• 232 syf.
    Yaban romanın yazarı Yakup Kadri Karaosmanoğlu' ndan fevkalade bir eser. Her ne kadar bitirmek için okuduğumu düşünsem de çok tesirli bir eser olduğunu sonlarına doğru tüm kalbimle hissettim. İnsanın bütün elemlerini ortaya koyan, ruhani duygularını okşayan bir kitaptı.. Kitapta İstanbul'un alafranga dönemini ve o dönemde batılılaşma kısmının mütemadiyen ilerlemesinden bahsediyor. Ayrıca kitapta doğu- batı çatışmasını her sayfada görüyorsunuz. Genç bir kızın - Seniha' nın- Avrupa aşkını ve bu kız için yanıp tutuşan ince ruhlu şairi - Hakkı Celis' i-
    Avrupa'yı gezmiş görmüş , serseri Faik beyi ve ha söndü ha sönecek olan bir gaz lambası gibi zorluklarla ışık saçan Naim efendiyi günümüzdeki her yere koyabilirsiniz. Kitaplar işte böyledir ki ; oradaki her karakteri yaşatırsınız, kimini kınarsınız yaptıklarından, kimine acırsınız bir çiçek gibi temiz oluşundan ve bu dünyaya hala iyilik yapışından, kimiyle ise konuşursunuz laf kalabalığınca...

    Kitabın sonu hazin doluydu, bir ölümden bahsediyordu..
    Öyle ki şaşıp kaldığım, gözlerimin dolmasına mani olamadığım bir sondu.. Bir anlığına istemsizce düşünüyorsunuz..

    Altını çizdiğim bazı yerler:

    "Demek ki asıl şiir, asıl edebiyatta var."

    "Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi !.. Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zarafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı."

    " Şiirdeki 'aşk' la hayattaki 'aşk' ne kadar birbirine benzemiyormuş."

    Gülsüm Aşkın
    21.08.2019
  • Yakup Kadri'ye gelince; o siyah bir haşhaş çiçeğidir. Ruha uyku, ölüm ve rüya döken bir çiçek.
    Ruşen Eşref Ünaydın
    Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 1985
  • bir oyuna rasgeldim,
    her taşı yakup hüznü.
  • 96 syf.
    ·12 günde·8/10
    Tasavvuf ve tarikatlar ile ilgili tüm sorulara Kuran-ı Kerim ayetleri ve hadisler örnek gösterilerek açık ve detaylı cevapların verildiği güzel bir eser. Konu hakkındaki tüm merakları gideriyor.
  • "Bu eller, hiçbir işe karışmaya karışmaya adeta yapma çiçek demetleri halini almıştı."
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    Sayfa 101 - İletişim Yayınları
  • bazı şeyleri hep geciktirirdim
    mesela bir mürekkep balığına, bir bahçe kapısının oymalı demir parmaklığına
    saatlerce baktığım olurdu, orkideler satılan bir dükkanın
    önündeki çiçek artıklarına
    bir bira çekme makinesine, ne bileyim
    yazısız bir kağıda günlerce baktığım olurdu
    ve yıllarca bir saplantıya
    giderek bakmanın tam kendisi olurdum. yani ben
    bakmanın düzlüğü ve hiçliği ve sonrasızlığındaki şey
    olurdum ki, başkalarını hiç mi hiç ilgilendirmeyen
    yapayalnız bir ben kurardım
    yapayalnız bir ben kurardım ve kedi
    salona girerdi birden, başlama saatini
    bir o somutlardı sanki.
    Edip Cansever
    Sayfa 39 - Yapı Kredi Yayınları - Birinci Basım - İstanbul, Ağustos, 2018
  • Okuduğum köy hikayelerini, köy romanlarını zaman zaman dü­şünürüm. Bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde, köy edebiyata girmemişti. Çünkü saltanat devrinin yazarı, köy görmemişti. Köyü bilmezdi. Yeni devirde köy, edebiyatımıza Yakup Kadri'nin «Yaban»ı
    ile girdi. Bir imparatorluğun çöküntüsünden sonra, Anadolu'nun ta ortasına, ta şu bizim köyün sırtlarına kadar gelen bir istila dalgasının ortasında, her şeyin yozlaştığı , değersizleştiği yabani bir ortamın hikayesi. Sonra yeni bir köy yazarları kuşağı belirdi. Onların ele aldıkları hikayelerde, romanlarda ise, belki gerçek, ama bozulmamış bir maya dile gelir. Onların dile getirdikleri köylerde herkes, birbirine düşmandır. Herkes kendi damının duvarları içinde diğerlerine karşı hayatını canı pahasına korumaya çalışır. Herkes birbirine saldırır.
    Her gözü dönmüş delikanlının aklı, başkasının karısında, kızındadır.Babalar çocuklarını, analar evlatlarını cinayetlere teşvik ederler. Kan davaları güdülür. İhtiyarlar, kadınlar, çocuklar, kızlar cinayetler iş­lerler. Gelinleri saçlarından sürüyüp dağlara kaldırırlar. Muhtar dü­zenbaz, ihtiyarlar soyguncu, bakkal muhtekir, softa ya yobaz, ya da sabi sübyan düşmanıdır.
    Bu romanlarda, bu hikayelerde köy, doğadan , tabiattan çok kendi düzensizliğinin elinde ezilir. İlkönce kendi değerlerini, geleneklerini yer. İnsan orada, insan olmaktan çıkar. Öyle ki, bu hikayeleri okuduktan sonra şaşarız: Peki ama, nasıl oluyor da, gene de insanlar,bu toprağa sarılabiliyorlar? Nasıl oluyor da, hala adına köy denilen bir şey var? Nasıl oluyor da gene de orada yaşayan insanlar, akşamları kapılarını kapayıp damlarının altında yataklarına çekilebiliyorlar? Nasıl oluyor da köy, gene de gece uykusuna dalabiliyor? Köylüler gene gün doğarken uyanıp, sokaklara, kırlara, dağlara, yaylalara yayı­labiliyorlar?
    Halbuki bu hikayelere bakarsak, kurt ağılın kapısındadır. Hasan Hüseyin 'i , Ali Veli'yi , elde balta, belde kama her duvarın arkasında pusuda beklemektedir. Birbirlerini öldürmek için ...
    Ağılda davar, ahırda sığır bile emniyette değildir. Duvarlar delinecektir. Kapılar kırılacaktır. Sonra da atı alan Üsküdar'ı geçecektir. Çünkü jandarma, ağanın, tahkikatçı, beyin sofrasında haklıların haklarını yemekle meşguldürler. Öyle ki, köyde şikayet, arşı-alaya bile çıksa, gök kapıları kapanacaktır. Yakarışları, kabul ve merhamet görmeyecektir.
    Evet, romanlarda, hikayelerde anlatılan köy budur. Herkes kaba, herkes cahil, görgüsüz, anlayışsızdır. Bencil ve zalimdir. Lanetleme bir el, bu köy denilen yığınakların üstüne, Tanrı'nın ebedi gazabını saçmıştır. Onları da lanetlemiştir. Ne dua mihrapları, ne ümit kapıları, ne kurtuluş yolları açıktır.
    Bu hikayelerde, romanlarda öyle bir dil konuşulur ki, biz hatta bu dili de anlamayız. Kaba, yontulmamış, gırtlaktan gelen sesler, heceler, sözcüklerden örülmüş bir tarih öncesi uluyuşu. Sanki insanlar konuşmuyor da, dağda belde çakallar gibi haykırışıyorlar ...
    Halbuki bu insanlar da bizdendirler. Onlar da bizim dilimizi konuşurlar. Gerçi işlenmemiş, gerçi eski boyların, eski kaynakların aksanlarını, kalıntılarını aksettiren lehçeler. Ama o kadar. Bu dilde de insanlar gene sevmeyi, yakarmayı, acıyı, ya da günlük hayatı pekâlâ dile getirebiliyorlar. Şiirleri, şarkıları, masalları var. Niçin malzememizi mutlaka çamurda arayalım? .. Onlarda da aile duygusu, evlat sevgisi, Tanrı aşkı var. Türküler okuyabiliyorlar ki, bu türkü­lerde, bize hiç bir şey ifade etmeyen çıplak bozkır, bir çiçek tarlası gibi anlatılıyor. Köy, o kadar yırtıcı, o kadar anlayışsız olsaydı, binlerce yıldan beri kendi varlığını, geleneklerini nasıl muhafaza edebilirdi? Şehirlerde olduğu gibi, sokak başlarında polisler, köşe başlarında karakollar, jandarmalar, savcılar olmadığı halde, uçsuz bucaksız mesafelerin ortasına serpilmiş bu yığınaklarda insanlar, yüzyıllar ve yüzyıllardan beri yaşayabilirler miydi?
    Herkes birbirini yiyorsa, herkes birbirinin canına, malına, ırzına, düşmansa, kısacası köyde hayat, sadece vahşi bir kavgaysa, orada insanların her biri nasıl olur da bir tarafa dağılmazlar? Yahut da bu yerler Tanrı'nın gazabı altında nasıl olur da eriyip gitmezler, Sodom ve Gomore gibi? ..
    Şevket Süreyya Aydemir
    Sayfa 286 - Remzi Kitabevi