmaktadır. "Kırlangıçlar" adlı öyküsünde hiçbir insan karakteri bulunmaz, Sabahattin Ali bu eserinde birbirine âşık olan iki kırlangıcın hikâyesini anlatır. "Bahtiyar Köpek" adlı eserinde insanlar bulunsa bile asıl önemli rolü köpek karakterine verir. İnsanları ve insan ilişkilerini ön plana çıkardığı öykülerinde ağırlıklı olan karakterler erkektir. Eserlerindeki erkek karakterleri daha hırslı ve daha yoğun düşünen tipler olup genellikle işsiz durumdadırlar. Öykü karakterlerde en fazla ortaya çıkan meslek grubu memurlardır. Köyde geçen öykülerinde daha çok ağa, imam, muhtar ve köylü insanı gibi karakterler öne çıkar. Kırsal kesimi anlattığı öykülerinde, halkın tarlasını ve mahsullerini yöneten köyün ağaları bulunur. Ağalar gerekirse cinayet işletir ve suçu başka birisinin üzerine yıkar. Hapishane öykülerinde ise: cezaevi müdürü, jandarma ve gardiyan gibi karakterler ön plandadır.
    Öykülerinde kadın karakter sayısı azdır ve genellikle kadınlar ikinci plandadır. Öykülerindeki kadınlar, tarlada ve bahçede çalışan; çamaşırla ve ev hizmetiyle uğraşan tiplerdir. Köy öykülerindeki kadınlar evlerine ve eşlerine bağlıdır. Sabahattin Ali "Kazlar" öyküsünde hapiste olan eşini rahat ettirebilmek için komşusunun kazını çalan kadının hapse düşmesi olayını anlatır. Öykülerinde güçlü ve çekici görünen kadın sayısı az da olsa vardır. Bu kadınlar genellikle toplumca yadırganan yönleriyle ele alınır. İstanbul'da geçen öykülerinde ise güzel ve varlıklı kadınlara rastlanır. Öykülerindeki çocuklar ise genellikle bir fon değerindedir.
    Öykülerindeki memur karakterleri genellikle yoksul, geçim sıkıntısı yaşayan, silik ve etrafınca fazla önemsenmeyen insanlardır. Memurlar genel olarak dürüst ve adil olmayan bir şekilde davranır. Bir dönem Almanca öğretmenliği de yapan Sabahattin Ali, öykülerinde öğretmenlere de yer verir. Öğretmenlerin iyi yanlarını daha çok göstermekle beraber olumsuz yanlarına da değinir. Doktor karakterleri ise genellikle çıkarcı ve duyarsız bir görünüm verir.
    Öykülerindeki mekanlar ağırlıklı olarak Anadolu ve İstanbul'dur. Yurt dışında geçen öykülerine örnek olarak "Köstence Güzellik Kraliçesi" adlı yapıtı verilebilir. Bu yapıt Romanya'da başlar ve Berlin'de devam eder. "Bir Gemici Hikayesi" adlı yapıtında ise mekan olarak Kızıldeniz (Şap Denizi) ve Akdeniz kıyısında bulunan Port Said kentinin adı geçmektedir. "Viyolonsel" adlı öyküsü, bir gemi kazası sonucunda gelişir ve Afrika'nın sığ bir ormanında geçer. Sabahattin Ali'nin Anadolu anlayışı genellikle Orta Anadolu ve Ege Bölgesi ile sınırlıdır. Bu sınırlamayı Kuyucaklı Yusuf romanında da görmek mümkündür. Bazı öykülerinde mekan olarak doğa öne çıkar. Kapalı mekanlara ise hastane, otel, han ve cezaevleri örnek gösterilebilir.
    Öykülerinde yalın bir dili tercih eder. Romanlarında sık rastlanan ve günümüzde çok kullanılmayan ifadelere öykülerinde daha az rastlanır. Karakterleri konuştururken yerel ifadeler ve şive özelliklerini vermek zaman zaman tercih edilir. Karakterlerin yerel ağızlarını yansıtırken ölçülü bir üslubu tercih eder. Öykülerinde yerel olarak ifade edilebilecek argo sözcükler de bulunur. Sabahattin Ali'nin yazınsal olarak etkin olduğu döneminde Türkiye'de harf inkılabı gerçekleşmiştir. Türk dilindeki değişimler onun eserlerine de zamanla yansır.[114] Sabahattin Ali kendi şiir ve öykücülüğü hakkında şu ifadeleri kullanmıştır:
    « Şiir ve hikâyelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların, benim san'at hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz. (...) Bir kere okuyucuyu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim: ama böylece belki de eski bir hatayı devem ettirmekten başka bir şey yapmıyorum. İyiden kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.»
    Şiir ve oyunları
    Sabahattin Ali'nin toplamda yetmişten fazla şiiri bulunur. Bu şiirlerinden 28 tanesini Dağlar ve Rüzgâr adlı kitabında yayımladı. Bu kitap yazarın 1931-1934 yılları arasında yazdığı şiirlerden oluşmaktadır. Ayrıca kitabın ön sözü de ona aittir. Kitapta bulunan beş şiir daha önceden dergilerde yayımlanmış olan şiirleridir. Diğer şiirler ise ilk kez bu kitapta yayınlandı. 1926-1928 yılları arasında yazdığı şiirlerden 21 tanesini ise Kurbağanın Serenadı adlı defterde topladı. Almanya'da eski harflerle yazılan bu defter, zamanla el değiştirmiş olup son olarak da Asım Bezirci tarafından muhafaza edildi. Bu defterdeki sekiz şiir daha önceden yayınlanmamış olan şiirleridir.
    Şiirlerindeki temalar ise tıpkı romanlarında olduğu gibi sevgi ve aşk kavramlarıdır. Hapishaneleri konu edinen şiirlerinde, hapishane yaşamının zorluğu üzerinde dururken aşk temasına ise tekrar değinir. Karamsarlık, bireysel yalnızlık, bunalma ve kaçış gibi konular da şiirlerinin diğer temalarıdır. Kişileri konu edinen şiirlere de sahiptir, bu kişiler babası Selahattin Bey, Mustafa Kemal Atatürk, Abdülkâdir Geylânî ve Ziya Gökalp'tir.
    Sinop Hapishanesi'ndeyken Hapishane Şarkısı adıyla oluşturduğu beş parçalık bir şiir bütünü bulunur. Bu şiirler birden beşe kadar numaralandırılmış şekildedir ve ilerleyen yıllarda ise Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli ve Edip Akbayram gibi isimler tarafından bestelenmiştir.
    Sabahattin Ali şiirleri üçlük, dörtlük ve daha değişik sayıda dizeden oluşan bentlerden oluşur. Bazı şiirleri düz uyak biçiminde yazılmıştır; "Gazel Naziresi", "Terkib-i Bend Risalesi", "Mesnevi" başlıklı şiirlerindeyse Divan şiiri gelenekleri görülür. Üçlüklerle kurulan şiir sayısı dokuz, dörtlüklerle kurulan şiir sayısı elli, serbest ölçüdeki şiirlerinin sayısı dokuzdur; fakat bu dokuz şiirden sadece "Sokakta Kalan Adam" adlı şiir ölçüsüz ve uyaksız olarak yazılmıştır.
    "Gazel Naziresi", "Terkib-i Benci Risalesi" ve "Mesnevi" adlı şiirlerinde aruz ölçüsü kullanırken diğer yetmiş iki şiirinde ise hece ölçüsünü tercih etmiştir. Genellikle hecenin sekizli kalıbıyla şiirler yazmıştır. Dağlar ve Rüzgâr adlı kitapta bulunan şiirlerden biri hariç geriye kalan şiirlerin çoğu hecenin sekizli kalıbıyla yazılmıştır. Sabahattin Ali'nin tercih ettiği şiir kalıplarından bir diğeri ise on dörtlü kalıptır, bu tarzda ise yirmi şiir yazmıştır. Bu kalıpların dışında bazı şiirlerinde yedili, on birli, on üçlü kalıpları kullanmıştır. "Kurbağa" adlı iki dizeden oluşan şiirde ise on yedili kalıbı tercih etmiştir.
    Sabahattin Ali'ye ait Esirler adında yayımlanmış tek bir oyun mevcuttur. Bu oyun bir tablo ve üç perdeden oluşmaktadır ve Türk tarihindeki Kürşad İhtilali'nden[not 4] esinlenilerek yazılmıştır. Sabahattin Ali, Ayşe Sıtkı İhlal'e yazdığı mektuplarında bu oyundan sıkça söz eder. Mektuplarında oyunu bitirdiğini ve Ayşe Sıtkı İhlal'e okuması için göndereceğini belirtir. Bir başka mektubunda Esirler oyununu, Pertev Naili Boratav aracılığı ile Muhsin Ertuğrul'a verilmesini ister. 15 Ocak 1934 tarihli bir mektubunda ise oyunun Ulvi Cemal Erkin tarafından bestelendiğini ve müzik öğretmenliği öğrencileri ile oynanmasının kararlaştırıldığı yazar.
    Etkisi
    Sabahattin Ali Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. Sait Faik Abasıyanık ile beraber kendisinden sonraki Türk öykücülüğüne yön vermiştir, bu iki yazarın doğrultusunda iki öykücülük geleneği gelişmiştir. Sabahattin Ali çizgisinde yazan yazarlar arasında Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Kemal Bilbaşar, Samim Kocagöz, İlhan Tarus gösterilir.Genel olarak "toplumcu gerçekçi yazarlar" kategorisine dahil edilmektedir.Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan ve Kuyucaklı Yusuf romanları Türk edebiyatının önemli yapı taşlarındandır. Özellikle Kürk Mantolu Madonna Türkiye'de en çok okunan kitapların başında gelmektedir. Türk Kütüphaneciler Derneği'nin yayımladığı istatistiklere göre 2015 yılında Türkiye'de en çok okunan kitaptır. Romanın bu denli popüler olmasının altında okullarda öğrencilere önerilmesi ve sosyal medyada çok fazla paylaşım alması gibi nedenler vardır.Almanca, Arapça, Rusça, İngilizce, İspanyolca ve İtalyanca gibi çeşitli dillere çevirilen Kürk Mantolu Madonna İran gibi İslamist ülkelerde bazı kısımlarında sansüre uğramıştır.Kuyucaklı Yusuf romanıysa aralarında Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt'un da bulunduğu köy çevresini konu edinen roman yazarları üzerinde etki sahibi olmuştur. Samim Kocagöz'ün Onbinlerin Dönüşü romanı da İçimizdeki Şeytanlar etkisinde yazılmış.Kocagöz, lisedeyken Sabahattin Ali'nin eserlerini okumuş, yazarın "bambaşka bir açıdan" baktığını ve eserlerinin "edebiyatımızın geçmişi içinde gelip durulan büyük bir aşama" teşkil ettiğini düşünmüş ve etkisi altında kalmıştır.
    Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ortaöğretim öğrencilerine tavsiye edilen ve MEB 100 temel eserden biri olan Kuyucaklı Yusuf[128] ile yazarın "Hanende Melek", "Hasanboğuldu", "Komik-i Şehir", "Kağnı", "Ses", "Gramofon Avrat" ve "Ayran" gibi hikâyeleri Metin Erksan, Yılmaz Duru ve Feyzi Tuna gibi yönetmenlerce sinema ve televizyona uyarlandı.Aldırma Gönül, Leylim Ley, Çocuklar Gibi, Kız Kaçıran ve Göklerde Kartal Gibiyim adlı şiirleri ise Ahmet Kaya, Sezen Aksu, Nükhet Duru, Volkan Konak, Edip Akbayram ve Zülfü Livaneli sanatçılarca bestelendi.
    Süreç içerisinde popüler kültürün bir ögesi olan yazarın hayatı ve eserleri akademik olarak birçok kez incelendi.Ramazan Korkmaz 1991 tarihli Sabahattin Ali İnsan ve Eser adındaki doktora tezini daha sonra kitaplaştırdı.Sevengül Sönmez A' dan Z' ye Sabahattin Ali kitabı ile geniş çaplı bir çalışma yayımladı.Hıfzı Topuz ise yazar hakkındaki Başın Öne Eğilmesin adlı eseriyle Orhan Kemal Roman Armağanı ödülünü kazandı.Ayrıca yazarın yakın çevresinden Kemal Bayram Çukurkavaklı, Asım Bezirci ve kızı Filiz Ali'nin de benzer çalışmaları mevcuttur.
    Türk Kütüphaneciler Derneği'nin 2017 yılında üniversite kütüphanelerinden en çok ödünç alınan kitaplar listesinde yazarın Kürk Mantolu Madonna'sı ikinci sırada yer aldı.Eser, 2018 yılında da hem üniversite kütüphanelerinden hem de bin 146 halk kütüphanesinden Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı ile beraber en çok ödünç alınan kitap oldu.Hece dergisi 2018 Ocak sayısında ‘Susturulamayan Ses Sabahattin Ali’ başlıklı bir özel sayı çıkardı. Özel sayının editörlüğünü Ramazan Korkmaz ve İbrahim Tüzer yaptı.Yapı Kredi Yayınları 14 Şubat 2018 - 27 Nisan 2018 tarihleri arasında İstanbul'da "Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali’nin Şehirleri” adlı sergiyi organize etti. Küratörlüğünü Sevengül Sönmez'in yaptığı sergide Ali'nin hayatından kesitler, yaşadığı şehirler, bu şehirlere dair görüşleri ve çeşitli fotoğraflar gösterildi. Sergi'de Sabahattin Ali Arşivi’nden çıkan yeni belgeler, Tarih Vakfı Arşivi ve Ömer M. Koç Koleksiyonu’ndaki belgeler kullanıldı.
    Yayın hakları tartışması
    Ali'nin eserleri ölümünü takiben geçen 70 yılın ardından Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’da ilgili madde gereğince kamu malı oldu. Ölüm tarihinin kesin olarak bilinmemesi, kayıtlara daha ileri bir tarihte girilen ölüm tarihi ve eserlerinin bir dönem yasaklı olması nedeniyle yazarın ailesi ilgili yasanın değişmesi ve bu özel duruma bir istisna uygulanması talebinde bulundular.Onk Ajans aracılığıyla Yapı Kredi Yayınları'nda bulunan yayın haklarının kamu malı olmasının ardından 26 yayınevi Sabahattin Ali kitaplarını basmaya başladı. Bu basımlarda yazarın ailesinden izin alınmadan kullanılan fotoğraflar, kapak tasarımları, biyografi sunumu, yayın kalitesi gibi konular tartışma konusu oldu.
    Eserleri
    Roman
    Kuyucaklı Yusuf (1937)
    İçimizdeki Şeytan (1940)
    Kürk Mantolu Madonna (1943)
    Öykü
    Değirmen (1935)
    Kağnı (1936)
    Ses (1937)
    Yeni Dünya (1943)
    Sırça Köşk (1947)
    Şiir
    Dağlar ve Rüzgâr (1934)
    Kurbağanın Serenadı (1937)
    Öteki Şiirler (1937)
    Oyun
    Esirler (1936)
    Derleyen: Bünyamin Demirel
  • 98 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Dünya’nın düz olduğunu savunan ve sesini medya sayesinde
    gittikçe daha fazla duyuran bir kesim var, belki duymuşsunuz-
    dur. Oysa basit bir meteoroloji balonu ve kamera yardımıyla
    dünyanın küre şeklinde olduğunu kendiniz de görebilirsiniz.
    Hatta kardeş yayınımız chip.com.tr, 4 sene önce Nokia Lumia
    telefonların dayanıklılığını ölçmek için uzaya balonla telefon
    yollamış ve bu macerayı video ile sitede duyurmuştu. Vide-
    oda uzay sınırına kadar çıkan balonun adım adım yükselişi-
    ni, atmosfere ait dış kısımdaki ışık yayan maviliği ve tabii ki
    gezegenin küre formunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bu videoyu
    izlemek için sitede basit bir arama yapmanız yeterli.
    Düşüncede esnek olmak, geniş bir perspektif ve çok yönlü
    düşünebilmeyi de beraberinde getirir. Kaldı ki bilimde yüz-
    de yüz kesinlik yoktur. Fakat bilim dünyasının bilimsel yön-
    temlerle doğruluğundan emin olduğu ve üzerinde uzlaşarak
    gerçek kabul ettiği olguları reddetmek akılcı düşünceyle bağdaşmaz.
    Bilim, insan aklının aydınlık tarafıdır. Amacı bize sürekli
    bilgi dikte etmek değil düşüncelerimize ışık tutmaktır. Bazen
    yaptığı yanlıştan en kısa sürede döner ve daha önce söyledik-
    lerinin yanlış olduğunu yeni bulgular ve deneylerle kanıtlar.
    Zira eski bilim eskimiştir. Yeni bilim ise kendini yeni teknik
    olanaklar, daha önce akla gelmeyen sorular ve cevaplarla tazelemiştir.
    Nitekim yaklaşık 100 sene önce Einstein’in ortaya attığı
    kütleçekim dalgalarını yıllarca doğrudan gözlemleyemedik
    ama matematiksel olarak bu dalgaların olması gerektiğini bi-
    liyorduk ve onları gözlemleyebilecek teknik ölçüm cihazlarına kavuştuğumuzda deneylerle bu fizik kuvvetinin varlığını
    ispatladık.
    İnsan bilimi; tıpkı aklı gibi hatalar, yenilgiler, kabullenişler
    ve tabii ki zaferlerle doludur, hep yolumuzu aydınlatması dileğiyle…
  • DEVLETİN YÜKSEK KADEMELERİNDE VE GİZLİ TEŞKİLÂTI İÇİNDE HAİNLER VE CASUSLAR MI VAR?

    Yön adlı bir aşırı solcu derginin 25 Eylül 1964 tarihli 78. sayısında devlet kuvvetlerini derhal harekete geçmesi gereken bir yazı yayınlandı. “Millî Emniyet Teşkilâtı Islah Edilmelidir” başlığını taşıyan bu imzasız yazıda devletin iç ve dış güvenliğini sağlayan Millî Emniyet Teşkilâtının başında bulunan bazı kimselere şiddetle çatılarak bu teşkilâta ait mahrem iki belge yayınlanmaktadır.
    İmzasız makalenin özeti şudur:
    1) Demokrat Parti zamanında, Hâkim Hidayet adında bir Millî Emniyet mensubu, Millet Meclisi’nin gizli bir oturumunda İnönü’yü komünistlikle, hiç değilse komünistleri korumuş olmakla suçlandırmış.
    2) Millî Emniyet’in içinde hâlâ önüne geleni komünistlikle suçlamayı ve Yeni İstanbul ile ona benzeyen gazeteleri Millî Emniyet raporları ile beslemeyi huy edinmiş köhne elemanlar varmış.
    3) Bugün Millî Emniyet’in en önemli yerinde bulunan zat dahi bu köhne zihniyetlilerden biri imiş.
    4) Bu zat, genç kaymakamların önünde onların hocası olan bir profesörü uluorta komünistlikle suçlamakta mahzur görmemiş ve Hariciyeye girmek isteyen gençlerin istikbali, ancak Kemal Satır’ın işe karışmasıyla kurtarılmış.
    5) Bugünkü Millet Meclisi’nde bütün partilerin katılmasıyla kurulan “Komünizmle Mücadele Grubu” içinde bulunan Adalet Partili Pehlivanoğlu ve Tevetoğlu gibi gayretli üyeler Millî Emniyet Teşkilâtına verdikleri bir raporla Kemal Satır, Turhan Şahin, Muammer Erten, Kemal Demir gibi bakanları şüpheli ve çok tehlikeli şahıslar olarak ihbar etmişler. Millî Emniyet arşivinde böyle bir vesika olduğunu da Millî Emniyet’in eski başkam Fuat Doğu Paşa bir sohbet konuşmasında söylemiş.
    Yön Dergisinde bu iddialardan sonra, Millî Emniyet tarafından 31 Temmuz 1959’da, o zamanın İçişleri Bakanı Namık Gedik’e verilen iki gizli yazının bazı parçaları yayınlanmakta ve bunlar üzerinde bir takım vatanî (!) ve millî (!) düşünceler ileri sürülmektedir. Bu gizli yazılardan biri Millî Emniyet’in başında bulunan Ziya Selışık, biri de Millî Emniyet Müfettişi Ergun Gökdeniz tarafından yazılmıştır. Yön’e bakılırsa bu iki kişi, yazılarına ekledikleri raporlarla bir takım vatandaşları komünistlikle suçlayarak mahkûm ettirmek istemişler.
    Yön’ün yazdıklarından çıkan ilk sonuç şudur: Yön dergisi Millî Emniyetin gizli raporlarını elde edebilecek ve Millî Emniyet başkanının bazı sırları fâş ettiği özel konuşmaları duyacak kadar Millî Emniyetle içli dışlıdır. Yahut o teşkilât içinde Yön’ün inanları vardır. Bu çok mühim konuya daha sonra gelmek üzere şimdi yukarda sıraladığımız maddeleri birer birer gözden geçirelim:
    1) Demokrat Parti zamanında, Millet Meclisi’nde gizli bir oturum yapılarak Millî Emniyet’e mensup bir hâkimin mebuslara saatlerce süren bir konferans verdiği doğrudur. Fakat Yön’ün iddia ettiği gibi ne bu hâkimin adı Hidayet’tir, ne de İnönü’yü komünistlikle itham etmiştir. Bunlar düpedüz yalandır. Biz, o devrede mebus olup gizli olurumda bulunan iki dostumuzdan bunun tafsilatını dinledik. Millet Meclisi’ne kendi adı ile, sam ile takdim eden Millî Emniyet hâkimi bu gizli oturumda belgelere dayanan uzun bir konuşma yaparak Türkiye’deki komünist faaliyet ve teşkilâtı hakkında bilgiler vermiş, bu açıklamalar Meclis üyeleri üzerinde çok olumlu ve derin tesir yaptığı için komünistlerin cezalarını arttıran meşhur 141 ve 142. maddeler kabul edilmiştir. Yine o iki dostumuzun belirttiğine göre Millî Emniyet hâkimi, konuşmasını büyük bir ciddiyet ve tarafsızlıkla yapmış, İnönü’nün aleyhinde bulunmak şöyle dursun, partilere ve particilere ait tek kelime dahi sarf etmemiştir.
    Görevleri dolayısıyla tarafsız olmaları gereken Millî Emniyet mensuplarından zaten başka türlü davranış beklenemezdi. Yön dergisi madem ki mahrem belgeleri dahi elde edecek kadar marifetlidir, o halde o gizli oturumun tutanaklarını da ele geçirerek Millî Emniyet hâkimin neler söylediğini öğrenmeliydi. Belki bunu da öğrenmiştir ama maksat, komünistler aleyhinde bulunanları çürütmek olduğu için gerçekleri söylemek işine gelmemektedir.

    2) Yön’ün bir iddiası da yine Millî Emniyet’in gizli faaliyetini bildiği hakkındaki açıklamasıdır. Şöyle ki: Millî Emniyet teşkilâtı içinde bulunan köhne elemanlar önüne geleni komünistlikle suçluyor. Yeni İstanbul ile ona benzeyen gazeteleri Millî Emniyet raporlarıyla besliyorlarmış. Bu müthiş iddia karşısında ne söylenebilir? Ya Yön dergisi Millî Emniyet’ten daha kuvvetli, gizli belgeleri aşıracak kadar korkunç bir teşkilâta sahiptir, yahut bunlar Millî Emniyet’i çürütmek için yapılmış iftiralardır. Kazdığı
    kuyuya düşmek diye buna derler. Yön cevap versin: Millî Emniyet’in böyle bir faaliyeti varsa bunu nasıl ve nereden biliyor?
    3) Bugün Millî Emniyet’in başında bulunan Ziya Selışık, köhne düşüncelilerden biri imiş. Şahısları az çok örtülü olan Millî Emniyet mensuplarının kimliği hakkında hüküm vermek için İngiliz veya Rus gizli servislerinden yardım görmeksizin sonuca varmak imkânı yoktur. Yön bu imkânsızlığı imkâna çevirerek insanı hayretler içinde bırakıyor. Ziya Selışık’ın kim olduğunu bilmiyoruz. Yalnız hangi partinin hükümeti tarafından olursa olsun güvenlik işlerinin başına getirilmesi için güvenilir kişi olması gerektiğini biliyoruz. Yön’ün Ziya Selışık’ı yıkmaya uğraşması bile tek başına iyi bir nottur. Çünkü Yön, çoktan belli olmuş yönü ile millî değerleri baltalamaktan başka bir iş yapmayan ve sayfalarında komünistlikten hüküm giymiş yazarlara yer vererek karakterini açığa vuran bir dergidir. Onun yerdiğini övmek için Koca Râgıp Paşaya atfedilen fıkrayı hatırlatacağız: Aynı zamanda şair, filozof, tarihçi ve bilgin de olan Sadrazam Koca Râgıp Paşa, siyasî prensiplerini soran, birisine:
    “Moskof elçisinin isteklerinin aksini yapmakla devleti doğru yolda idare ettiğime emin oluyorum” diye cevap vermiştir. Bunun gibi, biz de, Türkçülere daima faşist, kafatasçı, tekerlemesiyle saldıran Yön’ün yerdiği insan mutlaka iyidir inancını saklıyoruz. Bugün Millî Emniyetin başında bulunduğu Yön tarafından haber verilen Ziya Selışık herhalde, İstiklâl Savaşında İstanbul’da kurulan M.M. Grubu gibi milliyetçi gizli teşekküllerden birinin başındaki Albay Hüsamettin Ertürk’ün “İki Devrin Perde Arkası” adlı eserinde (s. 505) zikrettiği Topçu Mülâzimi Evveli Gözlüklü Ziya Bey olacaktır. Yani mütarekenin tehlikeli günlerinde ölümü göze alarak, İngiliz nöbetçilerinin beklediği depolardan silah ve cephane aşırıp millî orduya kaçıran fedailerden biri…
    Böyle bir insanın, bir takım vatandaşların komünist olduğu hakkında İçişleri Bakanına rapor vermesi sebebiyle aleyhinde bulunmak ancak komünistleri himaye etmek kaygısı ile izah olunabilir. Millî Emniyet, Moskova uşakları olan komünistleri yurdun içinde ve dışında kovalayarak adalete teslim ettiği, yani Türkiye’yi vatan hainlerinin tahribatından koruduğu için takdire değer bir müessesedir. Böyle bir müessesenin başında bulunup da o millî hizmetleri yöneten ve komünizmi ezen insanlara millî ahlâk ve millî düşünce ancak saygı duyar. Komünizmi tepeleyenlere “köhne zihniyetli” demenin muhalif mefhumu “komünizmin ileri zihniyet olduğunu söylemektir”. Mülâzimi Evvel (Üsteğmen) olduğu zamandan, yani 1920’den beri bu gizli işlerin bağlı olduğu branşlarda çalışarak şefliğe kadar çıkmak ve bu arada hem Halk Partisi, hem Demokrat Parti zamanlarında bu işlerin kompetan mevkiinde bulunmak Ziya Selışık’ın komünizm işlerinde nasıl bir uzman olduğuna yeter tanıktır. Bu arada Atatürk’ün meşhur Eskişehir nutku da unutulmamalıdır: Türklüğün en büyük düşmanı komünizmdir. Her görüldüğü yerde ezilmeli… Yön buna ne buyurur?
    4) Ziya Selışık’ın, genç kaymakamlar önünde onların hocası olan bir profesörü uluorta komünistlikle suçlamış olup olmadığını bilmiyoruz. 600 mebusun önünde söylenmiş bir nutku tamamen değiştirerek uydurduğu Hâkim Hidayet masalından sonra Yön’ün hiçbir sözüne inanılamaz. Genç Kaymakamlar dediği kimseler Mülkiye mezunları olduğuna göre bunların komünistlikle suçlanan hocaları da herhalde Sadun Aren olacaktır. Onun aşırı solcu olduğu malûmdur. 1951’deki büyük komünist tevkifatında Sadun Aren hakkında da tevkif müzekkeresi kesilmişse de yurt dışına gittiğinden tevkif olunamamış, uzun zaman sonraki dönüşünde yapılan muhakemesinde ancak delil kifayetsizliği yüzünden mahkûmiyetten kurtulmuştu.
    5) Türkiye’de komünizm kanun dışı olduğu için Komünistlerin gizli çalıştıklarını, kanunların eksik ve gedik taraflarından faydalanarak yayın yaptıklarını, şüphesiz Yön de herkes gibi, hattâ herkesten çok bilir. Millet Meclisi’nde her partiden üyenin katılmasıyla kurulan “Komünizmle Mücadele Komisyonu” bu gedikleri kapamak ve komünistlerin soluğunu tıkayacak tedbirleri almak üzere kurulmuştur. Yön dergisinin, bu komisyonun çalışmalarından fena halde gocunduğu görülmektedir. Yön’e inanmak gerekirse bu komisyonun iki üyesi, Pehlivanoğlu ile Tevetoğlu, Millî Emniyet’e gizli bir rapor vermişler ve bugünkü kabinenin dört bakanını tehlikeli şahıslar olarak jurnal etmişler. Bu jurnal Millî Emniyet arşivinde duruyormuş. Yöncüler nasılsa bunu aşıramamışlar ama mevcut olduğunu Fuat Doğu paşa’nın bir konuşmasından öğrenmişler. Fuat Doğu Paşa, Millî Emniyetin eski bir şefidir ve şimdi kıta hizmeti gören bir generaldir.
    Millî Emniyet’in başında bulunan bir generalin gizli vesikalar hakkında özel konuşmalarında ifşaat yapmayacağı tabiidir. Nitekim Yön’deki bu isnadı general yalanlamış, demek ki Yön burada da yalan söylemiştir. Bundan başka Pehlivanoğlu ile Tevetoğlu’nun komünizmle mücadele için toplandıklarını unutarak komünizmle asla lekelenmemiş olan dört bakan hakkında gizli rapor vermeleri için çıldırmış olmaları icap eder. Nitekim Pehlivanoğlu, Yön’ün bu iddiasını yalanlamıştır.

    6) 1959 yılındaki İçişleri Bakanı Namık Gedik’e verilen ve üzerinde gizli işaretli bulunan yazıların, okuyucular için biraz müphem ifadesinden faydalanan Yön, Ziya Selışık’ı vicdansızlıkla suçlamak istiyor. Yazı aynen şudur:

    Bizce malûm ve endişe vermeye başlayan duruma müdahale için kanunî bir fırsat zuhur etmiştir. Meselenin siyasî bir aksülâmel yapması hatıra gelebilir. Fakat ortada hukukî bir dayanak olduğu gibi bir daha fırsat zuhuru da müşkül olabilir. Kanaatimce evvela işi kat’iyen gizli tutup sonra bir komünist mevzuu olarak ele almak mümkündür. Saygılarımla arz ederim.
    Millî Emniyet Hizmetleri
    Reis Yardımcılığı
    Ziya Selışık
    Bu yazı asıl raporu takdim eden yazıdır. Asıl raporda şüphesiz zararlı faaliyet gösterenler hakkında bilgi ve deliller bulunmaktadır.
    Yön dergisi, Ziya Selışık’ın yazısını koyduktan sonra şu mütalâada bulunmaktadır:
    Yazıda mahiyetini açıklamakta fayda görmediğimiz bir zararlı faaliyet bahis konusudur. Fakat Selışık, bu zararlı faaliyetin “siyasî bir aksülâmel” yapmasından çekinmektedir. Bunun için Namık Gedik’e, asıl suç konusunu gizli tutup, meseleyi, “bir komünist mevzuu olarak ele almayı” tavsiye etmektedir! Önüne geleni komünistlikle suçlamada Millî Emniyet Başkanı adına yazı yazan zat en ufak bir sakınca görmemektedir.
    Yön o kadar milliyetçi ve yurtsever bir dergi ki Ziya Selışık’ın raporunda bahsedilen zararlı faaliyeti açıklamakta sakınca görüyor. Haydi milliyetçilik şampiyonluğunu ona bırakalım da kendisinin açıklamadığını biz söyleyelim: Bu zararlı faaliyet komünizm ve kürtçülüktür. Gazetelere geçmiş; yerli ve yabancı uyruklu kürtlerin hem kürt devleti kurmak, hem de komünizm hususundaki faaliyetleri mahkemeye düşmüş; kanunî unsur kifayetsizliğinden beraatle sonuçlanmış hattâ bu sırada içlerinden Ziya Şerefhanoğlu adında biri Bitlis’ten senatör seçilmiş ve nihayet Askerî Yargıtay, bu kürtçüler hakkındaki beraat kararını hem usul den, hem de esastan bozmuştur. Şimdi Genelkurmay Başkanlığı Askerî Mahkemesinde duruşmalarına yeniden başlanmıştır.
    Ziya Selışık’ın kürtçüler hakkındaki yazısına gelince, ondan çıkan anlam şudur: Millî Emniyet tarafından takip olunan ve Türkiye’yi parçalamak amelini güden kürtlerin komünist faaliyetleri hakkındaki deliller olgunlaşmış ve adliyeye götürülecek duruma gelmiştir. kürtçülük hakkındaki faaliyetlerini adliyeye intikal ettirmekte ise şimdilik belki hukukî ve siyasî sakıncalar vardır. İşin komünizm yönü olgun hale gelmişken bu fırsatı kaçırmayarak o cepheden harekete geçilmelidir.
    Bu böyledir. Yoksa kürtçüleri kürtçülükten dolayı değil de, uydurma bir komünizmden ötürü mahkemeye vermek diye bir şey yoktur. Nitekim işin gazetelere geçen safhalarında kürtçülerin her iki suçtan da yargılandıkları görülmüştür.
    Türkiye’de komünizm teşkilât ve faaliyeti kanun dışı bırakılmıştır. Şimdiye kadar yapılmış olan birçok tevkif ve muhakemelerde gizli “Türkiye Komünist Partisi’nin ele gelen gizli faaliyet programında “Müslüman azınlıklardan kürtlere ve lâzlara Moskova’nın emri ve idaresi altında olmak şartı ile İstiklâl verileceği” açıkça yazılıdır. Bunu Yöncülerin de bilmesi icap eder. İşte asıl önemli alan ve üzerinde şiddetle durulması gereken nokta da budur.
    Şimdi, konunun can alacak noktasına gelelim: Yön, devletin gizli dosyalarında ve arşivlerinde bulunan ve ilgililerden başkalarınca görülmemesi gereken iki vesikayı nasıl elde etti? Devletin emniyetine ilişkin vesikalar ancak devletin düşmanları tarafından çalınır. Yön, devletin düşmanları safından mıdır? Böyle değilse bu vesikaları niçin ele geçirmiştir? Bütün bunlar ağır suçlardır. Yön bunların hesabını vermeye mecburdur. Yoksa, devletin mahrem vesikalarına el uzattıktan sonra sözde vatanperverlik pozu takınarak tamamını yayınlamakta mahzur çürütmek kastı ile ortaya atılmaları kimse yurtseverlik diye yutmaz.
    Komünistler aleyhindeki bir rapor olması dolayısıyla Moskova’nın elde etmek için milyonlar verebileceği bir vesikanın Yön’de yayınlanmasının korkunç bir mânâsı vardır ve bu mânâ Türkiye’de komünizmi yok etmek isteyenlerin zihniyetini “korkunç zihniyet” diye vasıflandıran Yön’ü korkunç bir durumla karşı karşıya bulundurmaktadır. Evet! O belgeleri nasıl elde etmiştir? Yahut o belgeleri kendisine kim vermiştir? Ve acaba Yön’ün elinde bulunan vesikalar, İçişleri Bakanı Namık Gedik’e verilen asılları mı, yoksa Millî Emniyet’te bulunması suretleri midir? Bütün bunlar cevap isteyen korkunç sorulardır.
    Bu gizli vesikaların açıklanmasıyla şimdi pek çok kimse şüphe altına girmiştir. Haksız yere şüphe altında kalan suçsuz insanları bu zandan kurtarmak için bu işin mutlaka aydınlığa çıkarılması ve mahrem vesikaları çalan vatan haini hırsızların yakalanması lâzımdır. Bakın, kimler zan altında kalıyor:
    1) Bir kere Millî Birlik Komitesi üyeleri zan altındadır. Çünkü 27 Mayıs 1960 hareketinin başında olan bu üyeler devletin bütün evrakına ve idaresine bilfiil el koymuştur. Bu arada tevkif olunan bütün bakanların gizli veya açık yazıları, dosyaları da onların eline geçmiştir. Bu sebeple yalnız onların elinde bulunması gereken böyle mahrem vesikalar ancak onlardan biri tarafından dışarıya aktarılabilir.

    2) Millî Birlik Komitesine girmedikleri halde ihtilâle katılan ve bakanları tevkif eden subaylar ve Harbiyeliler de şüphe altındadır. Namık Gedik’in evi aranırken bu yazılan bulan bir subay veya Harbiydi onu kendine saklayarak sonradan dışarıya İfşa etmiş olabilir.

    3) Millî Emniyet mensupları da şüphe altındadır. Yön’de yayınlanan metin Namık Gedik’e verilen aslı değil de onun bir kopyası ise bu kopya ancak Millî Emniyet arşivlerinden elde edilerek dışarı çıkarılabilir. Bu takdirde de Millî Emniyetin, hiç olmazsa arşivine bakan mensupları şüphe altında kalır.
    4) İçişleri Bakanlığı da şüphe altındadır. Namık Gedik’in evrakı normal olarak bugünkü İçişleri Bakanlığı dosyalarına intikal ettiyse onun ifşa edilmesinden bütün yüksek kademeleriyle İçişleri Başkanlığı sorumludur.
    5) Yön mecmuasının sahipleri ve sorumluları ile i yazıyı yayınlayan imzasız yazıcı da şüphe altındadır. Çünkü bunlar gizli vesikaları ne Millî Birlik ki onlar ne ihtilâle katılan subay ve Harbiyelilerden, ne de Millî Emniyet ve İçişleri Bakanlığı mensuplarından değil de büsbütün başka bir vasıta ile elde etmiş olabilirler. Bu vesikaları gizli usullerle değil de sokakta bulmuş olmasalar bile yayınlamaları yine ağır bir suçtur ve bu davranış millî sorumluluk duygusundan tamamî ile yoksunluğu gösteren açık bir delildir.
    Şimdi resmî makamlara hitap ediyorum. Bu resmî makamlar Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı,
    Ankara Savcılığı, Millî Emniyet Servisi ve Emniyet Genel Müdürlüğüdür.
    Bu yazım bir ihbardır. Millî Emniyet’in mahrem Vesikaları çalınmış ve yayınlanmıştır. Bunu çalacak kadar ustalık gösteren hırsızların devlet muhaberatını, Genelkurmay plânlarını, gizli emirleri de elde ederek yaymaları kabildir. Demek ki millî güvenlik tehlikededir.
    27 Mayıs günü Namık Gedik’in evinde arama yapan subaylar kendiliklerinden başvurarak olayı açıklayacak bilgileri adlî mercilere vermeli, tabiî senatörler derhal toplanarak aralarında solcu unsurlar olduğu hakkındaki söylentileri yalanlayacak bir bildiri ile bu işin kendileriyle ilgili tarafını aydınlatmalıdır. Nitekim Yön’ün imalı bir ifadesinde “Ahmet Yıldızın bu işten en çok üzülen şahıs olduğu” kaydı vardır. Bunun ne demek olduğu açıklanmalıdır.

    Vatandan, milletten dem vuran Yöncüler gerçekten vatan ve millet kaygısında iseler bu gizli vesikaları hangi kanaldan elde ettiklerini kendiliklerinden açıklamalı ve Fuat Doğu Paşa’nın özel konuşmasında söylediğini iddia ettikleri şeyleri nasıl öğrendiklerini Türk kamu oyuna bildirmelidir.
    Yöncülerin bu yiğitliği gösteremeyecekleri muhakkak olduğu için resmî makamlar derhal ve şiddetle harekete geçerek devlet sırlarına kadar uzanan vatan ve millet hainleri kimlerse onları ortaya çıkarmalı ve resmî sırlarının çocuk oyuncağı haline geldiğini görerek yarınından kaygı duyan Türk milletine gereken güven verilmelidir.
    Ötüken, 15 Ekim 1964, Sayı: 10

     
  • 2014 Şubat ayında Facebook, WhatsApp
    mesajlaşma hizmetini baş döndürücü
    bir rakama, 19 milyar dolara satın
    aldı
    21

    Ortalama bir İsveçli
    günde dört fincan kahve
    içiyor. Bu da yılda 1.460
    fincan ediyor ki, ortalama
    bir Amerikalının tüketiminin yaklaşık iki katı
    22

    Son yıllarda yapılan araştırmalar￾da baz istasyonları gibi elektromanyetik alan kaynaklarının
    kuşların yön bulma (navigasyon)
    hissini şaşırttığı ve göç eden
    kuşların kaybolmasına neden
    olduğu sonucuna varılmıştı
    26

    Kanımız bir
    haftada ne
    kadar yol
    katediyor?

    17.000 km
    94

    Güven ve zeka arasında bir
    bağlantı var mı?

    Evet, öyle görünüyor

    Başkalarına karşı geliştirdiğimiz
    güven, farklı kriterler üzerinden
    yaptığımız değerlendirmelerle
    şekilleniyor. Ancak bu kriterlerin
    hepsi aynı oranda önemli. Yapılan
    araştırmalar, zeki insanların
    başkaları hakkında daha doğru
    yargılara vardığını gösteriyor. Bir
    başka deyişle; kime güvenecek￾lerini iyi biliyorlar. Ama bu durum
    onların genelde güvensiz oldukları
    anlamına gelmiyor. Aksine, güven
    kriterlerini doğru şekilde uygula￾yabildiklerinden, insanların çoğunu
    “güvenilmez” olarak görmüyorlar.
    New York Şehir Üniversitesi’nde
    yapılan bir araştırmada katılım￾cılara şu soru yöneltildi: “Sizce
    insanların çoğu genellikle güvenilir
    midir, yoksa onlara karşı tetikte
    olmanıza gerek yok mu?” Cümleyi
    okurken bir yanlışlık olduğunu anladıysanız, haklısınız. Soruda
    gizlenen hile, katılımcıların dikkat
    seviyesini ve güven/zeka ilişkisini
    değerlendirmek üzere özellikle
    tasarlanmış. Böylece soru başka￾larına duydukları güveni kolayca
    kurup kuramadıklarını ölçüyor gibi
    görünse de, aslında kendilerine yö-
    neltilen soruyu ne kadar anladık￾ları ve kişisel değerlendirmelerinin
    ne ölçüde tutarlı olduğu ölçülüyor. Araştırmadan çıkan sonuçlar,
    sorudaki hilenin farkına varanların
    daha sağlıklı ilişkiler kurabilenler
    olduğunu gösterdi. Hilenin farkına
    varmayanlardaysa güven kavramı
    tutarsızlıklar içeriyordu. Ama araştır￾macıların özellikle eklediği bir sonuç
    daha var: Zeki olsun ya da olmasın,
    başkalarını “genelde” güvenilir bulan
    insanlar, güvensiz olanlara oranla
    çok daha mutlu ve daha sağlıklı.
    95


    Dünyanın en yüksek
    dağı hangisi?

    Mauna Kea

    Tibet’lilerin deyimiyle; Dünyanın
    Ana Tanrıçası Everest, gezege￾nimizdeki en yüksek dağ olarak
    biliniyor. Aslında bu pek de doğru
    değil. Everest, deniz seviyesinden
    ölçüldüğünde en yüksek dağ olabi￾lir ama aslında bir dağın zirveden
    tabanına kadar değerlendirilmesi
    gerek. Bu durumda dünyanın en
    yüksek dağı, Hawaii adalarındaki
    Mauna Kea oluyor. Pasifiğin ortasın￾daki bu adanın, deniz seviyesinden ölçülmeye başlandığında 4.206
    metrelik aldatıcı görüntüsüne, su
    altında kalan devasa bölümünü de
    eklersek, 10.200 metre gibi müthiş
    bir yüksekliği olduğunu görüyoruz.
    Everest ise 8.848 metre yüksekli-
    ğe sahip. Milyonlarca yıl önce kıta￾ların çarpışması sonucunda oluşan
    bu ada, Hint-Avustralya_Pasifik
    tektonik plakalarının çarpışma hat￾tında bulunuyor. Polinezya’lıların
    Tanrıların Evi diye isimlendirdikleri
    Mauna Kea, zaman içinde sönmüş
    olduğu söylense de aslında hala
    aktif olan bir yanardağ. Fakat son patlayışını 4.500 yıl önce ger-
    çekleştirdiği ve bir sonrakini de
    yaklaşık 5.000 yıl sonra sergileye￾ceği biliniyor. Günümüzdeyse tüm
    bu ününe daha fazlasını eklemiş
    durumda. Çünkü artık dünyanın
    en büyük teleskopları da burada.
    Yıldızlara giden yolu astronom￾lar için kısaltan coğrafi koşulları
    ve kuru havası, en net gökyüzü
    gözlemlerin yapılabileceği ideal
    ortamı yaratıyor. Zirvedeki dokuz
    teleskoptan özellikle dört tanesi,
    gezegenimizdeki en gelişmiş
    optik/kızılötesi teleskoplar.
    95

    Kelliğin çaresi hala bulunamadı mı?

    Bulundu

    Saç kaybı milyonlarca erkeğin
    korkulu rüyası. Günümüzde bu
    soruna adanmış koca bir endüstri
    bulunuyor. Üretilen çözümlerin
    hiçbiri tedavi niteliğinde olmasa
    da, her yıl yüzlerce ürün piyasaya
    sürülüyor. Bir tedavisi yok, çünkü
    saçları oluşturan foliküllerin
    sayısı doğum anında belirleniyor
    ve sonrasında sayısında hiçbir
    artış gerçekleşmiyor. Her bir
    insanın ortalama 100 bin adet
    saç folikülü var ve bunlar zaman
    içinde yeni saç üretimi yapamadı-
    ğında, saçlarda azalma başlıyor.
    Her bir folikülün yeni saç üretme
    sayısı da kısıtlı olduğundan, buna
    herhangi bir çare bulunamıyor. En
    azından bugüne dek öyleydi.
    Pennsylvania Üniversitesi’nden
    Dr. George Cotsarelis, Wnt
    isimli geni değişime uğratarak,
    fareler üzerinde gerçekleştirdiği
    deneylerinde saç foliküllerinin
    performansını arttırmayı başardı.
    Çalışmanın sonuçları öylesine
    geniş bir alanda etki yaratıyor ki, artık hem yeni saçlara kavuş-
    mak hem de cilt sorunlarını ve
    yara izlerini kalıcı şekilde tedavi
    etmek mümkün olabilir. Çünkü
    Wnt aslında yaraların tedavisinde
    devreye giren bir gen. Deneyin
    sonuçları, ciltteki bir yaranın iyi￾leşmesi esnasında, saç folikülle￾rinin de gelişebileceğini gösterdi.
    İşte bu sürecin dış müdahale ile
    manipüle edilmesi sonucunda
    saç foliküllerinin sayısını arttır￾mak bile mümkün olabilir.
    Cotsarelis’in deneyleri sırasın￾da, bir farenin cildinden çok ufak
    miktarda bir doku alınarak, tedavi
    edilmesi gereken bir yara oluş-
    turuldu. Bu durum, doğal olarak,
    yaralı bölgedeki kök hücre aktivi￾tesini hareketlendirdi. Fakat Wnt
    geni bloke edildiğinde foliküllerin
    gelişmediği tespit edildi. Gen
    uyarıldığındaysa, ciltteki yara,
    geriye en ufak bir iz bırakmadan
    iyileşti. Hatta sonunda üzerindeki
    bölgede tekrar tüylenme başladı.
    Üstelik yeni devreye giren bu foli-küllerin oldukça sağlıklı oldukları
    da tespit edildi. Deneyde kulla￾nılan gen terapisi teknolojisinin
    lisansı alındı, kullanılmaya hazır
    duruma getirildi. Tabii öncelikle
    klinik deneylerin tamamlanması,
    yani insanlar üzerinde de aynı
    sonucun yakalanması gerekiyor
    96

    Bakteriler nasıl antibiyotiğe dirençli hale gelebiliyorlar?

    Farklı bakter￾ilerle eşleşme
    veya DNA’nın
    kendini koruma
    mekanizmasını
    taklit yoluyla
    96

    Uluslararası Uzay
    İstasyonu’nda
    hangi zaman dilimi
    kullanılıyor?

    Koordineli Evrensel Zaman (UTC

    ISS (Uluslararası Uzay İstasyo￾nu) mürettebatı her 45 dakikada
    bir yeni gün doğumuna şahit olu￾yor. Yani burada belirli bir zaman
    diliminin kullanılması çok zor. Yine
    de çalışmaları esnasında dünyayla
    yakından ilişkili olduklarından,
    zaman dilimlerinden bağımsız ol￾maları da söz konusu olamaz. Ör￾neğin istasyona malzeme ve insan
    taşıyan gemiler Kazakistan’dan
    fırlatıldığı için, Kazakistan zaman
    dilimine uyumlu hareket ediyorlar.
    Ancak ISS mürettebatı çeşitli
    ülkelere mensup. Ve istasyonda
    birbirinden farklı birçok görev
    yürütülüyor. Üstelik yapılacak
    görevlerin kronolojik bir kargaşaya
    uğramadan gerçekleştirilmesi
    de gerek. Bu yüzden Koordineli
    Evrensel Zaman (UTC) denilen bir
    zaman dilimi kullanılıyor.
  • Plastik Cerrahi
    Çin’in kuzeyindeki Dalian Hoffen
    Biyoteknik Şirketi’nde insanlar insanları
    plastiğe çeviriyor. Plastinasyon, biyolojik
    örneklerin içindeki su ve yağ molekül-
    lerinin yerini polimerlerin aldığı, dört
    aşamalı bir uygulama. Plastine edilen
    bedenler çürümüyor. Böylece, açığa
    çıkan kaslar, damarlar ya da beyinler
    müzelerde ya da tıp okullarında incele-
    nebiliyor ya da sergiler halinde dünyayı
    dolaşabiliyor. Bu tür sergilerden biri olan
    “Bodies” 2005 yılında açıldığından beri,
    ülkemiz dahil dünyanın dört bir yanını
    gezdi. Dalian’daki şirket, plastinasyonu
    icat eden Gunther von Hagens’in çalışan-
    larından biri olan Hong-Jin Sui tarafından
    kurulmuş. Sui, Dalian Hoffen’de kullanı-
    lan insan vücutlarının tıp fakültelerinden,
    hayvanların ise hayvanat bahçelerinden
    ya da akvaryumlardan geldiğini söylüyor.
    Büyük hayvanları, mesela bir balinayı
    plastine etmek iki yıl sürebiliyor. İnsanlar ise sekiz ila on iki ayda plastine ediliyor.
    8

    Tarihteki en büyük lastik yangınında 7 milyon lastik tam
    dokuz ay boyunca yanmayı sürdürdü ve 80 kilometre uzanan duman sütunu, ardında bir çöplük bıraktı.
    16

    110
    ABD’de belediye hizmeti olarak ücretsiz Wi-Fi sunan şehir sayısı
    25

    500,000
    Herhangi bir anda sivil havacılık uçaklarında seyehat eden yolcu sayısı
    28

    -En kuvvetli insan, ağırlığının yaklaşık
    üç katını kaldırabiliyor.
    -İnsan olmayan en kuvvetli hayvan (oribatid akar) kendi
    ağırlığının 1.180 katını kaldırabiliyor.
    29

    “Bir salyangoz küçük algılayıcıları çalıştırmak
    için pil niyetine kullanılabilir”
    29

    Kuantum Fiziği olasılıklar fiziğidir,
    atomaltı parçacıklardan yola çıkarak
    evrenin sırlarını araştırır.
    60

    Yeme Rekorları
    İstiridye: 12 dakikada 2,5 kilo
    Istakoz (kabuklu): 12 dakikada 44 tane
    Jalapeno biberi (turşu): 8 dakikada 275 tane
    94

    Yeme
    yarışmasına
    katılanların
    midesi daha
    mı farklı?
    Evet. Pennsylvania Üniversitesi
    Hastanesi’nde gastrointestinal radyoloji
    bölüm başkanı olan Marc Levine, yeme
    yarışlarına katılanların midesinin şişen
    bir kese değil de balon gibi genişlediğini
    bulmuş. Araştırma için Levine, dünyanın
    en iyi on yarışmacısından birini, yirmi
    kilo daha ağır ve on santim daha uzun
    boylu biriyle sosisli sandviç yeme yarı-
    şında bir araya getirmiş. Bir tür gerçek
    zamanlı röntgen olan fluoroskopi yön-
    temiyle de iki adamın midesini gözlem-
    lemiş. Levine, daha ilk bakışında tuhaf
    bir şey gözlemlemiş. Normalde midemiz
    (aslını isterseniz tüm sindirim yolumuz)
    boşken bile peristalsis adlı dalgasal ada-
    le kasılmasıyla besinin vücutta hareket
    etmesini sağlıyor. Oysa yeme yarışmacı-
    sında neredeyse hiç peristalsis yokmuş.
    Normal denek yedi adet sosisli sandviç-
    ten sonra midesi dolduğu için pes etmiş.
    Ama profesyonel olanı 10 dakikada 36
    sosisli sandviçi midesine indirmiş ve an-
    cak Levine isteyince durmuş. Midesi, üst
    abdomenin büyük kısmını kaplayacak
    kadar genişlediği halde, peristalsis adına
    pek bir şey yokmuş. Levine, profesyonel
    yarışmacının midesinin sürekli doygun-
    luk noktasını geçme alıştırmaları saye-
    sinde genişlemeye ayak uydurduğunu
    söylüyor. Yarışmacı asla tokluk hissi
    duymuyormuş ve bu yüzden midesin-
    deki kasılmalar çok azmış. Uzmanlar bu
    fenomene hala akıl sır erdiremiyor.
    95


    Sıcak Kömür Üzerinde Yanmadan
    Yürümek Mümkün mü?

    Evet. Johann Leidenfrost’a göre; Eğer
    işin püf noktalarını biliyorsanız mümkün.
    Bir sıvı, kendi kaynama noktasından
    çok daha sıcak bir madde ile etkileşim
    kurduğunda, hızla buharlaşmak yerine
    kendisi ile bu madde arasında ince bir
    buhar tabakası oluşturuyor. Oluşan
    buhar tabakası, kaynama süresini
    uzatan bir yalıtkan görevi görüyor. Yani
    bir maddenin ateş sıcaklığında olması,
    onu her zaman tehlikeli yapmıyor.
    Kömür değil de sıcak metal bir levha
    olsaydı, üzerinde ayaklarınız yanmadan
    yürümek mümkün olmazdı. Kömür
    Sıcak Kömür Üzerinde Yanmadan
    Yürümek Mümkün mü?
    yaklaşık 600 derecede yanar ama ayak
    tabanlarında hissedilen onun yüzey
    ısısıdır. Ayrıca ateşe değen ayaklar
    üzerindeki ter ve vücut nemi buharlaşarak,
    kömürün yüzeyde nispeten daha düşük
    olan ısısından deriyi koruyor. Üstelik
    ateşte yürümek genelde çimler üzerinde
    ve önceden ıslatılmış olan ayaklar ile
    yapılır. Özellikle çimler de nemliyse,
    yürüme sırasında daha fazla buhar
    tabakası oluşuyor. Kısacası ayak derisinin
    nem tabakasını yükseltecek bazı ufak
    ayarlamalar yapıp, istikrarlı bir hız
    tutturarak yanmadan yürümek mümkün.
    97

    UV Işınları Tüm İnsanlar İçin Zararlı mı?
    Hayır. esmer ve koyu tenli insanlar
    için zararlı değil. İnsan vücudu, derisi
    üzerine düşen güneş ışınlarından kendini
    korumak amacıyla melanin adı verilen
    bir kimyasal üretiyor. Melanin, aynı
    zamanda insanların ten rengini oluşturan
    faktör. Güneşin etkilerinin daha yoğun
    olduğu bölgelerde, koyu tenli insanlarda
    kendilerini koruyacak bol miktarda
    melanin bulunuyor. Kuzey bölgelerine
    doğru gidildikçe insanların teninde doğal
    yollardan oluşmuş olan melanin miktarı
    da düşüyor. Bu nedenle ten rengi daha
    açık oluyor. Güneş yanığı rengi, açık
    tenli insanların normalden fazla güneş
    ışığına maruz kaldıklarında daha fazla
    koruyucu melanin üretmesiyle oluşuyor.
    UV’nin sıkça duyduğumuz tehlikesi,
    cilt kanseridir. Koyu renk ciltte, üretilen
    melanin miktarının yoğunluğu nedeniyle
    böyle bir tehlike yok. Ancak açık tenli
    insanlar, üzerlerine düşen zararlı UV
    ışınlarından korunabilecek ölçüde melanin
    üretemiyorlar. Eğer ozon tabakasındaki
    yırtılma daha da büyür ve maruz
    kaldığımız UV ışınları artarsa, açık tenli
    insanlar dışarı çıktıklarında özel koruyucu
    giysiler giymek zorunda kalabilirler.
    97

    Duyamayan Bir
    İnsan Sesleri
    Algılayabilir mi?
    Evet. Ama öncelikle algılanması
    istenilen sesin frekans, hız ve dalga
    boyunun bilinmesi gerekiyor.
    Tabii bu yöntem, havada yol alan
    dalgaların kulağımız tarafından olağan
    algılanma biçiminden biraz farklı.
    Ses dalgaları üç boyutludur ve havada her
    yöne dağılırlar. İnsan kulağı bu dalgaları
    ses olarak duyar. Ne kadar sık gelirse,
    sesi o kadar yüksek perdeden duyarız.
    Örneğin Do sesinin frekansı saniyede
    263 ses dalgası ile kulaklarımıza ulaşır.
    Buna 263 Hertz denir. Dağılma hızı
    ise 340 metredir. Dalga boyu, hızın
    frekansa bölünmesi ile hesaplanır. Bu
    durumda DO’nun dalga boyu 1,3 metredir.
    Bir ses yükseltici ya da osiloskopla bu
    bilgiler kullanılarak, sesin elektronik
    olarak görüntüye çevrilmesi mümkün.
    Sesleri görüntü ile algılama, kulağı
    duyan bir insanın yaşadığı deneyimle
    kıyaslandığında duygusal açıdan aynı
    olmayabilir. Ama duyamayan biri de
    bu görüntüleme sonucunda akordu,
    stakatoyu ve ses rengini fark edebiliyor.
    97