• Dinde ve Siyasette “Husumetin Galip Gelmesi”

    Prof. Dr. İlhami Güler yazdı

    1 – DİNİ SAİKLİ HUSUMETİN KAYNAĞI

    Ahirette cehennemlikler/kaybedenler, pişmanlıklarını şöyle ifade ederler: “Ey Rabbimiz, “Husumetimiz bize galip geldi; hatalıydık” (23/106). Demek ki, dini bağlamda hidayeti bulamamanın, dalalete sürüklenmenin temelinde yatan husus, ahlaki konularda cehalet, korku, çıkar veya kibir saikleri ile tek tek insanların veya grupların içine kapandıkları kör/taklidi-dogmatik husumet/düşmanlık, kibir/istiğna ve kesin inançlılık durumudur. Şüpheyi, eleştiriye açık olmayı ve sürekli “düşünceli” olmayı terk etmektir. İnsanda yerleşmiş, tabiatının en derin temel yapısı olan ve daima kendilerini “normal” olarak sunan teşhisi zor içgüdü ve arzuların “makuliyete” bürünmesi, Kur’an’da “Heva” olarak nitelenir. İnsanın derininde olan vicdanının çeperinde olup, onu sarmalayan bu duvarın aşılması oldukça zordur. Bu durum, bazen kendini norm ve ahlak olarak bile niteleyebilmektedir. Örneğin, Kur’an şöyle der: “Onlara yeryüzünde kötülük/fesad çıkarmayın.” dendiğinde: “Ne münasebet, biz sadece ıslah edicileriz.” derler. Dikkat et, onlar bozguncudurlar, fakat kendileri bunun farkında/şuurunda değiller.” (2/71) “Sana amellerinde en büyük zarara uğrayacakları haber vereyim mi? Onlar, bütün çabaları dünya hayatı peşinde koşarken heba olmuş kişilerdir, fakat kendilerine sorsanız, iyi işler yaptıklarını söylerler.” (18/103-104) Medyen halkına/şehrine peygamber olarak gönderilen Şu’ayb peygamberin halkını uyarılarına karşı, halk ona şöyle diyordu: “Senin (yeni) ibadetin/dinin mi bize babalarımızın taptığı ilahlardan ve mallarımızı istediğimiz gibi harcamaktan vazgeçmemizi emrediyor? Oysa sen, yumuşak huylu ve akıllı bir adamsın.”(ll/87) Bu durum baskıcı, ayartıcı ve zorlayıcı içgüdü ve keyfi arzuların (heva) bencil zekâ tarafından araçsal olarak aklileştirilmesi ve toplumsallaştırılmasıdır. Cehalet, tembellik, korku ve çıkarın ürünü olan mitoloji ve şirkin/paganizmin, İlahi dinlerdeki uzantısı veya paraleli, dogmatik/taklidi körlüktür. Muhteva/ajanda değişse de; karakter, psikoloji ve saikler aynıdır: “Dinlerini paramparça ettiler; her mezhep de (hizb) kendinden son derece emindir.” (23/53)

    Çıkarlar, arzular ve güdüler toplamı olarak heva, havalanıp/şişip benliği bütünüyle kaplayınca, doğru değerlendirme kapasitesi olan vicdanı örter (istikbar, 2/34, 7/146, 74/23 … ) ve giderek kişi kendini yeterli görmeye başlar (istiğna, 80/5, 92/8). Her türlü ahlaksızlığın önemli bir kaynağı işte budur: “İnsan kendini yeterli görünce azar.” (96/6-7). Şeytan’ın trajedisi bu olduğu gibi (2/34); şeytanlaşmış bütün insanların durumu da aynıdır. İnsan hevasını ilahlaştırınca, bunun sonucu bilgi aktlarından kulağı ve kalbinin mühürlenmesi, gözünün perdelenmesi sonucu dalalete düşer (45/23). Yani kendine (özüne, vicdanına) yabancılaşır. Kur’an’ın, ahlaki bağlamda vicdanını ve hakikati örtme anlamında ‘’Küfür” ve “Günah” dediği şey budur.

    İnsan toplumsal bir varlık olduğu için, erişkin hale gelen birey, doğal olarak içinde doğup-büyüdüğü toplumun kültürel ahlaki değer kalıplarını miras olarak alır. Otoritenin ahlaki niteliğine bağlı olarak “otoriter vicdan” da tesadüfen iyi veya kötü şeyler yapmaktadır. Çünkü bu davranışların içeriği, otoritenin emir ve buyruklarından çıkarılır; kişinin kendi vicdanından değil. Vicdan rahatlığı, içselleştirilmiş dışsal otoritenin yani cemaat, mezhep, parti, lider, toplum, devletin memnun edilmesi; vicdan azabı ise, onun memnun edilmemesidir. Bireyin en büyük doyumu, otoritenin sevgisi ve beğenisidir. Ali Şeriati’nin insanın bireysel vicdanını, özgürlüğünü ve yaratıcılığını engelleyen “zindan”lar olarak saydığı dört unsurdan (İnsanın Dört Zindanı) iki tanesi ‘tarih’ ve ‘toplum’ (kültür)dur. Bir ‘canlı’ türü olan insan, toplumun, doğanın ve tarihin esiridir. ‘İnsan’ olma sürecine girmiş ise, ancak o zaman giderek ve aşamalı olarak bu baskılardan/zindanlardan kurtulur ve özgürleşir; ünsiyet sahibi “İnsan” olur.

    Kur’an’ın nazil olduğu toplum, her toplum gibi, bireylerin bireysel bilincini, derin vicdanını yok etmiş, örtmüş geleneğin, müşrik bir dinin ve yerleşik bir kültürün egemen olduğu bir toplumdu. Kur’an’ın bireysel bilinci özgürleştirme ve derin vicdanı diriltme çabasına karşı onlar: “Hayır, atalarımızı üzerinde bulduğumuz değerlere uyarız” (2/170), “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz gelenek ve değerler bize yeter” (5/104), “Kötü bir iş yaptıklarında (fâhişeten), “Atalarımızın böyle yaptığını gördük.’ Derlerdi” (7/28). Kur’an, kendi çağrısına karşı müşrik Arapların geçmişten, tarihten devraldıkları hazır kültürlerini, geleneklerini koşulsuz doğru ölçü olarak görmelerini, kesinlikle reddetmektedir (2/170, 5/104, 7/28, 95; 10/78, 21/35, 26/84, 31/21, 43/22-23). Ayrıca, sorgulamasız ve koşulsuz olarak “Büyüklerimize ve ileri gelenlerimize uyduk” (33/67) diyenler, denenmeyi kaybeden cehennemliklerdir.

    2 – POLİTİK SAİKLİ HUSUMETİN KAYNAĞI

    Demokrasinin olmazsa olmazı olan İktidar-muhalefet ve siyasal partilerin varoluş gerekçesi, zorunlu olarak “çoğul” ve “ideolojik” olan kimlik/kültür, güvenlik, hukuki asayiş veya ekonomi/çıkar politikalarının eleştiri, tartışma-uzlaşma ve rekabet içinde yürütülmesidir.

    Türkiye’nin, kültürel/ideolojik bir “devrim” ile kurulması ve bir imparatorluk bakiyesi olarak demografisinin etnik-mezhebi olarak çoğul yapısı, politik faaliyeti kolayca “Kimlik” eksenine kilitleyerek demokrasiyi felç etmektedir. Son dönemlerde politik hayatta kullanılan ”İttifak” veya “Cephe” kavramları ve oluşumları aslında militer/savaş-düşmanlık imaları taşımaktadır. İkinci Dünya savaşında “Müttefik Kuvvetler” vardı. Yetmişli yıllarda da Türkiye’de “Milliyetçi Cephe” hükümeti kurulmuştu. O yıllarda toplumun “sol-sağ” diye bölünerek ne hale geldiği, hafızalarda mevcuttur. Demokrasinin kavramları uzlaşma, rekabet, koalisyon, icma, şura… vs dir. Son dönemlerde Türkiye’de siyaset, vatansever-vatan haini, yerli-işbirlikçi… gibi “bölücü” ve insanlarda nefret, kin, hınç yaratan kavramlarla yürütülmektedir. ”Yerliliğin bir ideolojiye dönüştürülmesi, sürekli dışardan alma kadar “ergen” bir tutumdur. Her ikisi de, aynı madalyonun iki yüzüdür.” (Besim Dellaloğlu, Poetika ve Politik, İst.2020. s. 28) Hegel’in Aufhebng kavramının, Tanpınar’ın “değişirken devam etmek, devam ederken değişmek” ifadesi ile çevrilebileceğini ileri süren Dellaoğlu, “Rönesan”sın da geleneğin yaratıcı yenilenmesi(tecdit) olarak aynı anlama geldiğini ifade ederek şöyle devam ediyor: “ Batının yaptığı ve Türkiye’nin yapamadığı budur. Batı, hem değişiyor, hem de devam edebiliyor. Türkiye ise, ikisi arasında bir tercih yapmaya zorunlu hissediyor kendini. Bu nedenle de Türkiye ya değişiyor(devrim-İG); ya da devam etmeye çalışıyor(Katı Muhafazakârlık-İG); ama ikisini aynı anda yapamıyor. Tıpkı bisiklet binerken, sakız çiğneyememek gibi. Devam etmek isteyenlere, “Muhafazakâr”, “Yerlici”; değişmek isteyenler, “Batıcı-Kemalist-(Seküler)” diyorlar.”(Dellaloğlu, Poetika ve Politik.s51). Bu tutumlar, Kur’an’ı ve Nutuk’u kutsal kitaplara dönüştürerek “kültürel kamusallık” olarak –İstiklal Marşında olduğu gibi- herkesin okuyup anladığı ve benimsediği “Kanon” veya “Klasik”lere dönüştürme yerine, politik-kültürel hayata “husumet” olarak yansıyor.

    Kesin-kör inançlılık (dogmatizm/taklit) ve husumet, tezyif, tahkir ve itham, tarafların diğerlerinde bulunan iyiliği, erdemi ve doğruluğu görmeyi engeller. “İttifak” yapma ve “cepheleşme”, bu ithamlarla yapılmaktadır. Oysa, Ulus Devlet’in/sınırların, hepimizin “zorunlu” evi olduğu ve hepimizin yine zorunlu olarak “aynı gemide” olduğu; eşit “vatandaşlık” dışında etnik, dini/mezhebi, ideolojik kimlik farklılıklarının modern toplumda ve demokrasilerde “normal” olduğunu hepimiz kabul etmek zorundayız. “Kimlik” oluşturma süreçleri, beton dökme ameleliği değil; düşünsel, ahlaki ve estetik süreçlerdir. Su sızdırmaz “ölümcül kimlikler(E.Maluf)” yaratmak yerine; geçişken-olgunlaşan, evrilen, gelişen kimlikler yaratmak, “medeniliğin/insaniliğin” temel ölçüsüdür. C.G. Jung: “ Bir içsel durum, bireyde bilinçli hale gelmediği takdirde; dışarda kader(kahraman) haline gelir” der.(Jhon Beebe, Psikolojik Tipte Enerjiler ve Örüntüler. Çev: H.Aral. Ank. 2019. S 273)“Husumetin galip gelmesi”, dini hayatta ölümcül ve büyük bir hata olduğu gibi; politik hayatta da ölümcül ve yanlıştır. Allah, Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’u Firavun’a elçi olarak gönderdiğinde, onlara tavsiye olarak şöyle dedi: “Ona yumuşak söz söyleyin; belki öğüt alır ve çekinir.” (20/44). Hz. Muhammed’e de şu tavsiyede bulundu: “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğüt ile çağır ve onlarla en güzel bir tarzda mücadele et.” (16/125).

    3 – SONUÇ

    Hâsılı, iç-siyaset savaş, husumet, hile, kumpas, kurnazlık, düşmanlaştırma değil; yarış, rekabet, işbirliği, eleştiri-uzlaşıdır. Marifet adaleti, hukuku/hakkaniyeti ifade eden ”Tarafsızlık” ile Rahmani siyaset olarak bunlara “Taraftar olma” nın diyalektiğidir. İletişimin/ilişkinin, birlikteliğin, toplum olmanın zemini(kamusallık bilinci) ben-sen, biz-siz arasındaki yaratıcı diyalektik ilişki, karşılıklı bağımlılıktır. Husumet, “öteki/düşman”laştırma olarak bu bağların tahrip edilmesi, hakikatten ve dostluktan uzaklaşmaktır. Tarafların ibtidaen ortaya koyacakları söz ve davranış, jest ve misillemenin çapı, etik kapasitesi ve niteliği, onların karakterinin ve kültürlerinin tekâmül derecesine (medeniliğine) bağlıdır; ham da olabilir, olgun da. Kur’an şöyle der: “Rahmanın kulları ortalıkta vakar ve tevazu ile dolaşan kimselerdir. Cahiller, onlara laf attıklarında “Selam” der, geçerler.” (25/63). “Onlar, yalana şahitlik etmez; faydasız/boş bir şeyle karşılaştıklarında, vakar ve hoşgörü ile geçip giderler.” (25/72). “Boş söz işittiklerinde, ondan yüz çevirirler ve “Bizim görüşümüz/işimiz, bize; sizin ki de size; selametle; cahillerle işimiz olmaz derler.” (28/55). Lokman (a.s), oğluna şöyle öğüt vermişti: “ “İnsanları küçümseyerek, surat asarak, sırtını onlara dönme. Sokaklarda böbürlenerek caka satarak dolaşma; tabii ol. Allah, böbürlenen-kibirlenenleri sevmez. Muhataplarınla konuşurken, eşekler gibi bağırıp çağırarak hakaret etme. ” (31/18-19).

    GÜNCEL YAZILAR
    Türkiye’de Sekülerlerin ve Muhafazakârların “Üniversite” Algısı
    Posted on 18/01/2021 by İlhami Güler
    İslam Dünyasında “Merak/Taaccub”un Başlaması ve Bitmesi

    Yedinci yüzyıl ile dokuzuncu yüzyıl arasında “Teolojik Düşünme”yi (Dâhili İlimler: Kelam-Fıkıh, Tefsir, Hadis, Tasavvuf) başaran Araplar, 9-13. yüzyıllar arasında Yunanca’dan, Süryanice’den, Farsça’dan ve Hintçe’den çevrilen “Harici İlimler” aracılığıyla Felsefe ve Bilimsel düşünme ile tanışmış hatta onlara bazı katkılarda bulunmuşlardır. Bunda Müslüman olan milletlerin hepsinin payı vardır. Emevi ve Abbasilerin orta dönemlerine kadar etkinliğini sürdüren Mu’tezile’nin (logos) boğulması, Tasavvufun (mitos-mistik) giderek etkinlik kazanması ve Moğol İstilası, İslam’ın “altın çağı”nı giderek sönümlendirmiştir.

    12. yüzyıldan itibaren Arapça yazılmış Felsefi-Bilimsel eserlerin Latinceye çevirisi ile Batılılar (İbn Sina ve İbn Rüşd örneklerinde olduğu gibi), skolastik-teolojik düşünceden sıyrılıp, Felsefi Bilimsel (mantıkî-nedensel) düşünme yolunda ilerlerken; Türklerin hegemonyasında (Selçukîler-Osmanlılar) İslam imparatorlukları Gazzâli (Eşari-Tasavvuf), Sühreverdi, Molla Sadra, Devvani (İşrak Felsefesi) ve İbn Arabi, S. Konevi, D. Kayseri (Tasavvuf) önderliğinde “Teosofi-Teoloji” yolunda yürümeyi tercih etmişlerdir. Akdeniz’in doğusu, “Doğu”lulaşmıştır. Batılılar, 16. Yüzyıldan itibaren fiziksel morfolojileri ve toplumsal formasyonları, Felsefe ve Bilim ile (Keşifler) kavramsallaştırmaya çalışırken; Müslümanlar, düşüncede fiziksel ve toplumsal gerçekliklerden (nedensellik-olgusallık) koparak “Medreselerde” skolastik-metafizik-mistik olarak kaldılar.

    Hukuk/Fıkıh alanında Şatibi’nin “Makasıt” teorisi, Kıyasın, kaynakları -“Hile-i Şeriyye” ve “Kitabına uydurma” ifadelerinde kendini ortaya koyduğu gibi-, sömürmesini (semerelendirilmesi/istismaru’l-elfaz) sona erdirecek verimli metodoloji önerisiydi. Fakat itibar edilmedi. İbn Haldun, Marx’ı önceleyen Tarih Felsefesi ve Annal Tarih Okulunu önceleyen “Sosyal Tarih/Tarih Sosyolojisi” teorileri ile “semasında tek yıldız” olarak kaldı. Osmanlıda Takiyuddin’in Kozmoloji çalışmalarına itibar edilmediği gibi; kurduğu rasathane, skolastik sofular tarafından yerle bir edildi.

    Ondokuzuncu yüzyılın başlarında Naci Fikret ve Namdar Rahmi Karatay’ın öncülüğünde ve “Yeni Fikir” dergisi etrafında bir gurup yazar-düşünür tarafından kurulan “Konya Enerjetizm Okulu” , Naci Fikret’in dizelerinde ifade ettiği gibi, hiçbir etki uyandırmadan hayal kırıklığı ile sona erdi: “Bilmem ki ne olmaktı senin gayen-maksadın/ Fare gibi, kitaplar arasında yaşadın/ Ne dans ettin, ne de sevdin kız, kadın/ Kim dedi, be hey serseri, sağlığına kıy diye/ Geçti Bor’un pazarı; sür eşeği Niğde’ye.”

    Çöküş ve Batı’yı Taklidin Başlaması

    Batıda meydana gelen bilimsel keşifler (tabiat bilimleri-sosyal bilimler) ve teknik icatlar, endüstri devrimini ve ekonomik zenginlikleri yarattıktan sonra; Osmanlı imparatorluğu, Batı karşısında tutunamadı ve yıkıldı. Tanzimat ve Meşrutiyet, Osmanlı’nın Batıda olup bitenleri anlama ve kendini yenileme çabaları idi. Medreseler ıslah edilmeye çalışıldı, üniversitelerin temeli atılmaya çalışıldı (Daru’l-Fünun); ancak, yıkılış durdurulamadı.

    Cumhuriyet Devrimleri, radikal bir kültürel “reddi miras” olarak her alanda “batılılaşma” veya “çağdaşlaşma” olarak gerçekleşti. Batıdaki her şey (Ulus Devlet/Milliyetçilik, Laiklik, Hukuk, İktisat, Bilim, Sanat, Mimari…) taklit edilmeye çalışıldı. Dünya görüşü olarak dinin yerine, revaçta/yükselişte olan “pozitivizm”, eğitimin/insan yetiştirmenin temeli haline getirildi: “Hayatta en ‘hakiki mürşit’ ilim/fen (bilim) dir” cümlesi, M. Kemal Atatürk’ün şiarı idi. Şeriat, hilafet ve tarikatlar ilga edildikten sonra, din “Diyanet” kurumu aracılığı ile kontrol altına alındı. Dine yönelimler, “irtica” olarak yaftalandı ve kriminalize edildi. Olup bitenler, muhafazakâr halk kesiminde derin bir içerleme ve uçuklama yarattı.

    Tanzimat ve Meşrutiyet yıllarında “Jön Türkler”de başlayan “pozitivizm” sevdasını Yusuf Akçura şöyle nitelemektedir: “Eskiden medreseliler İmam-ı Ali’den, Muhyiddin-i Arabi’den, Hafız veya Sadi’den bir formül alırlar ve ona istinaden muhakemelerini yürütürlerdi. Yeni muharrirlerimizde ise, aynı esaret vardı. Fakat bu defa Şark imam ve müellifleri yerine, Garp muharrirleri, feylosofları kaim oldu. Bu sefer muharrirlerimizin senedi Rousseau, Spencer, Büchner, Demoulins, hatta Gustave le Bon oldu.” (Aktaran, Timur Kuran. Osmanlı Kimliği. İst. 2010. S. 23).

    Timur Kuran, benzer tutumun Cumhuriyet döneminde şiddetlenerek devam ettiğini söylemektedir: “Türk devriminde bilim, soyut bir kavram ve ilke olarak Atatürk’ün karizması sayesinde belli bir “kutsallık” kazanmış ve bu haliyle birçoklarınca dine rakip bir statüde algılanmıştır. Kemalist pozitivizm, tam da bu yüzden İslamcıların boy hedefi haline gelmiş ve ağır hücumlara uğramıştır. Adnan Adıvar, bu pozitivizmin Cumhuriyet Türkiye’sinde eskiden İslamî dogma nasıl empoze ediliyorsa, öyle empoze edildiğini söylerken, aynı itirazı dile getiriyordu. Gerçekten de Fransa’da yüzyıl önce Saint-Simon bilimi nasıl kutsal kılmaya çalışmış ise, Atatürk Türkiyesi’nde de “Bilim” kavramı, kutsal bir yere oturtulmuştur.” (T. Kuran, Osmanlı Kimliği. İst. 2010. S. 34-35). Hasılı, teolojik dogmatizm (skolastik), kolayca yerini bilimsel dogmatizme (pozitivizm) bırakmıştır.

    19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Almanya’da gelişen “Beşeri Bilimler (Geistesswissenchaften)” teorisi ve bu bilimlerin metodolojisi için önerilen “Hermenötik” teori; Frankfurt Okulunun “İdeoloji Eleştirisi” teorisi; Viyana Çevresi düşünürlerinin “Metafizik/Felsefe Eleştirisi”; Fransa merkezli “Post-Yapısalcılık” ve “Post-modernizm (Deconstruction)” teorileri; T. Kuhn, K. Popper ve P. Feyerabend’in Pozitivist bilim felsefelerine yaptıkları eleştiriler, yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilimin müstağni/mütekebbir karizmasını epeyce çizerek onu kendi sınırlarına geri zorlamıştır. Bu etkiler, Türk üniversitelerinin “pozitivist” kadrolarında hakkı ile içselleştirilmiş görünmüyor.

    Cumhuriyetin onuncu yılında (1933) yapılan” Üniversite Reformu” ile Almanya’dan gelen bilim insanlarına Türkiye’de “Üniversite”nin kurumsallaşması için görevler verilmiştir. Bu çaba, belli oranda da başarılı olmuştur. Öncelikle devrimleri benimsemiş seküler kuşaklar, arkasından muhafazakâr nesiller taklit ile başlayarak “bilim” yapmaya çalışmışlardır. ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ, İstanbul Üniversitesi, Hacettepe, Atatürk Üniversitesi, Ankara Üniversitesi gibi devlet üniversiteleri; 1980 ihtilalinden sonra kurulan Bilkent, Koç, Sabancı gibi özel üniversiteler, belli oranda başarı ortaya koymuşlardır.

    “Derviş Devlet (Mistisizm)” ve Felsefe-Bilim

    Türk Üniversitelerinin bilimsel performansını konuşurken, bu alanda Batı ile bir “Derviş Devlet” olan Osmanlı Toplumu arasındaki tarihsel mesafeyi dikkate almak gerekir. Epey bir oranda “mitolojik” ve de “teolojik” düşünme aşamasında kalmış bir toplumun, “bilimsel düşünme” aşamasına sıçraması (arada felsefi düşünme aşaması var), sanıldığı gibi kolay değildir. Batıda burjuva sınıfının yükselmesi ile felsefi ve bilimsel düşünmenin yeniden çiçeklenmesi arasında nedensel bir ilişki söz konusudur. Kilisenin dogmatizmine karşı, filozofları ve bilim insanlarını burjuva sınıfı korumuş ve desteklemiştir.

    Mistik-mitolojik (menkıbevi) düşünmeyi temsil eden tarikatların Osmanlı Devleti ile olan ilişkisini Timur Kuran şöyle tasvir ediyor: “Osmanlılarda tarikatçılığın devletin kuruluşuna uzanan bir tarihi vardır. Bunlardan bir kısmı, egemen sınıfların çıkarlarını temsil etmiş, merkezde Saray ve yönetici oligarşinin, taşrada da derebeylik, ağalık kurumlarının ruhani planda meşru sayılmasına destek olmuştu. Buna karşılık bir kısmı da Marx’ın deyimi ile “kalpsiz bir dünyanın ruhu” olmuş ve ezilen halkın “protestosunu” ifade etmişti. Daha Anadolu Selçukluları döneminde Baba İshak’ın ayaklanmasına tanık olduğumuz bu hareket, daha sonra Şeyh Bedrettin’e, oradan da “Hurufiliğe” uzanan mistik ve eklektik öğretilerle yoksul sınıfların devlete karşı isyanını dile getirmiştir.” (T. Kuran, Osmanlı Kimliği, s. 24). Teolojik düşünme ise, -büyük ölçüde- medreselerde klasikleşmiş birkaç kitaba şerh, haşiye, hamiş, zeyl, telhis… şeklinde skolastik bir tarzda geviş getirme ve cepten yeme idi.

    Türkiye’de Muhafazakârların, -seküler ve solculara nispetle- felsefe ile başları pek “hoş” olmasa da “bilim”e bakışları aynı değildir. Oysa felsefi merakı olmayan, bilim yaratamaz. Ta başından beri, felsefe ile bilim, at başı gitmişlerdir. En azından Batıdaki hikâye böyledir. Teknoloji ve onun verimi olan finans, son aşamalardır.

    Muhafazakârların, bilime teolojik/dini “ilim” kavramından gelen organik bir sempatileri vardır. Sosyal bilimlerin verilerine, fizik/tabiat bilimlerinden daha az itibar ederler. Bu tutum “pozitivizm” karşıtlığından veya teolojik-metafizik (medrese) bilinçaltından geliyor olabilir. “Pozitif/fizik bilimler”e bin senelik “yitik” bir şey (müsbet ilim) olarak bir özlemleri vardır. Ancak, Türkiye’nin kuruluş aşamasındaki din ile “rekabeti”, onunla aralarını nispi olarak soğutmuştur. Bilimin sonuçları olan “teknoloji”yi pek severler; “icad çıkarma”salar da. Modern teknolojinin (robotlar, gen teknolojisi, big data verileri…) ekosistemi tümüyle “rezerv/stok” olarak gören; insanlığın tabiatını dönüştüren, ruhunu iğfal eden “şeytansı (Ge-stell/Heidegger-Homo Deus/Hariri)” tabiatından pek haberleri yoktur. Ona, -meşakkatini gâvurun çektiği- “nimet” gözü ile bakarlar.

    1950’lerden itibaren Türk (liberal) sağı, “Üniversite” ile barışmıştır. Muhafazakârlar, bilimin itibarını (titr) kullanmaktan (Prof., Doç., Dr.) çok hoşlanırlar; her yerde kullanırlar. Ancak bilimsel keşif yapmanın veya icat çıkarmanın ön şartı olan soyut düşünme, felsefe, şüphe etme, merak, sabır, meşakkat, nedensellik ve özgürlükten çok hoşlanmazlar. Bu iklimin yaratıldığı Batı üniversitelerine gidenler, başarı sağlıyorlar. Genetikte bir sorun yoktur; şifahi-şiir (Ozan) kültüründen geliyor olmanın sonucu olsa gerek (“Ozan, dinleyecek kulak ister; velev ki camış sürüsü olsun”, Nietzsche).

    Hayret ile Birlikte Merak

    Üniversite, Hukuk/Yargı ve Din, irfanı hür-vicdanı hür insanların deruhte edebileceği kurumlardır. Batıda olduğu gibi devlete bağlı, fakat siyasi erkten bağımsız/özerk olmaları gerekir. Doğrudan siyasete bağlanması, onları çürütür. 1960-1980 arasında üniversiteler politik-ideolojik (sol-sağ) kavgaların arenası durumundaydı. 1980-2000 arasında ise askeri vesayetin (YÖK) emrindeydi. Ak Parti, iki binlerde iktidara geldiğinde, üniversiteyi özerkleştireceğini vadetti. Ne var ki, YÖK’ü kaldırma veya ıslah etme yerine, Rektör atamaları ile kontrol altına almaya (siyaset) çalıştı.

    Üniversitede esas olan uzmanlaşma ve ekolleşmedir. Birincisi, ülke ihtiyaçlarından; ikincisi, kendiliğinden oluşur. Üniversitenin birinci misyonu “bilim yuvası” olmaktır, “meslek ocağı” olmak, ikincildir. Sayıları iki binlerden sonra artan özel Vakıf Üniversitelerinin bir kısmı, -çok katlı otoparktan üniversite binasına dönüştürülen örnekleri ile- birer “ticaret hane”dirler. Bina ve nicelik/sayı, “üniversite (bilim)” kavramı ile aslında çelişiktir; olsa olsa iş, inşaat ve istihdamdır. Batıda da bu yönde bir eğilim vardır; ancak sıralamada ilk beş yüze giren üniversitelerin çoğu oradadır. Bizde ise, son yıllarda bir gerileme söz konusudur.

    Mitolojik veya teolojik düşünme aşamalarından felsefi-bilimsel düşünme aşamasına –Türk devriminin teşebbüs ettiği gibi- geçmenin “uzun atlama” gibi bir yolu yoktur; öncelikle “merak etme”yi öğrenmemiz gerekiyor. “Hayret/Hikmet” ise, bir hadiste buyrulduğu gibi, nerede bulunursa alınması gereken “yitik”tir. Felsefi-bilimsel düşünme aşamasına geçmek, -Türk devriminin teşebbüs ettiği gibi- toplumun kültürel kimlik kodlarından (kimlik teknolojisi) kopmayı gerektirmiyor. Kodların ıslah edilmesi, geliştirilmesi ve yenilenmesi de Üniversitenin sorumluluğundadır
  • 348 syf.
    ·10 günde·7/10 puan
    ▪︎Zorba yazarın en önemli eseri olarak kabul ediliyor.

    ▪︎Kitapta iki ana karakter var. Ana karakterlerden biri anlatıcı, (ismi yok) lakap olarak kağıt faresi olarak geçiyor.

    ▪︎İçimizde kimler kağıt faresi onu bilemem, ama okuyan, sürekli okuyan, düşünmeden hareket etmeyen, bildiği doğruları hayatında uygulamaya çalışan kişi oluyor.

    ▪︎İkinci karakter Aleksi Zorba, kadınlara büyük zaafı olan, çocuk ruhunu hiç kaybetmemiş, kendine bunak süsü yüklemiş (ama yaşı oldukça ileri), içinde birçok duyguyu barındıran, geçmişi ya da geleceği düşünmeyen, anı yaşayan, sözünü esirgemeyen, içten, kaygılı, umutlu, çalışkan, becerikli, yaratıcı, "Patron"unu çok seven, patronunun "anladım ki Zorba bunca zamandır arayıp bulamadığım adamdır, canlı bir yürek, sıcak bir hançere ve hilesiz kocam bir ruh" dediği bir kişilik.

    ▪︎Bir köye gelen ikili para kazanmak için önce linyit madeni açarlar, hep Zorba çalışır, kağıt faresi de durmadan okur yazar. Kağıt faresi aynı zamanda "Buddha"nın ilmine, onun insan hayatının sırrını çözmek, varlığına ve acısına tanık olmak, hayatın acılarla çevrili olduğunu anlamak, acıları aşmak, hayatı anlamak ilmini anlamaya, çözmeye çalışan biri.

    ▪︎Köydeki insanların bana göre çok farklı yaşamları vardı. Hem fakirdiler, ama içkileri çoktu, yemekleri de vardı, ama hiçbirisi kural tanımazdı. Ölen bir insanın evini talan etmek, yalancıktan ağıtlar yakmak, onun eşyalarını kapışmak, tavuklarını kesip yemek, ölü evinde horon tepip dans etmek veya kitapta bol bol dul diye geçen bir kadını, yok efendim namusumuzu kirletti deyip ona saldırmak ve kafasını kesip atmak gibi sıra dışı davranışları vardı.

    ▪︎Kağıt Faresi ve Zorba birbirlerini çok sevdiler, ayrılmaz bir ikili oldular, birlikte yediler, içtiler, uyudular, güldüler, sevindiler, ağladılar. Ama ikisinin de hayat görüşleri, yolları çok farklıydı.
  • Hemen kalemi elinize alın, sayfanın üstüne koyun ve sızlanmayı bırakın. Yazın. Fırçayı elinize alın ve değişmek için kendinize karşı acımasız olun ve resim yapın. Dansçılar, rahat elbiselerinizi giyin, saçlarınıza, belinize ya da bileklerinize kurdelelerinizi bağlayın ve vücudunuza buradan uzaklaşıp gitmesini söyleyin. Dans edin. Aktrisler, oyun yazarları, şairler, müzisyenler ya da başkaları. Genel olarak, sadece konuşmayı bırakın. Şarkıcı değilseniz, tek bir söz daha etmeyin. Kendinizi ister tavanı olan bir odaya, isterse gökyüzünün altında açık bir araziye kapatın. Sanatınızı yapın. Genelde bir şey hareket ediyorsa donmaz. Öyleyse hareket edin. Hareket etmeye devam edin.
    Clarissa P. Estes
    Sayfa 207 - Çirkin Ördek Yavrusu
  • 84 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Derginin bu sayisini da ilgi ile okudum. Hayatınızda neyi değiştirmelisiniz?
    ve içsel yolculuga iliskin sorularla yapilan egzersiz calışması güzel olmus.
    İÇİNDEKİLER
    TEMMUZ
    Divan
    10 Léa Seydoux
    “Anksiyetemle barıştım”
    3 EDİTO
    8 TERAPÖTİK POSTA
    Uzman klinik psikolog Büşra Tarçalır Erol
    sorularınızı yanıtlıyor
    17 GÜNCEL
    Sanat, kültür, sağlık ve
    gündelik hayata dair yenilikler

    Odak noktası
    4 İLİŞKİ
    “Yeni normalde”
    romans ve libido
    30 TEST
    Hayatınızda neyi
    değiştirmelisiniz?
    34 DAVRANIŞ
    Utangaç doğulmaz, olunur!

    Serbest köşe

    29 MEHMET Z. SUNGUR
    Kaygı ve endişeyi yönetin
    54 ASLI KARATAŞ
    Seven erkek kıskanır mı?
    82 EBRU ŞALCIOĞLU
    8 dakika 46 saniye

    Sezgilerinizi dinlerken
    tuzağa düşmeyin
    43 Mercek
    Jung’un şiirsel bakış açısı
    44 Test
    Sezgilerinizi dinlemeyi
    biliyor musunuz?
    48 Uzman görüşü
    Uzman dans hareket psikoterapisti
    Sevin Seda Güney: “Her bireyin
    yaratıcı sezgiye erişimi vardır”
    50 Uygulama
    Sezgilerinizi geliştirmek için
    5 egzersiz
    53 Konuyla ilgili daha fazlası için
    Dosya

    Güzellik, seyahat, lezzet: Duyularınıza hitap eden zevkler
    40
    AKIL DEFTERİ
    Sağlık, kişisel
    gelişim ve
    terapi alanındaki
    yenilikler
    56 DUYUSAL MUTLULUK
    Evinizde ferah kokularla
    rahatlayın
    61 YÜKSEK KORUMA
    Güneşle sağlıklı buluşma
    62 IŞILTI
    Doğal yaz makyajıyla
    tazelenin
    65 EGZERSİZ
    Çigongla selülitlere veda
    68 MARKA İMAJI
    Ayrımcılığa karşı sesinizi
    duyurun

    DENEYİM
    Kendine gülmek: Harika bir
    terapi yolu!
    74 SAĞLIK
    Bilinçli farkındalıkla yemek
    yeme sanatı
    78 İÇSEL YOLCULUK
    Gürültü diyeti: Sessizliğe
    kulak verin
    81 AJANDA
    Bu ayın öne çıkan etkinlikleri
  • Ünlü filozof Frederich Nietzsche popüler kitabı “Böyle Söyledi Zerdüşt”te, en bilinen teorisini ortaya koyar: Üstinsan.

    Nietzsche, Üstinsan’ı, kendisini ve insan doğasını aşan, onun üstüne çıkan kişi olarak tanımlar. Özünde, insan olma halinin esaretinden kurtularak özgürleşme, yaratıcı ve esnek olabilme halidir Üstinsan.

    Bu hal tamamen bireyseldir; toplumun değerleri ve otoritesi onu etkilemez. Kişi kaderini ister, kendi değerlerini yaratır ve ruhunun ritmiyle dans eder.

    Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt’te kişinin Üstinsan olabilmesi için geçirmesi gereken üç dönüşümden bahseder. Bu dönüşümler Üstinsan olabilmek ya da kişinin kendi ruhunu özgürleştirebilmesi için bir çeşit rehber olarak görülebilir.

    Şimdi bu dönüşümlere daha yakından bakalım:

    Dönüşüm 1: Deve

    Nietzsche’nin tarif ettiği ilk dönüşüm devedir. Şöyle der:

    Nedir ağır olan? diye sorar dayanıklı tin, sonra diz çöker bir deve gibi ve iyice yüklenmek ister. Nedir en ağır olan, ey kahramanlar? diye sorar dayanıklı tin, alayım sırtıma da kıvanayım [övüneyim] gücümle.

    Bu paragraftan sonra Nietzsche devenin yüklerini, yani hayatta karşılaşılabilecek bazı zor deneyimleri sıralayarak devam eder. Devenin bu yüklere bir çeşit davette bulunması gerektiğini belirtir. Örneğin şöyle der: “Yoksa: bizi aşağılayanları sevmek ve hortlağa tam da bizi korkutacağı sırada elini uzatmak mı?”

    Nietzsche, kişinin Üstinsan olmadan önce olabildiğince fazla yükü yüklenmesi gerektiğini söyler. Kişi korku, sevgi, hakikat, ölüm, yalnızlık, anlamsızlık gibi insan varoluşunun bütün yönleriyle mücadele etmelidir. Deve tüm bu zorlukları, mücadeleleri görev aşkıyla ve bütün asaletiyle kabul etmelidir.

    Başka bir deyişle, deve hayattan kaçmaz. O hayatı ve bütün zorluklarını bir görev aşkıyla kucaklar. Deve bunu yaparken gururunu bir kenara bırakır ve güçlenir. Bu acılara göğüs germek, devenin bir sonraki dönüşümü için ona güç ve direnç kazandırır.

    Dönüşüm 2: Aslan

    Nietzsche, devenin aslan olmadan önce “ıssız çöl”e girdiğini anlatarak devam eder. Deve hayatın ona sunduğu acıları davet etmiş ve onları yüklenmiştir. Bunu yaparken belirli bir düzeyde de yabancılaşmıştır. Ötekilerden ve onu üreten toplumdan farklılaşmış; kendini, sahip olduğu değerler de dahil, her şeyi sorgularken bulmuştur.

    Çöl, devenin ona bir amaç verecek evrensel bir kanun ya da erdemi aradığı, yani varoluşsal kriz yaşadığı yer olarak da görülebilir. Nietzsche için evrensel erdemler ya da nihai amaç yoktur. Deve bununla yüzleşmek zorunda kalır ve aslana dönüşmesi gerekir. Nietzsche şöyle der:

    Ne ki en ıssız çölde gerçekleşir ikinci dönüşüm: aslan kesilir burada tin, özgürlüğü geçirmek ister eline ve efendi olmak ister kendi çölünde. Son efendisini arar burada: düşman olmak ister ona ve son tanrısına; büyük ejderhayla dövüşmek ister zafer kazanmak için. Hangisidir büyük ejderha, tinin artık efendi ve tanrı diye adlandırmak istemediği? ‘Yapmalısın,’ der büyük ejderha. Oysa, ‘İstiyorum,’ der aslanın tini. ‘Yap-malısın’ çıkar yoluna, altın gibi ışıldayarak, pullu bir hayvandır o ve ‘Yap-malısın’ parıldar altın gibi her pulunun üzerinde. Bin yıllık değerler parıldar bu pullarda ve şöyle söyler tüm ejderhaların en güçlüsü: ‘Şeylerin tüm değeri – parıldıyor üstümde.’ ‘Tüm değerler zaten yaratılmıştır ve yaratılmış tüm değerler – işte bu benim. Gerçekten, artık hiçbir ‘istiyorum’ olmamalı!’ Böyle söyler ejderha. Kardeşlerim, tinde aslana ne gerek var? Yetmez mi, fedakâr ve saygılı, dayanıklı bir hayvan? Yeni değerler yaratmak – aslanın da gücü yetmez henüz buna. Ama yeni bir yaratım için özgürlük yaratmak – buna yeter aslanın gücü

    Bu uzun alıntıyı biraz açalım…

    Deve evrensel bir doğrunun ve erdemin olmama ihtimalini keşfettiğinde önüne iki seçenek çıkar. Ya bu anlamsız hayatı reddedip, muhtemelen intihar edecek; ya da özgürlüğe kavuşup, kendi değer ve anlamlarını oluşturacak. Kuşkusuz Üstinsan olabilmek için deve ikincisini yapmalıdır, bunu aşmalıdır.

    Bunu yapabilmesi için, deve gerçek özgürlüğün önündeki en büyük engeli yok etmelidir: gelenek ve toplum tarafından dayatılan ödev ve erdemler. Büyük ejderhanın temsil ettiği şey budur. Deve ejderhanın kölesi olmuştur, çünkü yaşamın zorluklarını davet eder ama her zaman ona dayatılan değerlerle uyumlu olarak yaşar. “Yap-malısın” diyen ejderha, bireye hayatı nasıl yaşaması gerektiğini söyleyen kişiler olarak da görülebilir.

    Deve, bu geleneğin ve emirlerin ejderhasını reddetmelidir; ancak mevcut, görev aşkıyla yanıp tutuşan hali buna engel olur. Bu yüzden aslan olmalıdır. Çabaları, onun aslan olma gücüne kavuşmasını sağlar. Aslan cesareti, azmi, gerçekleri görmeyi ve hatta öfkeyi simgeler. Sadece bu durumda ruh (tin) “kutlu bir Hayır” diyebilir. ” Kutlu bir Hayır” , dış denetimin ve tüm geleneksel değerlerin tamamen reddini ifade eder. Toplum, din, devlet, aile ve her türlü propaganda tarafından dayatılan her şey güçlü bir kükreyişle reddedilmelidir.

    Bu, aslanın bu kurumların empoze ettiği tüm erdem ve değerlerin kötü ya da bozulmuş olduğuna inandığı anlamına gelmez. Gerçekten de yararlı ve iyi olabilirler. Ancak, reddedilir çünkü bir dış otoriteden gelmiştir. Bir Üstinsan, mutlak bir bireydir ve bu nedenle kendi koşullarıyla kendi değerlerini yaratmalıdır.

    Dönüşüm 3: Çocuk

    Aslan “Kutlu bir Hayır” a ulaştıktan sonra, ruh Üstinsan olabilmek için bir dönüşüm daha geçirmelidir. Ruh bir çocuk olmalıdır.

    Ama söyleyin kardeşlerim, aslanın gücünün yetmediği, ama çocuğun yapabileceği ne var ki? Neden yırtıcı aslanın bir de çocuk olması gerekiyor ki? Masumiyettir çocuk ve unutuş, yeni bir başlangıç, bir oyun, kendi kendine dönen bir çarktır, bir ilk hareket, kutlu bir Evet deyiştir. Evet, kutlu bir Evet-deyiş gerekir yaratma oyununa, kardeşlerim: şimdi kendi istemini ister ruh, kendi dünyasını kazanır dünyayı kaybeden.

    Nietzsche aslanın unutmak için tekrar bir dönüşüm geçirmesi gerektiğini söyler. Ruh, dönüşümlerde çok fazla baskı ve kargaşaya maruz kaldı. Kendi zihnini geçmişten arındırmalı. “Kutlu bir Evet”e ulaşarak çocuk anı, belirsizliği ve yaşamın akışını onaylar. Çocuk kendi kendine dönen bir çarka döner ve yaşamı da öyle görür. Çocuk hayatla oynamayı, dans etmeyi seçer.

    Sonuç olarak, Nietzsche için saf yaratıcılık bu oyun halinden ortaya çıkar. Birey çocuk zihnine (anın içine dalmış, merak ve eğlence dolu bir zihne) ulaştığında kendi istemini ister, kendi değerlerini ve dolayısıyla kendi gerçekliğini yaratır. Bu son dönüşümden geçerek ruh kendini aşar, dünyasını fetheder ve Üstinsan haline ulaşır. Ruh özgürlüğe erişir.



    Üstinsan’ı Günlük Hayatta Kullanma:

    Çoğu kişi Üstinsan teorisini erişilemez bir ideal olarak koyar. Şahsen ben daha geniş bir perspektifle bakılması gerektiğini düşünüyorum. Üstinsan teorisinden bazı yararlı ve önemli çıkarımlar yapılabilir:

    Acı, olumlu bir dönüşüm için gereklidir ve kucaklanmalıdır.
    Temelde acı (fiziksel, ruhsal ya da varoluşsal) hayatta kaçınılmazdır. Çoğumuz onun kaygılarımızın ya da daha derin üzüntülerimizin kaynağı olmasına izin veririz, çünkü bu konuda suçlu hissederiz. Sonra da neden mutlu olmadığımızı merak ederiz. Bunun yerine, zor deneyimlerimizden ötürü daha dayanıklı ve değer bilir olduğumuzun farkına varmalıyız. Bu nedenle, acıyı tamamen kabul etmeliyiz. Onu kucaklamalı ve sakince gözlemlemeliyiz.

    Özgür olabilmek için, dışsal otoritelere karşı savaşmalıyız.
    Düşüncelerimiz ve eylemlerimiz dışımızdaki varlıklar tarafından dikte ediliyor ise, gerçekte kim olduğumuzu bilemeyiz. Dolayısıyla otantik olarak yaşayamayız. Burada önemli olan bir şeye körü körüne bağlanmamak ve bildiklerinizin mutlak doğru olduğunu varsaymamaktır. Bir düşünceyi kabul etmeden önce ona etraflıca bakmalıyız. Doğru olduğuna kanaat getirdiğimiz fikrin, her an değişebilecek dünyamıza girmesine izin vermeliyiz. Her fikri kendimiz üretmeli veya ruhumuza uygun şekilde dönüştürmeliyiz.

    İplerini koparan kukla olabilmek için cesaret ve güç kazanmalıyız.
    Çoğu insanın körü körüne yaşamasının bir nedeni var; çünkü alternatiflerin peşine düşmek korkutucudur. Her ne pahasına olursa olsun hakikatin ve özgürlüğün peşine düşmek çoğu zaman kişiye acı verir ve insan bu yolda yalnız kalmaya mahkumdur. Daha yüksek bir varoluş arayışı içinde ulaşılabilecek özgürlük, güç, aşk ve birlik hissi insan deneyiminin tarif edilmez hazineleridir. Ancak, Nietzsche’nin vurguladığı gibi, gerçekten tinsel bir büyüme için aslan olmalıyız. Hayatımızı kontrol etmek isteyenleri aşabilecek cesareti kendimizde bulmalıyız.

    Amacımız hayatı onaylamak ve onunla dans etmek olmalıdır; bir çocuk gibi oyun oynamalı ve yaratmalıyız.
    Çocuk yalnızca hayatı kabul etmez; onu yüceltir de. Çocuk ruhu kendi düşünce ve beklentilerinin, deneyimlerinin kaynağı olduğunun farkındadır. Dolayısıyla spontan, hafif ve şenlikli yaşar hayatı. Bunu yaparak akıntıya karşı yüzmektense, kendini akışa bırakır. Son derece yaratıcıdır çünkü otantik bir yaşama sahiptir. Sınırsız hayal gücüne temas edebilir. Biz de bunu yapmayı amaçlamalıyız.

    Doğukan Șayan
  • Ünlü filozof Frederich Nietzsche popüler kitabı “Böyle Söyledi Zerdüşt”te, en bilinen teorisini ortaya koyar: Üstinsan.

    Nietzsche, Üstinsan’ı, kendisini ve insan doğasını aşan, onun üstüne çıkan kişi olarak tanımlar. Özünde, insan olma halinin esaretinden kurtularak özgürleşme, yaratıcı ve esnek olabilme halidir Üstinsan.

    Bu hal tamamen bireyseldir; toplumun değerleri ve otoritesi onu etkilemez. Kişi kaderini ister, kendi değerlerini yaratır ve ruhunun ritmiyle dans eder.

    Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt’te kişinin Üstinsan olabilmesi için geçirmesi gereken üç dönüşümden bahseder. Bu dönüşümler Üstinsan olabilmek ya da kişinin kendi ruhunu özgürleştirebilmesi için bir çeşit rehber olarak görülebilir.

    Şimdi bu dönüşümlere daha yakından bakalım:

    Dönüşüm 1: Deve

    Nietzsche’nin tarif ettiği ilk dönüşüm devedir. Şöyle der:

    Nedir ağır olan? diye sorar dayanıklı tin, sonra diz çöker bir deve gibi ve iyice yüklenmek ister. Nedir en ağır olan, ey kahramanlar? diye sorar dayanıklı tin, alayım sırtıma da kıvanayım [övüneyim] gücümle.

    Bu paragraftan sonra Nietzsche devenin yüklerini, yani hayatta karşılaşılabilecek bazı zor deneyimleri sıralayarak devam eder. Devenin bu yüklere bir çeşit davette bulunması gerektiğini belirtir. Örneğin şöyle der: “Yoksa: bizi aşağılayanları sevmek ve hortlağa tam da bizi korkutacağı sırada elini uzatmak mı?”

    Nietzsche, kişinin Üstinsan olmadan önce olabildiğince fazla yükü yüklenmesi gerektiğini söyler. Kişi korku, sevgi, hakikat, ölüm, yalnızlık, anlamsızlık gibi insan varoluşunun bütün yönleriyle mücadele etmelidir. Deve tüm bu zorlukları, mücadeleleri görev aşkıyla ve bütün asaletiyle kabul etmelidir.

    Başka bir deyişle, deve hayattan kaçmaz. O hayatı ve bütün zorluklarını bir görev aşkıyla kucaklar. Deve bunu yaparken gururunu bir kenara bırakır ve güçlenir. Bu acılara göğüs germek, devenin bir sonraki dönüşümü için ona güç ve direnç kazandırır.

    Dönüşüm 2: Aslan

    Nietzsche, devenin aslan olmadan önce “ıssız çöl”e girdiğini anlatarak devam eder. Deve hayatın ona sunduğu acıları davet etmiş ve onları yüklenmiştir. Bunu yaparken belirli bir düzeyde de yabancılaşmıştır. Ötekilerden ve onu üreten toplumdan farklılaşmış; kendini, sahip olduğu değerler de dahil, her şeyi sorgularken bulmuştur.

    Çöl, devenin ona bir amaç verecek evrensel bir kanun ya da erdemi aradığı, yani varoluşsal kriz yaşadığı yer olarak da görülebilir. Nietzsche için evrensel erdemler ya da nihai amaç yoktur. Deve bununla yüzleşmek zorunda kalır ve aslana dönüşmesi gerekir. Nietzsche şöyle der:

    Ne ki en ıssız çölde gerçekleşir ikinci dönüşüm: aslan kesilir burada tin, özgürlüğü geçirmek ister eline ve efendi olmak ister kendi çölünde. Son efendisini arar burada: düşman olmak ister ona ve son tanrısına; büyük ejderhayla dövüşmek ister zafer kazanmak için. Hangisidir büyük ejderha, tinin artık efendi ve tanrı diye adlandırmak istemediği? ‘Yapmalısın,’ der büyük ejderha. Oysa, ‘İstiyorum,’ der aslanın tini. ‘Yap-malısın’ çıkar yoluna, altın gibi ışıldayarak, pullu bir hayvandır o ve ‘Yap-malısın’ parıldar altın gibi her pulunun üzerinde. Bin yıllık değerler parıldar bu pullarda ve şöyle söyler tüm ejderhaların en güçlüsü: ‘Şeylerin tüm değeri – parıldıyor üstümde.’ ‘Tüm değerler zaten yaratılmıştır ve yaratılmış tüm değerler – işte bu benim. Gerçekten, artık hiçbir ‘istiyorum’ olmamalı!’ Böyle söyler ejderha. Kardeşlerim, tinde aslana ne gerek var? Yetmez mi, fedakâr ve saygılı, dayanıklı bir hayvan? Yeni değerler yaratmak – aslanın da gücü yetmez henüz buna. Ama yeni bir yaratım için özgürlük yaratmak – buna yeter aslanın gücü

    Bu uzun alıntıyı biraz açalım…

    Deve evrensel bir doğrunun ve erdemin olmama ihtimalini keşfettiğinde önüne iki seçenek çıkar. Ya bu anlamsız hayatı reddedip, muhtemelen intihar edecek; ya da özgürlüğe kavuşup, kendi değer ve anlamlarını oluşturacak. Kuşkusuz Üstinsan olabilmek için deve ikincisini yapmalıdır, bunu aşmalıdır.

    Bunu yapabilmesi için, deve gerçek özgürlüğün önündeki en büyük engeli yok etmelidir: gelenek ve toplum tarafından dayatılan ödev ve erdemler. Büyük ejderhanın temsil ettiği şey budur. Deve ejderhanın kölesi olmuştur, çünkü yaşamın zorluklarını davet eder ama her zaman ona dayatılan değerlerle uyumlu olarak yaşar. “Yap-malısın” diyen ejderha, bireye hayatı nasıl yaşaması gerektiğini söyleyen kişiler olarak da görülebilir.

    Deve, bu geleneğin ve emirlerin ejderhasını reddetmelidir; ancak mevcut, görev aşkıyla yanıp tutuşan hali buna engel olur. Bu yüzden aslan olmalıdır. Çabaları, onun aslan olma gücüne kavuşmasını sağlar. Aslan cesareti, azmi, gerçekleri görmeyi ve hatta öfkeyi simgeler. Sadece bu durumda ruh (tin) “kutlu bir Hayır” diyebilir. ” Kutlu bir Hayır” , dış denetimin ve tüm geleneksel değerlerin tamamen reddini ifade eder. Toplum, din, devlet, aile ve her türlü propaganda tarafından dayatılan her şey güçlü bir kükreyişle reddedilmelidir.

    Bu, aslanın bu kurumların empoze ettiği tüm erdem ve değerlerin kötü ya da bozulmuş olduğuna inandığı anlamına gelmez. Gerçekten de yararlı ve iyi olabilirler. Ancak, reddedilir çünkü bir dış otoriteden gelmiştir. Bir Üstinsan, mutlak bir bireydir ve bu nedenle kendi koşullarıyla kendi değerlerini yaratmalıdır.

    Dönüşüm 3: Çocuk

    Aslan “Kutlu bir Hayır” a ulaştıktan sonra, ruh Üstinsan olabilmek için bir dönüşüm daha geçirmelidir. Ruh bir çocuk olmalıdır.

    Ama söyleyin kardeşlerim, aslanın gücünün yetmediği, ama çocuğun yapabileceği ne var ki? Neden yırtıcı aslanın bir de çocuk olması gerekiyor ki? Masumiyettir çocuk ve unutuş, yeni bir başlangıç, bir oyun, kendi kendine dönen bir çarktır, bir ilk hareket, kutlu bir Evet deyiştir. Evet, kutlu bir Evet-deyiş gerekir yaratma oyununa, kardeşlerim: şimdi kendi istemini ister ruh, kendi dünyasını kazanır dünyayı kaybeden.

    Nietzsche aslanın unutmak için tekrar bir dönüşüm geçirmesi gerektiğini söyler. Ruh, dönüşümlerde çok fazla baskı ve kargaşaya maruz kaldı. Kendi zihnini geçmişten arındırmalı. “Kutlu bir Evet”e ulaşarak çocuk anı, belirsizliği ve yaşamın akışını onaylar. Çocuk kendi kendine dönen bir çarka döner ve yaşamı da öyle görür. Çocuk hayatla oynamayı, dans etmeyi seçer.

    Sonuç olarak, Nietzsche için saf yaratıcılık bu oyun halinden ortaya çıkar. Birey çocuk zihnine (anın içine dalmış, merak ve eğlence dolu bir zihne) ulaştığında kendi istemini ister, kendi değerlerini ve dolayısıyla kendi gerçekliğini yaratır. Bu son dönüşümden geçerek ruh kendini aşar, dünyasını fetheder ve Üstinsan haline ulaşır. Ruh özgürlüğe erişir.



    Üstinsan’ı Günlük Hayatta Kullanma:

    Çoğu kişi Üstinsan teorisini erişilemez bir ideal olarak koyar. Şahsen ben daha geniş bir perspektifle bakılması gerektiğini düşünüyorum. Üstinsan teorisinden bazı yararlı ve önemli çıkarımlar yapılabilir:

    Acı, olumlu bir dönüşüm için gereklidir ve kucaklanmalıdır.
    Temelde acı (fiziksel, ruhsal ya da varoluşsal) hayatta kaçınılmazdır. Çoğumuz onun kaygılarımızın ya da daha derin üzüntülerimizin kaynağı olmasına izin veririz, çünkü bu konuda suçlu hissederiz. Sonra da neden mutlu olmadığımızı merak ederiz. Bunun yerine, zor deneyimlerimizden ötürü daha dayanıklı ve değer bilir olduğumuzun farkına varmalıyız. Bu nedenle, acıyı tamamen kabul etmeliyiz. Onu kucaklamalı ve sakince gözlemlemeliyiz.

    Özgür olabilmek için, dışsal otoritelere karşı savaşmalıyız.
    Düşüncelerimiz ve eylemlerimiz dışımızdaki varlıklar tarafından dikte ediliyor ise, gerçekte kim olduğumuzu bilemeyiz. Dolayısıyla otantik olarak yaşayamayız. Burada önemli olan bir şeye körü körüne bağlanmamak ve bildiklerinizin mutlak doğru olduğunu varsaymamaktır. Bir düşünceyi kabul etmeden önce ona etraflıca bakmalıyız. Doğru olduğuna kanaat getirdiğimiz fikrin, her an değişebilecek dünyamıza girmesine izin vermeliyiz. Her fikri kendimiz üretmeli veya ruhumuza uygun şekilde dönüştürmeliyiz.

    İplerini koparan kukla olabilmek için cesaret ve güç kazanmalıyız.
    Çoğu insanın körü körüne yaşamasının bir nedeni var; çünkü alternatiflerin peşine düşmek korkutucudur. Her ne pahasına olursa olsun hakikatin ve özgürlüğün peşine düşmek çoğu zaman kişiye acı verir ve insan bu yolda yalnız kalmaya mahkumdur. Daha yüksek bir varoluş arayışı içinde ulaşılabilecek özgürlük, güç, aşk ve birlik hissi insan deneyiminin tarif edilmez hazineleridir. Ancak, Nietzsche’nin vurguladığı gibi, gerçekten tinsel bir büyüme için aslan olmalıyız. Hayatımızı kontrol etmek isteyenleri aşabilecek cesareti kendimizde bulmalıyız.

    Amacımız hayatı onaylamak ve onunla dans etmek olmalıdır; bir çocuk gibi oyun oynamalı ve yaratmalıyız.
    Çocuk yalnızca hayatı kabul etmez; onu yüceltir de. Çocuk ruhu kendi düşünce ve beklentilerinin, deneyimlerinin kaynağı olduğunun farkındadır. Dolayısıyla spontan, hafif ve şenlikli yaşar hayatı. Bunu yaparak akıntıya karşı yüzmektense, kendini akışa bırakır. Son derece yaratıcıdır çünkü otantik bir yaşama sahiptir. Sınırsız hayal gücüne temas edebilir. Biz de bunu yapmayı amaçlamalıyız.

    Doğukan Şayan