• _Düşüncelerimiz frekans yayar. İnsan bilinci, manyetik alana etki edip gerginlik yaratabilir. Her kelimenin bir frekansı vardır. Seçtiğimiz kelimelerle, kendi dünyamızı kendimiz yaratıyoruz. DNA’nın kendi melodisi vardır. İnsanlar olağanüstü güçlere sahip. Doğal değerlere göre kendini ayarlayan beynimiz, farklı durumlarda frekans değerini değiştirir. Örneğin 12-15 Hz arasındaki değerler 'uyanmış sakinlik hali'dir. Sürekli olarak başka modlara geçiş yapmaya zorlanan beynimiz, sık yaşanan değişimlerden ötürü yorgunluk, sersemlik, üzgünlük hissedebilir. Ninninin frekansı, bebeğe geçer ve onu rahatlatır. Bulundukları alanın enerjsi değişir ve bebek rüya âlemine geçer.

    _Renk - Besin - Müzik, farklı insan modellerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Algılamalarının sonucunda etkilenen insan beyninin yayımladığı frekanslar ile ruhsal ve bedensel davranış modelleri bu açıdan çok önemlidir.

    _Her şeyin özü enerjidir. Kütle, enerjinin yoğunlaşmış halidir. Düşünce enerjidir. Enerji sürekli titreşerek bir salınım oluşturur. Bizler de insanoğlu olarak sürekli titreşen enerjileriz. Titreşim seviyemiz düşük olduğu için yeryüzünde çökeltilmiş şekilde yani kütle-beden olarak hayatlarımızı devam ettiriyoruz. Bizim titreşimimize uygun şekilde titreşen enerjileri de kendi titreşim dünyamızda kütle olarak görebiliyoruz (diğer insanlar, hayvanlar vs.) İnsan bedeninin doğal titreşim düzeyi saniyede ortalama 300 titreşimdir. Dünya işleriyle fazlaca ilgili olan insanlar bu titreşimin altındadırlar. Frekans yani titreşim düzeyi arttıkça kişilerin doğaüstü güçleri de artmaktadır. Şifa verme gücüne sahip olan kişilerin titreşim düzeyleri saniyede ortalama 500 titreşimdir. 800 titreşim seviyesine gelindiğindeyse medyumik güçler ortaya çıkar. 1000 titreşimin üzerinde telepati kanalı gayet akıcı şekilde açıktır. Saniyede 10 bin titreşim seviyesindeki insan astral seyahat yapabilir konuma gelir Bizler de şu anda saniyede 300 titreşimle birbirimizi görebiliyoruz ama saniyede 10 bin kez hızla titreşen canlıları göremiyoruz. Onları boyut üstü varlıklar olarak adlandırıyoruz. İçimizden pek azımız yani medyum diye tabir ettiğimiz kişiler onlarla temasa geçebiliyor. Bazen kanal olarak da onlardan gelen bilgileri aldıklarını iddia edebiliyorlar. Bu kişilerin bir kısmı şizofren hastası, bir kısmı dolandırıcı olabilir ama titreşim seviyesini saniyede 10 binin çok üzerine çıkartıp zaman mekân mefhumunu aşan insanların da var olduğu biliniyor. Şifacılar tek bir dokunuşla hastanın hasarlı olan organına en uygun frekansı vererek onu iyileştirebilmektedir. Bir insanı kalbine iyi gelmeyecek titreşimlere maruz bırakırsanız o kişi kalp krizi geçirip ölebilir. Bu şekilde uzaktan suikastların yapılması bile teoride mümkündür.

    _Etrafımızda gördüğümüz her şeyin yapıtaşı atomdur. Atomun içinde ise proton, nötron ve elektron vardır. Proton ve nötron çekirdekte bulunur. Elektronlar ise çekirdeğin etrafında sürekli dönen hareketli taneciklerdir. Protonlar pozitif, elektronlar negatif elektrik yüklü, nötron ise yüksüzdür. Atomdaki elektron ve proton miktarı birbirine eşittir. Bu eşitlik de atomun nötr durumda olmasına neden olur. Atom fazladan bir elektron kazandığında bu onu negatif hale getirir ve denge bozulur. Atom bir elektron kaybettiğinde ise bu kez de pozitif yüklü olur. Bu dengesizlik elektron akımı başlamasına yol açar ve işte bu elektron akımı da ‘elektrik’ olarak tanımlanır. Trilyonlarca atomdan meydana gelen insan vücudu elektronların hareketiyle ortaya çıkan enerjiyle çalışır.

    _İyi başlayıp kötü giden ilişkilerin sebebi frekansların değişmesi aslında. Birinin elini tuttuğunuzda bedeniniz otomatik olarak onun frekansına ayarlanıyor. İlişkilerde de asıl mesele doğru frekansı bulabilmekte. Öyle günler gelecek ki, kişiler eş seçimini yaparken sadece kan uyuşmazlığına değil frekans uyuşmazlığına da bakacaklar. Dünyanın iki ayrı ucunda da olsa en doğru frekanslar her zaman birbirlerini buluyor. Gelecek pek çok hastalığın tedavisi frekanslarla yapılabilecek. Plasebo etkisi bile aslında frekansların değişmesiyle alakalı. İnanmak denilen şey, hastanın hastalığa karşı tutumu değişince frekansının da değişmesi. Göçmen kuşların yollarını bulması gibi dünyanın manyetik haritasında hepimizin ayarlı olduğu bir frekans var ve kendimize en uygun frekansı bir göçmen kuş edasıyla buluyoruz. Bazen de bulamıyoruz. İşte o zaman hayatımızda problemler ortaya çıkıyor. Bizimkinden daha güçlü bir frekansın etkisine girdiğimizde kendi manyetik alanımızdan kopuyoruz ve kendimizi kötü giden bir evliliğin içinde ya da istemediğimiz bir işi yaparken bulabiliyoruz.

    _Albert Einstein: “Maddeyle ilgili olarak hepimiz yanlışız. Madde diye bir şey yoktur. Madde olarak adlandırdığımız şey, titreşimleri
    duyularımızla algılayabileceğimiz şekilde indirgenen enerjidir.” der.
    _Nicola Tesla’ya göre evren kocaman bir titreşimdi ve hepimiz bu titreşimin küçük birer yansımasıydık. 3, 6 ve 9, Solfeggio frekanslarının temel kök titreşimleridir. 3, 6 ve 9 rakamlarının ihtişamını ve önemini bilseydiniz, Evren’in kapılarını açacak bir anahtarınız olurdu. Eğer evrenin sırrını bulmak istiyorsan, enerji, frekans ve titreşim açısından düşünmelisin.

    _Kuantum fiziğine göre, hiçlikten enerji oluşabilir. Hiçlikten var olan parçacıklar, anlık olarak var olup yok olurlar. Bu dalgalanmalardan bir tanesi anlık olarak oluşup yok olmaz ve hızla genişlemeye başlar. İşte Büyük Patlama anı olabilir. _Evrendeki bütün maddenin ve enerjinin toplam enerjisi sıfırdır.

    _Müzik aletleri ve sesleri kitlesel histeri yaratmak üzerine akortlanıyor.
    _1770’de Rothschild ailesi, İlluminati planlarını başlattı. Amacı bankalar aracılığıyla küresel bir dünya sistemi kurmaktı. Öyle bir güç ki tüm uluslararası kurumsal şirketleri ve hatta hükümetleri yönetecekti. Bu mutlak güç, biyoenerjetik yolla, belli frekans ayarları ve elektromanyetik manipülasyonlarla “bilincimizi” kontrol altına alırken biyolojimizi, psikolojimizi ve davranışlarımızı değiştiriyor. 1.Dünya savaşı sırasında Rockefeller tarafından yönetilen askeri radyolar devreye girdi.

    _Her organa ait özel ses tonlamaları, o organa ait hücrelerin titreşimini artırarak iyileşmesini sağlamaktadır. _Beyin ve kalbin senkronize olması sonucu titreşimlerinin eşitlenmesi anlamına gelir. Bu durum insanın akıl ve duygusunun diğer bir deyişle beynin sağ-sol lobu ile kalbinin senkronize hale gelmesidir. İnsan bu konumda iken duygularını akıl ile, aklını ise duyguları ile dışarıya hissettirir, ruhsal davranışını en üst düzeye çıkarır, aurasındaki renkler en yüksek enerji moduna geçer. İnsan bu en yüksek bu enerji ile daha güçlü olur. Doğuluların 'nirvana' 'erme' 'trans' dediği aşamayı tanımlar. İlahi güc.
    _İbn-i Sina musikinin tıpta oynadığı rolü ' Tedavinin en iyi yollarından biri, hastanın akli ve ruhi güçlerini artırmak, cesaret vermek, ona en iyi musikiyi dinletmek, onu sevdiği insanlar ile bir araya getirmektir' der.

    _Ses Dalgaları, mekanik ve elektromanyetik dalgalar olmak üzere iki ana gruba ayrılır. Elektromanyetik dalgalar, yayılmak için bir ortama ihtiyaç duymazlar ve boşlukta da yayılabirler. Mekanik dalgalar ise, enerjilerini aktarabilmek için ortam taneciklerine ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden boşlukta (örneğin uzayda) yayılamazlar. Ses, bir basınç dalgasıdır. Yüksek frekans değerleri için Hertz'in bin katı olan ‘kilohertz’ (kHz) birimi kullanılır. İnsan kulağının duyabildiği sesler 20 ile 20000 Hz (20 kHz) arasında frekansa sahip olabilir. Eğer bir frekans 20 Hz'in altında ise bu tür titreşimlere ‘ses altı’ titreşimler, frekans 20 kHz' in üzerinde ise bunlara da ‘ses üstü’ titreşimler denilmektedir. Titreştirilen bir gitar teli, yaptığı periyodik salınım hareketi ile, hava moleküllerinin belli bir frekansta sıkışmasını ve genleşmesini sağlar. Bu şekilde teldeki enerji havaya iletilmiş olur. Teldeki titreşim genliği ne kadar fazla ise ortam tanecikleri (hava molekülleri) tarafından taşınan enerji de o kadar fazladır. Enerji ne kadar fazla ise sesin şiddeti de o kadar büyük olacaktır.
    _Ton: Diatonik (doğal major) gamda bir ‘tam aralık’ olarak tanımlanan ton, belli bir frekansta üretilen saf ses.
    _Tını: Sesin ‘rengi. Kemanla bir flüt arasındakı temel fark, ‘tını farkı’dır.
    _Sesin şiddeti, ses kaynağına olan uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Kulağa zarar vermeden işitilebilen en yüksek sesin şiddeti ise, eşik şiddetinin yaklaşık 1 milyon katı kadardır. Eşik şiddetindeki ses ‘sıfır’ desibeldir.
    _Emar(MR) manyetik rezonans tomografi, canlıların iç yapısını görüntüleme amacıyla daha çok tıpta kullanılan bir yöntemdir.

    _Schuman rezonansı - Dünyanın kalp atışı_ 1953 alman fizikçi tarafından 7.83 hz.(teta) olarak hesaplandı. Schumann rezonansı, dünya'nın iyonosfer tabakası tarafından geri yansıtılan elektromanyetik dalgaların frekans değerine verilen isimdir. Dünyanın yüzeyi ile iyonosfer tabakası arasındaki boşluk frekans yönlendiricidir.
    _Otto Schuman_ Elektrikteki artı ve eksi gibi her yerde olayların seyrini belirleyen 2 prensip görüyoruz; ışık ve karanlık, iyi ve kötü, yaratıcı ve yıkıcı. Bu da ya hep ya hiç demektir. Bu iki soyut prensip, yani yaratıcı ve yıkıcı prensip, bizim teknik vasıtalarımızı da belirler. Yıkıcı her şey şeytani, yapıcı her şey tanrısal kökenlidir. Patlama ve yanmaya dayalı her teknik, şeytani bir teknik olarak nitelendirilmelidir.

    _Solfeggio Skalası_
    Antik çağlarda keşfedilmiş frekanslar_528 Hz - Dönüşüm ve mucizeler (DNA onarımı), 963 Hz – İlahi Ahenk, 852 Hz – Ruhani duruma geri dönüş, 396 Hz – Kederi sevince çevirmek. 741 Hz – Kendini ifade ve çözüme erişme, 639 Hz – Bağlantılar ve ilişkileri dengelemek, 396 Hz - Korkulardan arınmamıza, 741 Hz - Farkındalığın artmasına, 582 Hz - Ruhumuzla bağlantıya geçmeye, 337 Hz - Kan dolaşımını düzene sokar, 537 Hz - Endokrin sistemini düzene sokar, 625 Hz -Böbrek fonksiyonları, 635 Hz -. Hipofiz bezi, 654 Hz – Pankreas, 662 Hz -Epifiz bezi (pineal), 696 Hz – Kalp, 751 Hz –Karaciğer, 763 Hz – Tiroid, 764 Hz - Sinir sistemi, 835 Hz - Bağışıklık sistemi, 1335 Hz - Adrenalin, stresle mücadele - 1565 Hz: Ruhsal şifa
    _528 Hz, dna onarıcı ve iyileştirme gücüne sahipken, şu anda dinlediğimiz tüm müzikler 440 Hz frekansına ayarlıdır. Bu frekans ile kitleleri sürü psikolojisi altında tutmanın, insanları asabiyete, kedere sürüklemenin, psikososyal kışkırtmalara açık hale getirmenin zeminini hazırlandı.
    _432 hertz kalbin doğal atış frekansı. Bu frekans bizi huzura ulaştırır ve çakralarımızı açar. 432 hertz’e göre akort edilmiş müzik daha doğaldır çünkü doğada var olan ”la” sesi 432 hertz’dir. Müzikte ”la” sesini 440 hertz’e göre akortlama müziğin doğallığını kaybetmesine neden olur. Tüm enstrümanlar için ”la” sesi günümüzde 440 hertz olarak belirlenmiştir.
    _440 Hz, zehirli müzik, petrokimya ve ilaç devleri tarafından 2. Dünya savaşında kullanıldı. Bu titreşimler, beyni baskılıyor ve yaratıcılığı köreltip egoları tetikliyordu. 3.Göz denen çakranın kapanmasıyla da insanoğlu farkındalığını hiçbir alanda kullanamaz hale gelecekti. 440 hz frekansı nazi döneminde insanları nasıl huzursuz ve depresif bir hale sokulacağının araştırmalarının sonucudur deniyor.
    _Şeytanın İntervali: 440 Hz ile 444 Hz arasındaki interval. Nedeni ise ahenkten uzak, iğrenç denilebilecek bir tınının bu iki notanın aynı anda çalınması.

    _Notalar_Ses Dalgaları_
    Solfeggio skalasında 6 ton bulunmaktadır.
    1- Do – 396 Hz Kederden Neşeye Geçiş, Suçluluk duygusunu temizler
    2- Re – 417 Hz Değişimi Kolaylaştırmak. travma temizler ve geçmişin yıkıcı etkilerinden arındırır. hücreyi cesaretlendirir.
    3- Mi – 528 Hz Sevgi frekansı. Dönüşüm ve Mucizeler (DNA’yı şifalandırmak) farkındalık, hayal gücümüzü aktive eder, yaratıcılık
    4- Fa – 639 Hz Ahenkli ilişkiler, anlayış, tolerans ve sevgi
    5- Sol – 741 Hz Problem Çözmek Hücreyi elektro manyetik ışınımlardan, toksinlerden arındırır saf ve dengeli bir yaşam
    6- La – 852 Hz Uyanış, Ruhsal Düzene Geri Dönüş. saklı niyetlerin, illüzyonların içinden geçip görmemizle ilintilidir. Farkındalık
    Si – 963 Hz İlahi ahenk tam ve bütün uyanış. spiritüel dünyanın titreşimsiz enerjilerine yeniden bağlanırsınız
    174 Hz Tonların en düşüğü olarak doğal bir anestezi olarak karşımıza çıkar.
    285 Hz Dokunun orijinal şekline gelmesine yardımcı olur.
    Ek frekanslar 3, 6 veya 9’a indirgenebilir,

    _11. yüzyıl keşişlerinden Guido d’Arezzo, melodi ve müzikal ahengi belirli bir düzeneğe oturtmak adına, o dönemlerde “ut, re, mi, fa, sol, la” olarak şekillenen ve bugünün müzik sisteminin çekirdeğini oluşturan notaları geliştirir. Arezzo bu adları Aziz Iohannes Battista ilahesindeki mısraların birinci hecelerinden alarak takmıştır. Notalar isimlerini John the Baptist’e ithaf edilen “Ut queant laxis Resonare fibris, Mira gestorum, Famuli tuorum, Solve polluti, Labii reatum, Sancte Iohannes” dizelerinin başlangıç hecelerinden alır. Birkaç yüzyıl sonra bu nota dizilimine “si” eklenecek ve “ut” notası “do”ya dönüşecektir. 1970’li yılların ortalarında Dr. Joseph Puleo dikkatleri notaların elektromanyetik frekansı konusuna çeker ve bu alanda spesifik araştırmalar yürütmeye başlar. Dr. Leonard G. Horowitz ile birlikte yazdıkları kitabında, Solfeggio Frekansları’nın bir çeşit numaroloji metodu ile oluşturduğunu yazmıştır. Kitabı Mukaddes incelemesinde, bir dizi kutsal sayının 3, 6 ve 9’un, tekrar eden bir kodun modeli olduğunu savunmuştur. Pisagor yöntemini kullanarak bunları deşifre ettiğinde, eski Solfeggio skalasının eksik 6 tonuna karşılık gelen, 6 elektromanyetik ses frekansı ortaya çıkarmıştır. Alman bilim adamı
    _Ernst Chladni, ses dalgalarının görünür olmasını sağlamak için farklı yollar araştırmıştır. Kumla kaplı düz bir plaka üzerinde, farklı frekanslar vererek çalışan Chladni, bu çalışma sonucunda, plaka üzerinde farklı desenlerin oluştuğunu keşfetti. Her sesin farklı bir şekli olduğu ortaya çıktı. Bugün, bu desenler ve şekillere Chaldni Figürleri denmektedir
    _Nörobilimci Dr. Candace Pert, kitabında; “Her hücre, ortamın akustik salınımları ile titreşir, yansıtır ve etkileşir. Dünya ve Güneş bile 160 dakikada bir ana ritme uyarak birlik halinde titreşir.” der ve şu minvalde devam eder; “Her müzik notası, işitilemez notalarla birleşir. Daha yüksek oktavlarda, senfoninin duyamadığımız seslerinde, hücrelerimiz salınır ve muhtemelen rezonansa girer. DNA’nın kendi melodisi vardır. Atomlardan, galaksilere kadar, nükleer maddenin müziksel doğası, artık resmi bilim tarafından da kabul edilmektedir.
    _Japon Bilim Adamı Masaru Emoto’yu ve onun “Su Deneyi”ni .. Suyun bile bir hafızası olduğunu ve kelimelerden etkilendiğini ve bu kelimelere tepki gösterdiğini. Her kelimenin bir frekansı vardır. Seçtiğimiz kelimelerle, kendi dünyamızı kendimiz yaratıyoruz. Pozitif ya da negatif.
    _Çakra_Antik zamanlarda, DNA’nın akort edilmesinde doğa sesleri kullanılırdı. Tınılar, bilinçaltı dehlizlerine nüfuz eder, şifalanma ve dönüşüm sağlanırdı. Her frekans, belirli bir renge ve belirli bir çakraya karşılık gelir, buna göre tedavi uygulanırdı. Örneğin kalp çakramız yeşildir. Sevgi çakrasıdır kalp. Yeşil, Gaia’nın rengidir. Yani Doğa Ana’mızın. Kalbimiz yeşil frekansta titreşir. Bu bilgilere sanırım en çok riayet edenler, kadim Türk şamanlar olmuştur. Şamanizm ve dinler tarihi konusunda pek çok kitabı, yazısı olan halk bilimci akademisyen yazar Mihály Hoppál’a göre ekolu, yansımalı sesler, müziğin başlangıcı sayılmalı. Buna göre, Şamanların{Kamların} ritüellerinde kullandıkları müzik{sesler, şarkılar} ilk müzik eserleridir. Tedavi ayinlerinde bu frekansları kullanmışlardır. Hoppál, “her şaman melodisi, hayvansı bir biçime sahip, yardımcı bir ruhun ezgisidir.” der. Ninniler de bize şaman geçmişimizden kalmış, çok değerli bir mirastır. Bir annenin, bebeğine sevgiyle söylediği ninninin frekansı, bebeğe geçer ve onu rahatlatır. Bulundukları alanın enerjsi değişir ve bebek rüya âlemine geçer.


    _Kuantum_
    _Atom altı parçacıkları inceleyen bilim dalıdır. Bu parçacıklara kuanta adı verilir. Elektron, foton, kuark gibi parçacıklar kuantalara örnektir.
    _Klasik mekanik, 1800'lü yılların sonlarına doğru, kara cisim ışıması, tayf çizgileri, fotoelektrik etki gibi birtakım olayları açıklamada yetersiz kalmıştır.[6] Klasik fizik, evreni bir "süreklilik" olarak modelliyordu; ancak Max Planck bazı deneysel gözlemleri açıklayabilmek adına, 1900'de enerjinin paketçiklerden oluştuğunu; 5 yıl sonra da Albert Einstein ışığın aynı şekilde paketçiklerden oluştuğunu, yani ışığın da, enerjinin de, süreksizlik gösterdiğini buldular
    _Elektronun varlığı daha önce 1897 senesinde J. J. Thompson tarafından ispat edilmişti[9]. Bu durumda, eğer negatif yüklü elektronlar pozitif çekirdeğin etrafında dairesel hareket yapıyorlarsa, klasik fiziğe göre, çok kısa bir zaman diliminde enerji kaybederek çekirdeğe düşmeleri beklenirdi.
    _Kuantum dalgalanma-titreşim_ Belirsizlik İlkesi dahilinde, enerji miktarındaki geçici değişmedir. Hiçlikten enerji oluşumuna neden olabilir. Bu yapıların çok ilginç özellikleri vardır: İlk olarak, fiziğin temel ilkelerini ihlal edebilmektedirler. Örneğin zamanda geriye hareket edebilmektedirler. Enerji korunumuna tabi değilmiş gibi davranmaktadırlar ve hatta ışıktan hızlı hareket edebilmektedirler. Bunların hiçbiri, gerçek parçacıklar tarafından yapılamaz. Sanal parçacıkların bunu yapabilmesinin nedeni, varlıklarının madde ve enerji üzerindeki toplam etkisinin her zaman sıfır olmasındandır. Araştırmalar, bu sanal parçacıkların muhtemelen Evren'in her noktasında her an oluştuğunu ve sonrasında hemen yok olduklarını doğrulamaktadır. Hiçlikten var olan parçacıklar, anlık olarak var olup yok olurlar. bu dalgalanmalardan bir tanesi anlık olarak oluşup yok olmaz ve hızla genişlemeye başlar. İşte Büyük Patlama anı, bu an olabilir. Sonrasında ise, devasa bir "sıfır" şişip genişler ve kendi içinde madde ve anti-madde oluşmaya başlar. Evrendeki bütün maddenin ve enerjinin toplam enerjisi sıfırdır. Kocaman bir sanal parçacık içerisinde yaşıyor olabilir miyiz? Ancak sanal parçacık çiftlerinin çok kısa bir süre için var olabildiğini, sonrasındaysa yok olmak zorunda olduğunu Büyük Patlama'nın bir noktada, müthiş küçük bir hacimde ve bir anda gerçekleştiği ve sonrasında müthiş hızlı bir genişleme (enflasyon) dönemine girildiğidir genişlemenin başlaması için çok çok çok küçük bir miktar enerjinin yeterli olduğudur. Tıpkı bir orman yangını gibi, ufacık bir "enerji", her şeyi başlatabilir. Araştırma, evrenin şekli ne olursa olsun (açık, kapalı veya düz), kuantum dalgalanmanın hiçlik içerisinden toplam enerjisi sıfır olan bir varlığı, kendiliğinden ve durup dururken yaratabileceğini doğrulamış oluyor. "Evren'in dışında ne var?" sorusuna da cevap veriyor olması muhtemel: kuantum dalgalanmalar ile örülü devasa bir hiçlik. Bunun içerisinde, çok sayıda var olmuş ve var olan evren. Biz, evrenin pozitif madde-enerji tarafında bulunan yapılarız

    _Mutlak sıfır_ Doğada bir maddenin ulaşabileceği en düşük sıcaklık -270.15 C. Hiçbir madde bu sıcaklığa sahip olamaz çünkü bu sıcaklığa sahip olursa enerjisi sıfırlanır. Bu sıcaklığın üzerindeki her şey birer enerji ve ışık kaynağıdır. İnsanlar da kızılötesi ışık yayar. Plank, ışığın dalga olarak değil, paketler halinde yayıldığını keşfetti ve bu paketlere kuanta dedi. Kuantum buradan gelir. Atom sistemi güneş sistemine benzer ama atoma enerji verildiğinde elektronlar sıçrayarak yörünge değiştirir ve tekrar eski yörüngelerine dönebilmek için foton yayar. Kuantum sıçraması budur.


    _Manyetizma - Elektrik tarihi_
    _Çinli bilim insanı Shen Kuo (1031-1095) manyetik pusula- navigasyon için doğa mıknatıs pusulasını kullanan Çinli olarak tanındı. Alexander Neckam 1187 de Avrupa da pusulayı ve pusulanın navigasyon için kullanımını tanımlayan ilk kişiydi.
    _Elektro Manyetizma_Elektrikle yüklü parçacıklar arasındaki etkileşime neden olan fiziksel kuvvet'tir. Bu etkileşimin gerçekleştiği alanlar, elektromanyetik alan olarak tanımlanır. Michael Faraday tarafından gözlemlenen, James Clerk Maxwell tarafından genişletilen ve Oliver Heaviside ile Heinrich Hertz tarafından kısmen yeniden formüle edilen bu kavram birleştirme, 19. yüzyılda matematiksel fizikin en önemli başarılarından biridir. Bu başarı, ışığın doğasını anlamak gibi uzun erimli sonuçlar doğurmuştur. Işık ve diğer elektromanyetik dalgalar, kuantize olan, kendi kendine yayılan manyetik alan titreşimleri diyebileceğimiz foton formunu alır. Farklı salınım frekansları, elektromanyetik radyasyonun farklı biçimlerini doğurur; en düşük frekanslardaki radyo dalgalarından, orta frekanslardaki görünür ışığa, en yüksek frekanslardaki gama ışınına. Elektrik ve manyetizma iki ayrı kuvvet olarak düşünülüyordu. Bu görüş, 1873'te basılan, James Clerk Maxwell'in, içinde pozitif ve negatif yüklerin etkileşimlerinin tek kuvvetle düzenlendiği gösterilen yayınıyla değişti
    _William Gilbert_Eliabeth in zamanından bir doktor. Elektriklenen cisimler diğer tüm maddeleri rastgele çekiyorken, aksine mangetin yalnızca demiri çektiğini de fark etti. Bu doğadaki pek çok keşfi Gilbert'a elektrik bilimi kurucusu unvanını kazandırdı. Nemin ve sıstılan cisimlerin elektriklenmeyi önlediğini de keşfetti__Franklin uçurtma ile deney yaptı. 1800’de Alessandro Volta büyük elektrik akımı üretmek amacıyla ilk aracı yaptı, daha sonra bu elektrik bataryası olarak bilinecekti. __1864'te James Clerk Maxwell ışığın elektromanyetik kuramıni duyurdu. Maxwell, Faraday’dan daha ilerisini görebiliyordu. Ona göre eğer ışık elektromanyetik bir olaysa ve cam gibi dielektrikler boyunca geçiş yapabiliyorsa, olay dielektrik içinde elektromanyetik akımın doğallığı içinde olmak zorundadır. __1887’ de, Alman fizikçi Heinrich Hertz var olan elektromanyetik dalgaların gerçekliğini bir deney serisinde, Maxwell ve Faraday’ın tahmin ettiği gibi çaprazlama serbest uzay elektromanyetik dalgaların bazı uzaklıklar üzerinde hareket edebileceğini göstererek kanıtlamıştır. Uzaydaki elektromanyetik dalgaların keşfi 19.yüzyılın kapanış zamanlarında radyonun gelişimine neden oldu. Röntgen ya da X-ışınlarının keşfine yol açacaktır.__1889’ Nicola Tesla 1889'da Evrensel bir sergide Hertz'in yaptığı deneyleri öğrendi ve böylece bu öğrendiklerini onun kendi deneyleri içine yerleştirdi. Çok yüksek frekansta ve çok yüksek potansiyel akım içinde gelişen yüksek-frekanslı ateşleme jeneratörü ortaya çıkarmış oldu.Bu ateşleme jeneratörü yaklaşık 15.000 hertz'de çalıştırıldı. Mxwell ve Hertz'in havayla gelen elektromanyetik dalgaların varlığı hakkında yanlış düşüncelere sahip olduklarını ileri sürüyordu. Maxwell'in iddiası içinde yüksek bir potansiyel gördü; Buna göre ışık ve elektrik aynı olgunun parçasıydı,o yeni tür olan kablosuz elektrik ışığının yaratılma yoluydu__1880lerde 2. endüstriyel devrim –manyetizmanın gelişimi, alternatif akım rekabeti arttıdı. Elektriğin çeşitlendirilmesi, 1871 öncesinde elektriksiz hayatın varlığına inanılmasını güç hale getirdi. Graham Bell, sayesinde icat edilen telefonun ticareti samimiyet ile başlamıştı. İskoçyalı elektrik mühendisi olan James Blyth 1887 ilk defa elektrik üretimi için rüzgar gülü inşa edildi__1900 birçok bilim adamı doğanın bütün kuvvetlerinin elektromanyetik orijin(bu elektromanyetik dünya görüşü) olduğuna inanıyorlardı.
    _Einstein_ Alman fizik dergisinde yayınlanan Mükemmel Yılın Yazıları =1. ışık, enerjinin ayrık paketleri (kuanta) olarak madde ile etkileşime girer. Bu iddia 1900’de Max Planck tarafından tamamen matematiksel olarak tanıtılmıştı. 2 küçük nesnenin rastalantısal hareketlerini açıkladı. 3 Hareket halindeki cisimlerin elektromanyetiki üzerine yazdığı yazıda radikal özel görecelik kuramını tanıttı. Buna göre, gözlemcinin hareket durumu üzerindeki gözlemlenilmiş ışık hızının bağımsızlık durumu eş zamanlılık kavramı açısından temel değişiklikler gerektirdi. Bunun sonuçlarına hareket halindeki cisimlerin zaman-uzay durumunu da dahil eder. Bu hareket halindeki cisimler gözlemcinin durumuna göre yavaşlar ve temasa geçer. 4 kütlenin çok küçük miktarları büyük miktarda enerjiye dönüştürülebilir.
    _21.yüzyıl başlamadan önce, elektromanyetik bağlamalar gezegen ve nesne arasında belli bir açıdaki yerel dikey doğrultusunda yönlendiriliyordu. Manyetik alan Dünya’nın manyetik alanın kesmekle birlikte akım yarattı; böylece dönen cisminin birkaçının kinetik enerjisini elektriksel enerjiye dönüştürdü. Tetherin sonu yüzey katmanını terk edebilir, böylece iyonosfer ile elektriksel bir bağ yaratılır ayrıca jeneratör yaratır. İtici güç sistemin bir parçası olarak, uzay araçlarının yönünü değiştirmek amacıyla güçlü ve uzun iletkenler kullanılabilir. Bu durum uzay seyahatini önemli ölçüde ucuzlaştıracak bir yoldur. O düşük bütçe ile manyetik yelken ile basitleştirilebilir. O ya hareket halindeki uzay aracını frenlemek ya da hızlandırmak amacıyla kullanılabilir.
    _2010 Higgs bozonu deneysel olarak ispatlandı.
    _Robert boyle_ Kimyanın babası İrlandalı mimar.(1627-1691) Modern anlamda ilk "element" tanımını yapmıştır. Gazın basıncıyla hacmi arasında bir bağlantı olduğunu açıklamıştır. Bu bağıntı "Boyle – Mariotte Yasası" olarak bilini. Doğar doğmaz anne diye ağladığı ve 6 Aylıkken konuşmaya başladığı 1,5 yaşında ileri derecede okur yazar olduğu bilinmektedir. Tanıdıklarına, "çok sıra dışı bir durum olmadığı müddetçe" Salı-Cuma öğleden sonraları ve Çarşamba-Cumartesi de öğlenleri rahatsız edilmek istemediği haberini saldı.
    _Robert Hooke_(1635 -1703), İngiliz doğa filozofu, çabuk öfkelenen, gururlu ve entelektüel rakiplere gücenme eğilimde olan birisiydi. Biyografi yazarı onun içn: “aşağılık bir herif, efkârlı, güvensiz ve kıskanç” olduğunu söylüyor. Ölümünden sonra itibarı kötüye gitti ve bu genellikle, Isaac Newton ile yerçekimi, gezegenler ve ışık üzerindeki çalışmaları ile olan saygınlığı konusundaki anlaşmazlığına bağlanıyor. Günlüğü ise fikirleri biraz değiştirdi. Hooke’un günlüğü, sık sık kahve evlerinde, meyhanede ve Robert Boyle ile birlikte akşam yemeklerindeki buluşmalarıyla ilgiliydi. Çay davetleri, çocuklara matematik dersleri… Esnek yaydaki uzantılı gerilimin doğrusal dönüşümünü tanımlayan esneklik kanununu keşfetti. Mikroskop ve teleskopta olduğu kadar biyolojiyle de ilgili. Hücre ifadesini türetti. Yıldıza olan uzaklığı ölçmek. Çift-yıldız sistemlerini ilk gözlemleyendi. İnsan hafızasıynı inceledi. Şifreleme, hafıza kapasitesi, yineleme, geri alma, unutma ve bileşenlerine değindiği modeldi. Kraliyet Greenwich Gözlemevi, Londra’nın Büyük Yangın Anıtı ve kötü şöhretli Bethlem Kraliyet Hastanesi’nin dizaynı üzerinde çalışmış.
    _Pusula_ manyetik veya cayroskopik olarak ya da bir yıldıza göre yön belirleme prensipleriyle çalışırlar. Cayro pusulalar, dünyanın dönüşüne göre ayarlıdır. Geminin metal aksamından etkilenmediğinden manyetik pusulalara göre daha sağlıklı sonuç vermektedirler.

    _Nikola Tesla_
    Elektro-adam.(1856 – 1943) _1893 Kablosuz iletişim olasılığı hakkında açıklamalar yaptı. Dünya çapında kablosuz elektrik enerjisi dağıtım. Annesi mekanik aletler yapabilme becerisine sahipti. Askerlikten kaçıp dağlarca avcı oldu. Doğa ile olan bu temasının onu hem fiziksel hem de zihinsel olarak daha güçlü yaptığını söyledi. Profden babasına gelmiş mektup buldu. "oğlunuz ilk derecenin yıldızıydı. Mektupta okuldan çıkarılmadığı sürece Tesla'nın çok çalışarak öleceği konusunda uyarılar vardı. İlk zararlarını tekrar kumar oynayarak geri döndürdü. Okul bursu kesilince okulu bitiremedi ve bunun için evi terk etti. teknik ressam olarak çalıştı. sinir krizi geçirdi. Edison tesislerinde mühendislik sorunlarını gidermesi için yine onu gönderdiler. Tesla'nın da ABD'ye getirilmesini istedi. Bir yatırımcıyla 1887'de Tesla Electric Company'yi kurdular. Kendi indüksiyon motorunu göstermesi elektrik şirketleri arasındaki aşırı rekabet döneminde gerçekleşti. Nakit kıtlığı nedeniyle tesla motor geliştirilme aşamasında kalmıştı. Heinrich Hertz'in elektromanyetik radyasyonun varlığını kanıtlayan 1886-88 yılları arasındaki deneylerini öğrendi. Akımın demir çekirdeğini aşırı ısıttığını gördü. Bobinin farklı pozisyonlara hareket ettirilebilen bir demir çekirdek arasındaki yalıtım malzemesi yerine hava boşluklu. Tesla bobini ile çözdü. Tesla bobini ile kablosuz aydınlatma sistemi geliştirmeye çalıştı. Akkor ampullerini yakarak halka açık gösteri yaptı. Buharla çalışan pistonlu bir elektrik jeneratörü geliştirdi. Manyetik armatür yüksek hızda yukarı ve aşağı titreşti ve alternatif bir manyetik alan oluşturdu. Bu, tel bobinleri bitişik olarak yerleştirilen indüklenmiş alternatif elektrik akımıydı. Ama elektrik üretmek için uygun bir mühendislik çözümü olmadı. hidroelektrik santralleriyle alternatif akımın çok büyük güç meydana getireceğini tararladı. Niagara şelelaesi hayallerini süsledi.
    _Kendi deyimiyle zihninde çakan şimşekler rehberi olmuştur. Bu ışık patlamalarını hâlâ zaman zaman yaşıyorum. Yeni bir fikrin zihnimde parıldayıvermesi gibi durumlarda ortaya çıkıyor. Ama artık eskisi kadar heyecan verici değil bu, eskiye nazaran daha etkisiz. Gözlerimi kapattığımda, ilk önce mutlaka çok koyu ve tek tonlu bir mavi fon görüyorum. Tıpkı açık ama yıldızsız bir gecede olduğu gibi. Birkaç saniye içinde bu alan parıltılar saçan ve bana doğru ilerleyen yeşil ışıltılarla doluyor. Neden sonra sağ tarafımda birbirine paralel ve yakın ışınların oluşturduğu iki ayrı sistem görüyorum. Bu iki sistem birbirleri ile dik açı oluşturacak şekilde duruyorlar; sarı, yeşil ve altın renklerinin hakim olmasına karşın, her türlü rengi içeriyorlar. Sonra bu çizgiler daha da parlaklaşmaya başlıyor ve her yere parıltılar saçan belirgin noktalar serpiliyor. Bu resim yavaş yavaş görüntü alanımdan çıkıyor ve sola doğru kayarak yok olup gidiyor, yerini pek de hoş olmayan ölü bir griliğe bırakıyor. burayı çabucak kabaran ve kendilerine canlı formlar vermeye çalışıyormuş gibi duran bulutlar doldurmaya başlıyor. İşin ilginç yanı şu ki, ikinci aşamaya geçilinceye değin bu griliği belirgin bir şekle benzetemiyorum. Her seferinde, uyuyakalmadan az önce, gözlerimde kimi şeylerin ya da insanların görüntüleri canlanıyor. Onları gördüğüm anda anlıyorum ki bilincimi yitirmek üzereyim. Eğer ortaya çıkmıyorlarsa ya da bunu reddediyorlarsa biliyorum ki bu uykusuz bir gece geçireceğim anlamına geliyor. _New yorktataki gösterisinde 1 metrelik bir tekneyi uzaktan kumandayla kontrol etti. Mekanik ve fiziksel titreşimlerle çalışırken, Houston Caddesi'ndeki yeni laboratuvarının etrafında hakiki bir depreme neden oldu. Floresan, radar, MRI… Dünya çapında telsiz. Mantara benzeyen yapı, 62 metre yukarısındaki tepe noktasına doğru daralan, kafes şeklinde bir iskelete sahipti…..Yüksek gerilim ve yüksek frekanslı elektrik iletimi konusundaki araştırmalar, dağın üzerine Dünya'nın en güçlü radyo vericisini kurup çalıştırmaya yöneltti. ilk insan yapımı şimşeği oluşturdu .40 km uzaklıktaki kasabalarda bile bu gök gürültüsünün işitildiği kaydedilmiştir. 100 milyon Volt değerinde gerilim kullanılıyordu. Kusursuz giyinişli, birkaç dilde yaptığı kültürlü konuşması ve medeni davranışıyla gösterişli centilmen Nikola Tesla, New York sosyetesinin gözdesi oldu. iyonosferin insanlığın yararına kullanabileceğini söyleyen ve bunu ispatlayan bilim adamıdır. İyonosfer, 19. yüzyılda keşfedilmiştir, elektrik enerjisinin ve radyo, ses ve elektro manyetik dalgaların kablosuz olarak çok uzak bir noktadan diğer noktaya taşımasını sağlamaktadır. Tesla yüksek frekans alternatif akım üreteçlerini yapmıştı. 1898 yılında ilk defa uzaktan kumanda yı bota uygulamış ve herkes bunu teslanın beyin gücüyle yaptığını düşünmüş. Bir sene sonra Nikola Tesla uzaydaki hayatın varlığı ile de yakından ilgilenmiş ve uzaya ses dalgaları göndermiştir. Uzaydan kozmik ses dalgalarının kaydını yapmıştır. Bunun duyurusunu yaptığında bilim çevresinden ilgi ve destek görememesinin sebebi o yıllarda kozmik radyo dalgalarının bilim camiasında yeri olmamasıdır. 1917'nin Ağustos'unda uzaktaki cisimlerin üzerine kısa dalga darbeleri gönderip, yansıyan kısa dalga darbelerinin bir flüoresan ekran üzerinde toplanmasıyla izlenebileceklerini açıklamıştır.
    _Nikola Tesla hiç evlenmemiştir. Bekar ve aseksüel olmasının bilimsel yeteneklerine yardımcı olduğunu düşünüyordu. Gittikçe garipleşti, gerçeklerden uzaklaştı, aldatıcı hayalciliğe yöneldi. Not alma alışkanlığı edinmemişti. Her zaman tüm araştırma ve deneylerine ait tüm bilgiyi aklında tutabildiğini iddia ve ispat etti. II. Dünya Savaşı sırasında öldüğü zaman, kasasına askeri yöneticiler el koydular 150 yıl yaşamaya kararlı olduğunu ve 100 yaşının üstüne eriştiği zaman, araştırma ve deneyleri sırasında topladığı bütün bilgiyi etraflıca anlatarak, anılarını yazacağını söyledi. Thomas Edison'un 40.000 dolarlık Nobel Ödülü'nü paylaşmaya seçildikleri açıklandı. Nikola Tesla, bu ödülü de reddetti. Beş duyusunun aşırı hassaslaşması ve bundan dolayı çektiği sıkıntılar. Karanlıkta bir yarasa kadar duyarlı olabiliyordum, metrelerce uzaklıktaki bir nesnenin varlığını alnımda hissettiğim bir ürperti sayesinde fark edebiliyordum.
    Edison ona iş verir ama para konusunda ise Amerikan şakası olduğunu söyleyrek ücret ödemez ve aralarında bir rekabet başlar. Tesla'nın en büyük destekçisi J.P. Morgan bu kablosuz enerji iletimi ile şirketin ekonomisinin batacağını anlamış ve finansman desteğini kesmiştir.
    _Gelecekle ilgili öngörü_ Telgraf, telefon, haber yayını, borsa görüşmeleri, deniz ve hava trafiğine yardım, eğlence ve müzik yayını, saat ayarı, resimli telgraf, telefoto ve teleks hizmetleri ile, Nikola Tesla'nın sonradan oluşumunu gördüğü radyo sitesi anlatılıyordu. Hayatının son yıllarını borçlarından kaçmak için sürekli otel değiştirerek geçirdi.
    ___________________


    _Tarih öncesi devirler_
    İnsanoğlunun görülmesiyle başlayıp, yazının icadına kadar geçen dönemdir. Taş ve Maden Devri olarak ikiye ayrılır.
    _1-Taş devri :(M.Ö.600.000 – M.Ö. 5.000)
    a)- Eski Taş – Paleolitik devri = 2,5 milyon- M.Ö. 12.000_(avcı ve toplayıcı). Karain, Beldibi ve Belbaşı. Paleolitik Döneme ait ilk izlere İspanya’daki Altamira, Fransa’da Laskö mağaralarında rastlanmıştır. Yarımburgaz Mağarası Türkiye’de bilinen en eski yerleşim yeridir.
    b)- Orta Taş (Yontma Taş) – Mezolitik devri : 12 000 - M.Ö. 9.000_ Buzulların erimesiyle iklim koşulları insanların yaşayışına uygun hale gelmeye başlamıştır. bitkilerle beslenme yaygınlaşmıştır. Ateş bulunmuştur.
    c)- Yeni Taş (Cilalı Taş) – Neolitik devri M.Ö. 9000 - M.Ö. 5500_tarım hayatı başlamış ve köyler kurularak yerleşik hayata geçilmiştir. Köpek, koyun, keçi ve sığır gibi hayvanlar bu dönemde evcilleştirilmiştir. Dokumacılık halı vve elbise. ilk anıt mezarlar da bu dönemde yapılmıştır. Yeryüzü geçmişinde en azından beş başlıca buz çağı bulunmaktadır. Günümüzden yaklaşık olarak 18 bin yıl önce en üst noktasına erişen "son buzul çağı" olan vürm bundan yaklaşık olarak 10.000 yıl önce sona erdi ve yerküre ısınmaya başladı
    _2-Maden devri: (M.Ö. 5.000 – M.Ö. 3.500)
    a-Bakır (Kalkolitik) devri: b-Tunç devri: c-Demir devri: insanlık tarihinin ilk en önemli buluşu sayılır. Madeni parada ilk kez bu dönemde kullanılmıştır, bu da ticareti canlandırmıştır. Karain mağarası . Yontma taş devrine ait Anadolu’da ki ilk insan izlerinin burada bulunmasıdır. Beldibi, belbaşı, hacılar, Truva, alişar, Alacahöyük.


    _Cizvitler_
    İsa Tarikatı. (Jésuites) Mesîh’in askeri” İspanyol askeri Aziz Loyolalı 1534'te kurmuştur. misyonerlik ve eğitim kurumları. Türkiye'de "İsa'nın Askerleri"] adıyla bilinir. Tarikat üyeleri göze batmadan toplum içerisinde uyum içerisinde yaşarlardı. Kısa vadeli hedefler yerine hep uzun vadeli hedeflere yönelmiş ve özellikle insana yatırım yapmıştır. reformasyon ve protestanlığa karşı bir muhalefet oluşturmuş; hükümetleri, aydın ve entelektüel çevreleri etkileri altına almayı başarmışlardır. Katolik Kilisesinin olumsuz tepkisiyle karşılaşmış ve kabul görmemişti. Ancak Cizvitler, Protestanlara ve Anglikan mezhebine karşı sert tutumları nedeniyle Papalığın beğenisini kazandılar. Cizvitler, Kilise'ye hoş görünmek için özellikle aforoz edilenlere karşı çok acımasız oldular. Cizvitler fikirlerine karşı çıktıkları bir kurum ya da topluluk ile karşılaştıklarında asla açıkça kavgaya girmezler, sinsi ve gizlice her türlü etkinlikte bulunarak o kuruluşu yıpratırlardı. 1583 yılında İstanbul'da bulunan St. Benoit adlı bir Fransız kurumu yönetimini de üstlenmişlerdi. Aziz Joseph de Leonessa'nın Topkapı Sarayı'na giderek Sultan III. Murad'a Hristiyan olma çağrısında bulunması üzerine, Kapusen rahipler tutuklanıp sınırdışı edilmişlerdir. Papa XIV. Clement, 1773te bildiride Cizvit tarikatının feshedildiğini duyurdu. Tarikat feshedildiğinde 22,589 Cizvit, 49 eyalet, 669 kolej ve 3000'in üstünde misyonerleri ile faaliyet göstermekteydi. 1814'te yeniden yapılandırılması ile topluluk büyük bir büyümeye uğradı. Cizvitler’in Osmanlı topraklarındaki insani yardım faaliyetleri ve özellikle çocuklara ve hastalara özen göstermeleri, haklarındaki olumsuz imajın değişmesine neden olmuştur. Amaç aracı kutsal kılar. Kralın öldürülmesinden kilise yararlanacaksa bu olay kutsaldır.
    _Akıl dışı inanç sistemleriyle savaşmanın tek etkin yolu, çocukları mümkün olduğunca erken yaşta bütün akıl dışı inançlara karşı eğitmektir. Cizvit bir papaz, bir çocuğun eğitiminde ancak yedi yaşına kadar kontrol sağlayabildiğini söylemesiyle ünlüdür. Ondan sonra hiçbir etki öyle bir eğitimin etkilerini silemez.
    ____________________

    _12 hayvanlı tük takvimi_
    İslamiyet öncesi Türklerde Orta Asya'da kullanılan 12 hayvanlı Türk takvimi, Eski Türklerin fal, Kehanet ve yaşanan olaylardan, toplumun tespitlerinden yola çıkarak hazırladığı bir takvimdir. Kaşgarlı Mahmut' un Divanı Lügatit Türk' te 12 hayvanlı Türk takviminin nasıl oluşturulduğuna değinmiştir. Önemli bir Türk Hakan'ı, kendisi başa geçmeden önceki bir savaş hakkında bilgi almak ister. Danışmanlarıyla yaptığı toplantıda bu savaşın hangi yıl yapıldığı hakkında bir sonuca varılamaz ve tarih konusunda yanılırlar. Bunun üzerine Hakan, önceki tarihte nasıl yanıldıysak gelecek zamanda yapılacak savaşlarda da yanılabileceklerini, Bu sebepten 12 burç ve 12 aya denk gelecek şekilde, her yıla bir isim konulmasını ister. Hakan'ın bu teklifi kurultayca benimsenir. Ardından Sürek avına çıkılır. Daha sonra 12 hayvan nehre doğru sürülür. İlk olarak nehirden karşıya sıçan çıkar ve ilk yıla sıçan yılı adı verilir. Daha sonra sırasıyla Sığır, Pars, tavşan, balık, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve en son domuz (Karageyik) nehirden karşıya çıkar ve Yıllar bu şekilde isimlendirilir. Daha sonra bu yıllara fal tutulmuş, uğur sayılmıştır. Her yılın Türkler için farklı bir hikmeti olduğuna İnanılır.
    _Osman Turan: 12 hayvanlı Türk takvimi nin Türklerin takvimi olduğunu ortaya koyan Profesör. Kendisinin yazdığı 12 hayvanlı Türk takvimi tezi, pek çok ünlü Avrupalı tarihçi tarafından kaynak olarak kullanılmış olup, Cumhuriyet tarihinin ilk doktora tezi olmuştur. ayrıca Amerika'nın ve dünyanın en büyük kütüphanesi sayılan "Kongre Kütüphanesine" "List Of Subject Headings" (Konu başlıkları listesi) " Turkish Calender" adıyla listeye girerek bir ilk olmayı başarmıştır.
    _____________________


    _Söz Sanatları_
    _Tecahül-i arif_Bildiğini bilmezlikten gelerek nükte yapmak
    _Leff ü neşr_Birinci dizede en az iki şeyi söyleyip ikinci dizede bunlarla ilgili benzerlik ve karşılıkları verme sanatıdır
    _Hüsn-i ta'lil_ gerçek nedenini bir yana bırakıp; onu hoşa gidecek hayalî bir nedenle açıklama
    _İstiare_Kendi anlamı dışında kullanarak, benzediği başka varlığının adıyla anma sanatı. Diğer adı eğretilemedir.
    _Teşbih_ Bbenzetmek.
    _ Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması): Benzetme ilgisi söz konusu olmadan, bir sözün başka bir söz yerine kullanılmasıyla oluşturulan mecazlardır Dün Ömer Seyfettin'i okudum.
    _____________

    _Sendrom_
    _Bir arada görülen belirtilerin tümü. Tek başına belirti ise semptom olarak adlandırılır.
    _Stokholm sendromu_ Rehinenin rehin alan kişiye sempati duyması. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.
    _Televizyon bağımlılığı_ Uyuşturucu gibi rahatlama ve coşku yaratır. Uzaklaşınca kızgınlık, depresyon.
    _ Aşırı empati sendromu_ "başkası bu konuda ne düşünür", "elalem ne der" düşüncesi. Bir nevi kendi kişiliğini eritip başkaları için yaşamaktır.
    _Peter Pan sendromu_Büyüme korkusu olan çocuklarda ve olgun oldukları halde çocuk gibi davranan insanlarda görülen davranış bozukluklarına.
    _Amok sendromu_ Cinnet halinde olma, sonuçlarını hesap edemeden şiddet kullanma durumudur.
    _Hayalet uzuv_Kesilen bir vücut parçasının sanki yerindeymiş gibi hissedilmesidir.
    _Asperger sendromu_sosyal etkileşimde zorluklar. Dar kapsamlı bir konuyla yoğun ilgilenme, tek yönlü laf kalabalığı. Empati eksikliği. Avusturalyalı dr. hans asberger
    _Lazarus sendromu_Başarısız kalp masajından sonra dirilme, isadan…
    _Orta yaş sendromu_ Kadınlarda menopoz, erkeklerde ise andropoz süreci öncesi değişen hormonal faaliyetlere bağlı olarak kişilerin cinselliğe karşı aşırı istek artışının oluşmasına verilen genel addır.
    _Öğrenilmiş çaresizlik sendromu_ Kazanılmış başarısızlık
    _Sallanmış bebek sendromu_
    _Down sendromu_genetik düzensizlik sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunması
    _Dorian Gray sendromu
    _Kassandra sendromu

    ____________________

    _Atmosferin katmanları_
    Yerçekiminin etkisiyle dünyayı saran gaz ve buhar tabakasına atmosfer denir… % 78’ini azot % 21’ini ise oksijen
    1- Troposfer: Ekvatorda 15 km. En önemli katman. Gazların %75′i, buharın tamamı,,,
    2- Stratosfer: Troposferden 50 km yüksekliğe kadar uzanır. Yatay hava hareketleri (rüzgarlar) görülür
    3- Mezosfer: 80 km. Gök taşları buharlaşarak kaybolur. Ozonosfer ve Kemosfer 2 ye ayrılır.
    A: Ozonosfer: ozon gazları. B:Kemosfer: Gazların iyonlara ayrılmaya başladığı yerdir
    4- Termosfer: 640 km gazlar iyon halinde bulunur ve elektron alışverişi fazladır. Haberleşme sinyalleri
    5- Ekzosfer: En üst katıdır. 10.000 km. Yapay uydular.
    _İyonosfer – aurora: Elektromanyetik dalgaları yansıtacak miktarda iyon'ların ve serbest elektronların bulunduğu 70 km ile 500 km lik kısmı. Bazı radyo dalgalarını yansıtmasıdır
    _Manyetosfer: Mıknatısküre” ya da “çekimküre” …
    _Yeryüzü yoğun bir radyasyon alanıyla kaplı olup, bu radyasyon alanına Van Allen Alanı adı verilmektedir
    _Kimyasal Olarak: Homosfer:100 km_ Heterosfer 100 km ile 1000 km_ Egzosfer 1000 km den sonra
    _____________________


    _Makamlar_
    _Makam: Alaturka müzikte bir dizinin işleniş biçimine verilen ad.
    _Gam: Bir müzik parçasının kuruluş şekline göre (majör, minör) belirli bir kalıpta dizilen notalar topluluğu. İnici gamda ses giderek kalınlaşır yani pestleşir. Ama çıkıcı gamda ses incelir, yani tizleşir.Türk musikisinde, kullanılan ses dizilerinin (gam) belli kurallar çerçevesinde kullanılmasıdır.
    _Asma Karar, eser içerisinde başka bir makama hatırlatma yapmak için kullanılan kısa süreli kalışlardır.
    Makamlar, inici, çıkıcı veya inici-çıkıcı bir seyre sahiptir. Basit, bileşik ve şed makamlar olmak üzere üçe ayrılır
    _1_Basit Makamlar: Tam dörtlü ve tam beşlilerin birleşmesiyle meydana gelen makamlardır. Genellikle birleşme yerindeki ses makamın güçlüsüdür. Türk müziğinde 16 adet basit makam vardır. Bunlar: Çargah Makamı, Buselik Makamı, Kürdî Makamı, Rast Makamı, Uşşak Makamı, Hicaz Makamı…
    _2_Bileşik Makamlar: Çeşitli makamların birleştirilerek farklı bir makam haline gelmiş makamlardır. Ferahfeza, Dilkeşide, Ruy-i Irak bu makamlara örnektir
    _3_Şedd (Göçürmeli) Makamlar: Makamın yapısı bozulmadan karar sesinin farklı bir sese göçürülmesinden oluşan; kendine özgü geçkilerle ve seyir yapısı ile ait olduğu basit makamdan ayrılan makamlardır. Örneğin: Acemaşiran, Nihavend vs.
    _Basit Makamlar_
    _1. Rast makamı: Türk Müziğinin en temel makamı. Rast makamına durak sesinden başlanır. Ya durakta ve ya güçlüde asma karar yapılır. sonra tizdeki dörtlüsünde de gezinildikten sonra durak sesi olan SOL ile karar verilir. Yine bir gül-nihal, aldı bu gönlümü (Dede Efendi) Nihansın dideden ey mest-i nazım (Hacı Faik Bey) Bir gece ansızın gelebilirim
    _2. Çargâh makamı: Türk müziğinde do perdesinin adı ve bu perdede karar kılan makamdır. Klasik Batı müziğinde tam karşılığı do-majördür.
    _3. Buselik: İnici - çıkıcı seyre sahip olan makam dizileri genellikle güçlü sesi civarından seyre baslar. Buselik Makamının seyrine de orta seslerden başlanır. Zülfündedir benim bahtı siyahım (Dede Efendi)
    _4. Uşşak Makamı: Musikimizde uşşak dörtlüsüne buselik beşlisi ilâvesiyle meydana gelen ve dügâh (la) perdesinde karar kılan basit makamdır. Yangın olur biz yangına gideriz (Anonim) Akşam oldu hüzünlendim ben yine (Semahat Özdenses) Gamzedeyim deva bulmam (Kemani Tatyos Efendi) Mehtaplı gecelerde hep seni andım (Sevim Şengül) Telgırafın tellerine şuşlar mı konar (Anonim)
    _5. Hicâz makamı makamlar arasında, Yılmaz Öztuna'nın verdiği bilgiye göre 2052 eserle birinci sırayı almaktadır. İnici - çıkıcı seyre sahip olan Hicaz Makamının seyrine genellikle güçlü sesi olan Neva perdesinden başlanır.
    Söyleyemem derdimi kimseye derman olmasın diye (Şükrü Tunar) Ben gamlı hazan sense bahar (Melahat Pars)
    Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin (Muzaffer İlkar Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım (Teoman Alpay)
    _6. Uzzal: Musikimizde hicaz beşlisine uşşak dörtlüsü ilâvesiyle meydana gelen, hicaz makamına çok yakın ve dügâh (la) perdesinde karar kılan basit makam. Hicaz ailesinin bir başka makamıdır. İndim yarin bahçesine gülden geçilmez
    _7. Hümayun: Cennet kuşu ya da uğurlu demektir. Dinleyicide derin keder hissi uyandırır. Hicaz Ailesi makamlarındandır.
    Zirgüleli Hicaz Makamı, özellikle yeden perdesinin değişik olması nedeniyle diğer Hicaz Ailesi Makamlardan farklıdır. İnici – çıkıcı seyre sahip olan Zirgüleli Hicaz Makamının seyrine orta seslerden başlanarak, dizinin seslerinde gezinilir.
    _8. Neva. Aheng demektir. Musikimizde uşşak dörtlüsüne rast beşlisi ilâvesiyle meydana gelen basit makamdır
    _9. Kürdi: Musikimizde kürdi dörtlüsüyle buselik beşlisinden meydana gelen ve bu beşli ile dügâhta karar kılan basit makamlardan biridir. Ağır yapılı bir makam olduğu için az kullanılmış makamlardan biridir. Gülü susuz seni aşksız bırakmam (Zekai Tunca) Güz gülleri gibiyim hiç bahar yaşamadık. Bir sevda geldi başıma (Arif Sami Toker) Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın (Selami Şahin)

    _Makamlar_ Acemaşiran = Yaşam coşkusu, Sultaniyegah = Gece mutluluğu, Ferahfeza = Mutluluk veren lütuf, Şedaraban = Aşkla güzelleşmek, Kürdilihicazkar = Yakıcı hüzün, Hicazkâr = Aşkta sebat, Nihavend = Aşk sevinci, Neveser = Gönül ferahlığı, Acemkürdi = Lütfedilen mutluluk, Muhayyer = Ayrılık, feryadı Hisar = Sevgilinin nazı, Şehnaz = Sevgilinin güzelliği, Ferahnâk = Bahar neşesi, Şevkefza = Hüzün içinde lütuf, Suzidil = Gönül yangını, Çargah = Aşkta yok olmak, Dügah = Derdin içindeki derman, Bestenigar = Sevgiliye hasret Suzidilârâ = Ateş saçan aşk, Rast = Sevincin zirvesi, Acem = Ruh yüceliği, Isfahan = Aşka feda olmak, Buselik = Aşk sırlarını açmak, Hicaz = Aşktan yanmak, Segah = Sonsuzluğa çağrı, Müstear = Dünyaya susmak, ötelere konuşmak Saba = Sonsuzluk esintisi, Eviç = Yücelik, Yegah = Aşk suskunluğu, Nikriz = Aşkın verdiği cesaret, Neva = Sevgiliye çağrı, Uşşâk = Aşkın verdiği şevk, Karcığar = Mutluluğu arayış, Hüseyni = Aşk ağıtı, Gerdaniye = Aşk çilesinden şikayet, Hisarbuselik = Tatlı buseler, Hüzzam = Parlak hüzün
    ____________
  • Hiçbir kitap, bir tek ânın canlılığını getirip koyamıyor önümüze. Şu elimin altındaki sayfayı okuyup bitirdiğimde, dünya bir daha asla geri getirilemeyecek kadar başkalaşmış olacak. Şu elimdeki sayfayı okuyup bitirdiğimde, adını bilmediğim sayısız insanın ölümüyle doğrulacağım yerimden, benimle aynı mevsimi paylaşacak sayısız çocuk kundağa sarılacak. İçimizden hiç kimse, bu dağılan, parçalanan, çürüyen ve yeniden şekillenen hayatın sırrını bilgiyle çözemiyor.
    Ali Ayçil
    Sayfa 50 - Dergah Yayınları
  • _Ahlak metafiziğinin görevi, deneyim ve güdülere dayanmayan, saf aklın düşüncesinde ortaya çıkan idelerin, iradeye yansımasını araştırmaktır. Ahlak yasasına bağlılık ile ortaya çıkan yükümlülük, saf aklın iradeyi yönlendirmesi olduğu için akıl sahibi varlıkta ortaya çıkan özgürlüktür.
    _Ahlak Metafiziğinin işi, olanaklı bir saf istemenin yani ahlakın en yüksek ilkesinin araştırılmasından öte bir şey değildir. İnsanın istemesinin eylem ve koşullarını araştırmak değil. Saf ve pratik eleştiri arası geçiştir.
    _Metodum_1- Sıradan ahlaktan felsefi ahlaka geçiş 2. Yaygın ahlak felsefesinden ahlak metafiziğine geçiş 3- Ahlak metafiziğinden pratik akla yolculuk.
    _Temel soru, özerklik ve özgür istenç, belirlenimci bir Newton evreninde nasıl olanaklıdır?
    _Ahlaklılık saf aklın, pratik talebidir. İde, ahlak yasasıyla kendini görünüşlere sunabilir ve pratik aklın gerçekliğine dönüşebilir. Düşünce olmadan yasa olmaz. Düşünceden bağımsız ahlak boş bir kuruntudur. Ahlak yasasının amacı sevgi değil saygıdır.
    _Ahlak bir yasadır ve ahlaklılığı sadece özgürlüğün özelliğinden türetmek gerektiğinden, özgürlüğü de bütün akıl sahibi varlıkların istemesinin özelliği olarak kanıtlamak gerekmektedir.
    _Özgürlük bütün akıl sahibi varlıklarını istemesinin özelliğidir. Özgürlük, istemenin özerkliğini açıklamanın anahtarıdır. İsteme bir tür nedenselliktir. Doğa zorunluluğu, etkide bulunan nedenlerin yaderkliğiydi.

    _Evrende İyi istemeden daha iyi bir şey yoktur. Karakter ve mizaç özellikleri, zenginlik, itibar iyidir ama iyi bir istemenin olmadığı yerde insanı haddini bilmez yapar. İsteme yalnız kendi başına iyidir; isteme hiçbir şeyi başaramıyorsa da yine mücevher gibi parlar. İsteme dilek değildir. Tüm gücün harekete geçirilmesidir. Yararlılık veya verimsizlik bu değere ne bir şey ekleyebilir, ne de ondan bir şey eksiltebilir. Yararlılığı alışverişte dikkat çekilmesi için bir çerçeve gibidir, değerini belirtmek için değil.
    _İnsan ne kadar çok bilgiyle zenginleşirse o kadar yük yüklenir ve mutsuz olur. Akıllarını kullanmayan ve içgüdüleriyle yaşayan cahiller ise hafif ve mutludur. Bilgili insanlar cahilleri küçük görmekten çok onların mutluluklarına imrenirler.
    _Duyular dünyası ve akıl dünyası farklıdır. Duyular dünyasında aynı nesneye bakan herkes farklı şeyler görür. Akıl dünyasında herkes aynı şeyi görür. Aklı dünyası duyular dünyasının da sınırlarını çizdiği için daha yücedir. Özgürlük, doğa yasalarının, ahlakın temelinde olduğu gibi akıl dünyasının da temelini oluşturur. Kendimizi ozgur olarak duşunduğumuz zaman, akıl dunyasında ve ahlaklılıkla birlikte kabul ediyoruz. Kendimizi yukumluluk altında duşunduğumuz zaman ise, kendimizi duyular dunyasına ve anlama yetisinin dunyasına ait sayıyoruz._Akıl dünyasında ahlak, duyular dünyasında mutluluk vardır. Duygu dünyası da zaten akıl dünyasının içindedir.
    _Doğada her şey yasalara gore etkide bulunur. Yalnızca akıl sahibi bir varlığın, ilkelere gore eylemde bulunma istemesi vardır.
    _Kesin buyruk tektir ve şudur: Genel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eylemde bulun. Yalnızca kesin buyruk pratik bir yasa olduğu etkisini uyandırıyor, geri kalanların hepsi, gerci istemenin ilkeleridir,
    _Akıl sahibi varlıklara kişi denir, akılsız varlıklara da şey denir. Çünkü akıl sahibi varlıklar kendilerini kullandırmazlar, şeyler ise kullandırır. Akıl sahibi varlık ise istemenin krallığında kendini bir yasa koyucu olarak görmelidir. Yasa koyucu olarak başkalarının istemesine bağlı olmadığında ise krallığın başıdır. Akıl sahibi bir varlığın en büyük amacı ahlaklılıktır çünkü sadece onun sayesinde amaçlar krallığında yasa koyucu üye olabilir.

    _Felsefeyi Mantık, Fizik ve Etik olarak üç bölüme ayırır. Mantık düşünmenin genel kurallarıyla uğraşır. Fizik doğa yasalarıyla Etik ise özgürlüğün yasalarıyla ilgilenir. Saf bir ahlak felsefesinin imkanını araştırır.
    _Yunan Felsefesi 3 bilime ayrılıyordu: Fizik etik ve mantık. Önemli olan bunların dayandığı ilkeyi belirlemektir. Her akıl bilgisi ya içeriklidir ve bir nesneyi ele alır ya da biçimseldir ve nesnelerde ayırım yapmaksızın, anlama yetisi ile aklın yalnız biçimiyle ve düşünmenin genel kurallarıyla uğraşır. Biçimsel Felsefeye mantık denir. İçerikli felsefe de 2ye ayrılır. Doğa yasalarını kapsayan fizik ve özgürlüğün yasalarını kapsayan etik. Doğa olan ve etik ise olması gereken yasalardır. Etiğin deneysel kısmına pratik antropolojii, mantıksal kısmına ahlak denir .Sırf biçimsel felsefeye mantık, biçimin belirli parçalarıyla yetinen felsefeye metafizik denir. böylece doğa ve ahlak metafiziğinin özü ortaya çıkar.
    _Bütün meslekler ve sanatlar işbolumunden kazanclı cıkmışlardır; İşlerin bu şekilde ayrılıp bolunmediği, herkesin her telden calar olduğu yerde, meslekler hala en buyuk barbarlık durumundadırlar.

    __Görünüşlerin arkasında görünüş olmayan bir şeyin, yani şeylerin kendilerinin olduğunu; ama aynı zamanda, onları bizi uyardıkları şekilden başka turlu hiçbir zaman bilemiyeceğimizden, onlara daha cok yaklaşamıyacağımızı ve kendilerinin ne olduklarını hicbir zaman bilemiyeceğimizi kabul etmemiz gerektiği sonucu kendiliğinden ortaya cıkar. _Özgürlük, yaptıklarımızda ve yapmadıklarımızda aklı kullanmamızı olanaklı kılan tek patikadır ve ondan vazgeçmek olanaksızdır.
    _Pratik akıl, her şeyi anlamaya kalkarsa sınırını aşmış olur. Negatif duşunce sınırlarını aşmış ve hakkında hicbir şey bilmediği bir şey konusunda bir şeyler bildiğini ileri surmuş olur.
    _Saf aklın nasıl pratik olabileceğini açıklamakla, özgürlüğün nasıl olanaklı olduğunu açıklamak aynı şeydir ve sınırı aşmaktır.
    _İnsanın mutlak değerini tek başına oluşturan şey yasaya saygı gudusudur.
    _Eğer doğanın amacı aklı olan bir varlığın mutluluğu olsaydı, tüm istemeyi onun içgüdülerinde bırakırdı. Akıl, yaşamın tadını cıkarmak icin ne kadar cok uğraşırsa, insan hakiki memnunluktan o kadar uzaklaşır. Akıl varoluşun amacını çözmek içindir.
    _Yaderklik, özerkliğin karşiti. dışarıdan gelen yasaya, buyruğa göre davranma.
    _Koşullu buyruk: Bir şeyi başka bir şeyi istediğim için yapmalıyım. Buna karşılık ahlak buyruğu şoyle der: Başka bir şey istemesem de, şoyle eylemde bulunmalıyım. Soz gelişi biri der ki: Saygınlığımı korumak istiyorsam, yalan soylememeliyim; diğeri ise şoyle der: SSana en ufak bir ayıp getirmese bile, yalan soylememeliyim.
    _Kesin buyruk nasıl olanaklıdır?_ Özgurluk idesi beni duşunulur bir dunyanın uyesi yaptığından, kesin buyruklar olanaklıdır.
    _İlgi duymak, aklın istemeyi belirleyen bir neden olmasını sağlayandır. Bundan dolayı en cok akıl sahibi bir varlık icin “ ilgi duyuyor" denir, akıl sahibi olmayan varlıklar ise yalnızca duyusal dürtüler duyar.
    _Ödeve uygun eylemlerin ödevden dolayı mı, yoksa bencil bir amactan dolayı mı yapıldığı kolayca ayırt edilebilir._Yaşamak ödevdir. Mutsuz insanın intihar etmeyip yaşamını sürdürmesi eğer ödevden dolayı ise ahlakidir eğer korkudan yada başka nedenden ise değildir. _Karakterin eşsiz bir şekilde yuksek olan değeri, eğilimden dolayı değil, odevden dolayı iyilik yapmasında ortaya cıkar. Kendi mutluluğunu güvence altına almak ödevdir çünkü bunun sonucu mutsuzluk ödevi çiğnemek için ayartmaya dönüşebilir. Dinde düşmanını da sev der ama sevgi buyurulamaz ama ödevden dolayı yapılır._Ödevden dolayı yapılan eylemin ahlaksal değeri amaçta değil iradededir. İstemenin yasa tarafından belirlenmesinin ve bunun bilincinin adı saygıdır. Doğal yeteneklerimizi genişletmeyi de odev saydığımızdan, yetenekli bir kişide sanki bir yasanın örneğini goruyoruz. Bu da saygımızı oluşturuyor. Ahlaksal denen her ilgi yalnız ve yalnız yasaya saygıdır.
    _Maksim_Öznel ahlak ilkesi. Maksimimin genel yasa olmasını isteyebileceğim şekilden başka türlü davranmamalıyım.;
    Soru, zor duruma duştuğumde, tutmama niyetiyle bir soz verebilir miyim? Şunu sorarım: Yalanla, kendimi guc durumdan sıyırma maksimim genel bir yasa olacak olsa, memnun olur muydum? Boylece cok gecmeden farkına varırım ki, yalanı gerci istiyebilirim ama yalan soyleme konusunda genel bir yasa hic istiyemem. _Maksimler, akıl sahibi varlıkların bu nesnel ilkesiyle uyuşmuyorsa, eylemin zorunluluğuna pratik zorlama, yani ödev denir.
    _Dunyanın gidişi konusunda deneyimsiz, bu gidişteki olup biteni kavramaktan aciz, kendime yalnızca şunu sorarım: kendi maksiminin genel bir yasa olmasını da istiyebilir misin? Bunu isteyemeyeceğim yerde, o reddedilecek bir maksimdir; vereceği zarardan dolayı değil, genel yasamada ilke olarak yer almağa uygun olmadığından.
    _Ahlaksal değer soz konusu olduğunda, sorun olan, gorduğumuz eylemler değil, eylemlerin gormediğimiz o ic ilkeleridir.
    _Dedikodular sığ kafaların pek hoşuna gider.
    _Butun ahlak kavramlarının kaynağı akılda bulunur; onlara deneysel olandan ne kadar katıyorsak, eylemin sınırsız değerinden de bir o kadar eksiltiyoruz.
    _İsteme pratik akıldan başka birşey değildir. İsteme, eğilimlerden bağımsız olarak iyi olduğunu bildiği şeyi secme yetisidir. …
    _Aklın emri buyruktur. Butun buyruklar bir “ gerek”le dile getirilirler. İyi olan bir isteme, nesnel yasalara bağlı olur, İşte bundandır ki, tanrısal bir isteme icin buyruklar gecersizdir. Bir istemenin aklın ilkelerine bağımlılığına ise ilgi denir.
    _Ahlaksal buyruklar, özgürlükle ilgilidir. Pragmatist-faydacı-buyruklar refahla ilgili, teknik buyruklar sanatla ilişkilidir.
    __Mutluluk kavramını oluşturan oğelerin hepsi deneyseldir, Zenginlik mi istese? Onu nice kaygılar, kıskanclıklar, tuzaklar icine boğazına kadar batırabilir. Cok bilgi ve kavrayış gucu mu istese? Belki de bu, şimdi ondan saklanan ama kacınılamıyacak olan kotulukleri açığa çıkarır, Uzun bir yaşam mı istese? Bunun uzun bir sefalet olmayacağma kim guvence verir ki? Bari sağlık mı istese? Kac kere bedenin rahatsızlığı, kusursuz bir sağlığın surukleyebileceği aşırılıklardan bir insanı alıkoymadı mı? Demek ki mutlu olmak icin, belirli ilkelere gore değil, yalnızca deneysel oğutlere gore, orneğin perhiz, tutumluluk, nezaket, sakınganlık oğutlerine gore eylemde bulunmak yeter; mutluluk aklın bir ideali değil, sırf deneysel nedenlere dayanan hayal gucunun idealidir;

    _Ahlak, güdüye bağımlılıktan kurtarılmalı ve saf akıldan ortaya çıkan yasayı insana ödev kılmalıdır. İhtiyaçtan ortaya çıkan buyruk pratik kural olabilir ama ahlak yasası olamaz. Ahlak dünyanın koşullarından alınmamalı saf akıldan alınmalı. Özgürlük ahlak yasasının koşuludur. Biricik idedir. Fenomenler dünyasına ait değildir. Özgürlük olmasa ahlak yasası, varlık zeminini bulamazdı. Saf ideler özgürlük zemininde imkan bulur ve görüngüsü bilinmeyen ama düşünülen olmalarıyla varlık kazanır. Ahlak yasaları saf aklın yasalarıdır. İrade akla bağlı değil güdülere bağlı ise raslantısallık oluşur. İlgi, eğilimlere bağlı aklın iradesidir. Saf akıl, ahlak yasası ile idelerine nesnel gerçeklik veren pratik akla dönüşür.
    _Saf akıl insanı evrensel ahlaki eylemin hem özne hem de nesnesi olarak araç kıldığı için başka öğelerin varlığını ve iyiliğini gözetmekle yükümlü kılacaktır…
    _Ödev en yüksek ahlaki değerdir. İyilik yapmak ödevdir. Alışkanlıklarından dolayı iylik yapan kimse ahlaklı olmaz. Bu ben sevgisidir ve yıkıcı olabilir. Ahlaki eylem 2ye ayrılır. Ödevden doğan ve ödeve uygun. Ödevden doğan saf akıldan çıkar. Ödeve uygun ihtiyaçlardan çıkar. Buyruklar koşullu ve kesindir. Eylem kendi başına iyi ise kesin, amaç için araç olarak iyiyse koşulludur.
    _Aydınlanma, insanın insanlığı, herkes için bir amaç olarak görecek şekilde eylemde bulunmasıdır.
    _ İntihar aklın yasalarını reddedip, kişisel amaçlara göre hareket eder..
    _Arzu doğanın iradesidir ve özerk değildir. Ahlak iradenin özerkliğini şart koşar. Ahlak yasası nesneldir. Maksimler öznel. Ahlaklılık yasaya uygun olarak kendine yöne veren akıldır. Mutluluk ve ahlaklılık arasında ayrım yapılamaz. Mutluluk isteği, doğa yasalarınca iradeyi belirlerken, ahlaklılık doğa yasalarından bağımsız olarak kendi iradesini özgür kılar. Arzu, payını almak için iradeyi yönlendirir. Ahlaklılık ise ideye gereksinim duyar. Mutluluk, hayat şartlarından bağımsız olarak bilinçtedir ve buna entelektüel mutluluk denir. bu yetkinliğe ulaşmak çok zor ve idealdir. İde=deneyle kanıtlanamayan düşünce.
    _Ahlak kanunu, mutluluktan çok insanı mutluluğa layık hale getirmeyi emreder. Fazilet hayatta kazanılmaz ise onu kazanabileceğimiz başka bir hayat olmalı. Bu durumda ahlak kanunu imkansızı emreder. Bu sorunu kant: tanrının varlığı ile çözmeyi ortaya koyar. Tanrının varlığını varsaymaksızın en yüksek iyinin gerçekleşme imkanı yoktur.
    _Kişiler kendileri yasa koymaları ile krallığın başı olabilirler.
    _Özgürlük kutsallık değildir ama iradeyi belirlemesi ve kendisini duyumların etkisinden uzak tutabilmesi bakımından kutsallığa yakındır.
    _En yüksek iyi olan tanrı 2 farklı anlam taşıyabilir. 1 en üstün 2 en yetkin. En üstün: kendi koşulsuz olan koşuldur. En yetkin. Bütünün bir parçası olmayan daha büyük bütündür. ..tanrının varlığının kabulü sonlu varlık için ihtiyaçtır ve umut ilkin din ile başlayabilir.
    ______________________


    _Ahlak Tartışması_
    _Ahlaksal algı, dış algı ve iç algının yanında üçüncü bir algılama türüdür. Varsayalım ki iki farklı kişinin bize yararı dokunuyor olsun; bunlardan birisi bize olan sevgisinden dolayı bize yararlı olsun, diğeri ise yalnızca kendi çıkarı için yararlı olsun: Bu durumda her ikisi de bizim için eşit derecede yararlıdır ama yine de bizim her ikisine karşı oldukça farklı duygularımız olacaktır. O zaman bizim ahlaksal eylemler için yarardan başka diğer algılarımız da olmalı: ki, işte, bu algıları elde etme gücüne Ahlak duygusu diyebiliriz.
    _Kant duygucu etiğe karşıdır. Etiğin mantığa dayanmasını ister. Hume mantığın bittiği yerde duyguların devreye girmesi gerektiğini savunur. Lockenin öğrencisi Shaftesbury’ye göre ahlâksal değerlendirmelerin kaynağı akılda bulunmaz. Ahlâksal değerlendirmeler eğilimlerin uyumluluğuna ya da uyumsuzluğuna bağlıdır; aynı şekilde estetik değerlendirmeler de kaynaklarını insanın kendine özgü bir yetisinde kalpte bulur. Shaftesbury dile getirdiği bu yaklaşımla “sezgici” akımın bir üyesi de. Ahlâk duygusunu bir “duyu”nun ürünü olarak görür ve “değer yargılarının temelini” ahlâk duygusuna dayandırır. Ahlâksal onay ya da reddetme, olumlu ya da olumsuz yargı verme, akıl ilkelerine indirgenemez; bunlar ahlâk duyusunun “algılarıdır”. “

    _Hume: Ahlâk, her belirli varlığın duygusuna ya da zihin beğenisine bağlıdır tamamiyle. Öyleyse ahlâk algılarının anlama yetisinin işlemleri arasında değil, beğeniler ve duyular arasında sınıflandırılmaları gerekir. Erdem ve erdemsizlik arasındaki fark, akılla elde edilmez. Bu ayrımı yapabilmemiz için “belirli bir izlenim ya da his” gereklidir. Ama bu duygu çoğu zaman düşünce ile karıştırılmaktadır. Ona göre erdemden doğan izlenimler hoş, erdemsizlikten doğan izlenimler ise rahatsız edici-acı vericidir. Böylelikle ahlâk algılarının anlama yetisinin işlemleri arasında değil, beğeniler ve duyular arasında sınıflandırılmaları gerekir”. Onaylamama ya da onaylama, yargıgücünün işi değildir; bu yalnızca “kalbin bir işidir”

    _Kant, metafizik bir yoldan ilerlediği için deneysel psikolojinin bir konusu olan duyguları bir yana bırakarak salt pratik aklın varolduğunu, pratik aklın olanaklılığının, kapsamının, ilkelerinin ve sınırlarının ilkelerini, insanın doğal yapısıyla bağ
    kurmadan eksiksiz olarak ortaya koymayı amaçlar. Ona göre insan aklı saf kullanılışında eleştirilmediği sürece, pratik alanda yürütülen çalışmalarda doğru bir yol tutturulamaz. Bu eleştiri eksik olduğu için ahlâksallığı açıklamakta kullanılan “ahlâk duygusu” ilkesi de deneyseldir ve mutluluk ilkesine dayanır Deneysel ilkeler ise ahlâk yasalarının temelini oluşturamazlar. Kant için ahlâk duygusu ilkesi de bir mutluluk ilkesidir.
    _Kant, ahlâk yasasını aklın değil, “özel bir ahlâk duygusunun” belirlediği savını yanlış bir sav olarak görür. Çünkü ahlâk yasasını “özel bir duygu” belirleseydi, erdemin bilinci “hoşnutluğa ve zevk almaya, kötülüğün bilinci ise ruh tedirginliğine ve acıya bağlanmış, böylece de her şey yine kişinin kendi mutluluğu isteğine indirgenmiş olurdu.
    _Ahlâk yasası güdüdür; çünkü öznenin duyusallığını etkiler ve yasanın istemeyi etkilemesini kolaylaştıran bir duygu uyandırır. Böylece yasaya saygı ahlâklılığın kendisidir. Ahlâk yasası yalnızca akıl tarafından meydana getirilir, eylemler konusunda yargıda bulunmaya yaramaz: “yalnızca yasayı kendine maksim haline getirmek için güdü olarak iş görür. İnsanın sahip olduğu saf pratik akıl ve bu aklın yasası sayesinde ortaya konan özgür istemeye sahip olma
    asli duyumu vardır ve işte, ahlâksal duygu diye adlandırılabilecek biricik şey budur.
    _Vicdan, kişi yasaya aykırı bir davranış yaptığında, ne gibi bir gerekçe bulursa bulsun susturamadığı “davacı”dır..
    Ona göre vicdan “kendi kendisi için ödev olan bir bilinç” anlamına gelir “Hiçbir kanıtlamaya gereksinim duymayan ahlâksal bir temel ilke vardır: Haksız olabilecek tehlikeli hiçbir şeye cesaret göstermemek gerekir. Bir şeyden kuşku duyuyorsan yapma”. Öyleyse böyle bir bilinç, yapılmak istenen eylemin doğru olup olmadığını gözeten, koşulsuz bir ödevidir.
    _Vicdan kendi kendini yönlendiren ahlâksal yargıgücüdür.

    _Shopenhauer, metafizik bir temele yaslanarak etik eylemin temelini yine duygudaşlıkta bulur. Kişi başkasının acısını paylaşma yoluyla kendisini diğer insanlarla özdeşleştirir ve onların acısını sanki kendi acısıymış gibi hisseder. Bu anlamdaki bir “duygudaşlıktan” öte başka hiçbir ahlâk ilkesi yoktur.
    _Bu kısa tarihçeye bakıldığında bile duyguculuğun tek biçimli bir yaklaşım olmadığı söylenebilir. Bir yanda Shaftesbury, Hutcheson ve Hume’un temsil ettiği, duyguculuğu bir duyu ürünü olarak gören duyguculuk; diğer yanda Darwin ve Kropotkine gibi, ahlak duygusu ya da vicdanı her zaman belirli bir toplumun normlarıyla ilgili olarak o toplumun varlığını sürdürmesinin dayanağı yapan evrimci duyguculuk, tümüyle başka bir yanda ise, Schopenhauer ve Levinas’ın duyguculuğu gibi metafizik bir duyguculuk. Son olarak ise, rasyonel-modern dünyanın
    çözülme noktasını duygulara yapılan vurguda arayan postmodern duyguculuk.
    _Ahlak duygusu ya da vicdan denilen duyguların kendiliğinden ortaya çıkan şeyler olmadıklarıdır. Kant bu eleştirisinde haklıdır. Bizi eyleme götüren kimi duygular inandığımız ilkeler, normlar tarafından belirlenir.
    _Batı Avustralya yerlileri arasında, ölen eşin ardından birini öldürmek geleneği vardır. Karısı öldükten sonra bir kadını öldürmesi gerektiğine inanan bir kişi, inandığı bu gereklilik engellenince zayıflar, uyuyamaz ve sonuçta hastalanır. Ancak ölen karısının yerine bir can aldığında sağlığına yeniden kavuşur. Karısı ölen kişinin vicdanı, bir başkasının canını alamadığı, yani “gerekeni” yapamadığı için huzursuzlaşmaktadır4. Dolayısıyla, karısının ölümünün acısını hafifletmek için bir başkasını öldürmesi gerektiğine inanan bir kişinin vicdanı ile bu inancın gereği yerine getirildiğinde isyan eden bir başka kişinin vicdanı aynı gerekliliği dile getirmezler. Bu şu demektir, vicdan ya da ahlak duygusu görme ya da duyma duyusu gibi kendiliğinden işleyen bir duyunun ürünü değildir. Bu noktada Kant’ın çözümü oldukça tatmin edicidir: Vicdan ya da ahlak duygusu denilen şey, ancak bu duygunun taşıyıcısı olan ahlaksal öznenin insanın değerine duyduğu saygıyla ilişkili olarak ‘yaşandığında’ anlamlıdır. Kant’ın yargıç örneği de bu noktayı aydınlatmayı amaçlar.
    _________________________
    _Saf: Ne bilebilirim? Pratik: Ne yapmalıyım? Yargı: Ne umabilirim?


    _Arı Usun Eleştirisi_
    _Saf a priori bilginin nasıl mümkün olabileceğini gösterdiği birinci eleştiri kitabı. Saf ve ampirik(deneysel) bilgi arasindaki ayrim;- tum bilgi deneyimle baslar. A priori: duyular ve deneyimden bagimsiz bilgiye denir. Herhangi bir önermeden türememişse, mutlak a priori yargidir. Evrensel olarak dusunulen bir önerme a prioridir.

    _Kant aklı, teorik ve pratik akıl olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Kant “kritisizm” olarak da adlandırılan salt rasyonalizm ve salt empirizm‟e bir tepki olarak ortaya çıkan ve her ikisinin bir sentezini oluşturan eleştiri felsefesini; aklın neleri bilip, neleri bilemeyeceğini belirlemek üzere kurmuştur. Burada sorgulayan da, sorgulanan da akıldır. Akıl kendi kendini eleştirir. Kant‟ın felsefesine Eleştiri felsefesi denmesinin nedeni de budur. Kant‟ın ilk eleştirisindeki amaç öncelikle tamamen bilimsel bir felsefe kurmaktı. Kant‟ın inancına göre, felsefede bilimsel olmak için Kopernik‟in gökyüzü sisteminin merkezinde dünya değil güneşin yer aldığını ileri sürmesine benzer bir devrim gerekliydi. Kant‟a göre, bilgi ne sadece deneyden ne de sadece akıldan gelir. İnsan bilgisi duyu ve anlığın birlikte hareketinden doğar. Doğru bilginin mümkün olduğunu savunan dogmatizmi ve doğru bilginin mümkün olmadığını savunan septisizmi yıkmaktatır. Bunların her ikisini de yıkmaya çalışmak çelişkili gibi görünse de Kant bunu tutarlı bir şekilde, dünyayı fenomenler ve numenler dünyası olarak ikiye ayırmakla başarmıştır. Kant‟ın akıl eleştirisine, aynı zamanda bir metafizik eleştirisi denilmektedir.

    _Hume diyor ki: Algılarımız vasıtasıyla elde ettiğimiz sonuçların “genel geçer” ve “zorunlu” olup olmadığı konusunda kesin bir fikir sahibi olamayız çünkü algıladığımız süreç, bizim duyu organlarımıza girdikten sonra öznelleşir, genelgeçerlik özelliğini yitirir. Örneğin nedensellik düşünüldüğünde, biz bir şey başka bir şeyin arkasından geldikçe bunu nedensellik olarak yorumlar ve genel sonuçlara vardığımızı düşünürüz (havaya atılan taşın yere düşmesi gibi) ama bu sadece bizim özel bir durumu genelmiş gibi algılamamızdan kaynaklanır.
    _Şimdi olay en basit terimlerle şundan ibarettir: İlk aşama olarak, gözlem dünyasının elemanları olan fenomenler, duyularımız aracılığıyla duyarlık tarafından işlenir ve bu işlenmiş “ham made”, “görü”yü sağlar. Bu noktada devreye giren anlama yetisi görüyü devralır ve kategorileri (ki sayıları 12 tanedir) yardımıyla bu ham bilgiyi (görüyü) düzenler, anlamlandırır, birbirine bağlar. Son olarak devreye akıl girer ve anlama yetisi ile düzene sokulan kavramları birleştirip sentezler ve bilginin kavramlaştırılması süreci tamamlanmış olur! Bilgi felsefesi tarihinde çığır açan bu koca külliyatın ziyadesiyle yüzeysel özeti.

    _A Priori - A Posteriori bilgi_
    _Aklı inceleyip, eleştirecek olan yöntem “Transendental yöntem”dir. Kaynağı deney olan bilgiler A posteriori (sonsal) bilgi, kaynağı akıl olan bilgiler ise A priori (önsel) bilgidir. Ev yıkılacakken hem akıl hem deneyle bilinebilir. Kant‟ın ulaşmak istediği bu alan salt aklın, tanrı, özgürlük ve ölümsüzlük gibi soruların çözümüne yönelen, dogmatik karakter taşıyan metafizik alandır. Bundan sonra Kant, zihinde a priori olarak bulunan kavramları ve bu kavramlar arasındaki ilişkilerin tespit edebilmek için analitik ve sentetik yargıların ne olduğunu analiz etmektedir.
    _Analitik ve Sentetik Yargılar_
    _Kant‟a göre bilgi özne-yüklem ilişkisinden doğan bir yargıdır. Analitik yargılar, B yükleminin gizli bir şekilde A‟ya ait olduğu durumlar‟ı ifade eden önermeler, sentetik yargılar ise; B‟nin bütünüyle A‟nın kapsamının dışında bulunduğu durumlar‟ ifade eden önermelerdir. Analitik yargılar mevcut bilgiyi çözümler ve açıklarlar. Sentetik yargılar ise bilgiyi genişleten ve yeni bilgi verenlerdir. Bir cismin yer kaplamasına ilişkin önerme a priori olarak kesin önermedir ve deney yargısı değildir. Ama “dünya bir gezegendir” veya “bütün cisimler ağırdır” önermeleri genel olarak cismin kavramında gerçekten düşünülmeyen bir şeyi yükleminde içerir. Bilgimi arttırır. O halde bu yargı, sentetik yargı olarak adlandırılmalıdır. Bu tür yargıların kökeni deneye dayandığı için sentetik a posteriori yargılardır. Analitik yargılar; kaynağı deney olmadığından dolayı a prioridirler ve çelişmezlik ilkesine dayanmaktadırlar. Sentetik yargılar ise hem a priori hem de a posteriori olabilir ve çelişmezlik ilkesine dayanmazlar. Bilimsel önermelerin analitik değil sentetik yargılardan elde edilmesi gerektiğini söylemektedir. Bilgiye ancak analitik önermelerle ulaşabileceğimizi savunan Aristoteles gibi rasyonalist filozofları da eleştirmiş olur.
    _Aristoteles ise bilgi teorisinin temeline koyduğu birinci şekil kıyasta tümden gelim yöntemini uygulamaktadır. Örneğin; birinci şekil kıyasın büyük önermesi tümel ve analitik bir önermedir. Örneğin; “bütün insanlar ölümlüdür”, “Aristoteles insandır”,“O halde Aristoteles ölümlüdür” şeklindeki birinci şekil kıyasta tekil bir yargı olan ikinci önerme, tümel bir yargı olan birinci önerme sayesinde bilinmektedir. Kant analitik yargılarla yetinmeyip, deneyle elde edilen a posteriori bilgilerden üstün, pozitif bilimlere ve metafiziğe temel yapacağı, a priori özellik taşıyan, ancak yeni bilgi de veren sentetik önermelerin peşindedir. Bu özelliği taşıyan yargılara sentetik a piriori yargılar adını verir.
    _Sentetik a priori yargıların bulunduğu alanlar; matematik, fizik ve metafizik alanlardır. Kant akla yol haritası çizerken, matematiği örnek bir model, fiziği aklın üzerinde yürüyeceği yol, metafiziği ise ulaşacağı kesinlik alanı olarak düşünmektedir. Matematik yargıların hepsi sentetik ve pioridir, deneyden çıkmaz ancak deneyle doğrulanırlar. “her değişimin bir nedeni vardır” şeklindeki önermede, “değişim” deneyle elde edilen, neden ise deneyin sınırlarını aşan akıl tarafından, ona giydirilen unsurdur.
    _Transendental Felsefe_
    “Transendent (aşkınsal) bilgi “ bilginin sınırlarını aşan bilgidir; “transendental bilgi (aşkın)” ise bu sınırları aşmayıp araştıran bilgidir. Biri deneysel diğeri değil. Birincisi analitik, diğeri sentetik.
    _Transendental Estetik_
    _A priori duyarlığın tüm ilkelerinin bir bilimini transendental estetik olarak adlandırıyorum. Nesnelerin bizi etkilemesiyle tasarımlar edinme yetisine duyarlık denir. Öyleyse duyarlık aracılığıyla nesneler bize verilir ve yalnızca o bize görüleri sağlar. Anlık yoluyla ise düşünülürler ve kavramlar ondan doğar. Bu görüşleriyle Kant bilginin sadece deneyden geldiğini ileri süren empirist gelenek ile bilginin sadece akılda bulunduğunu savunan rasyonalistleri eleştirmekte ve onların yanılgısını “Görüler olmaksızın kavramlar boş, kavramlar olmaksızın görüler kördürler”…
    _Bir şeyin duyarlığımız üzerinde meydana gelme etkisine duyum denir. Kant duyular vasıtasıyla doğrudan doğruya dış tesirler hakkındaki bilgiye empirik bilgi, duyarlık yardımıyla meydana gelen bir görünün konusuna da fenomen (görüngü) adını verir. Kant‟a göre fenomenin bir maddesi bir de biçimi (formu) vardır. Fenomenin maddesi duyumdur ve duyum bize a posteriori olarak verilmiştir. Fenomenin formu ise fenomene düzen veren şeydir ve a priori olarak ruhumuzda bulunmalıdır. Duyu bilgisinin iki salt (arı) formu olan uzay ve zaman Kant‟ın üzerinde durduğu a priori unsurlardır. Uzay ve zaman duyu bilgisinin oluşmasının koşullarıdır.
    _Şeyleri a priori görmemizi sağlayan, sadece duyusal görünün formudur ama bu sayede nesneleri kendi başlarına oldukları gibi değil, bize (duyularımıza) göründükleri gibi bilebiliriz. uzay ve zaman a prioridir ve bizler nesneleri bize göründükleri gibi, bunlar aracılığıyla bilebiliriz. Sentetik a priori bilgi olarak salt matematik, ancak ve ancak sırf duyuların nesneleriyle ilişki kurmalarıyla olanaklıdır. Görü, nesneler bize verildiği sürece nesnenin varlığına sanki doğrudan doğruya bağlı, onlarla dolaysız bir ilişki içinde olan tasarımdır.
    _Kant. sayıları fenomen aleminde değil de numen aleminde tasarlayan, onları kozmik unsurlar olarak kabul eden düşünceyi yıkmaktadır. Bu da evrenin dilinin matematik olduğunu söyleyen Kepler‟in zihinsel altyapısını oluşturmaktadır.
    _Uzay_
    _Uzay tüm dış görülerimizin temelinde yatan zorunlu bir a priori tasarımdır. Uzay sonsuz bir büyüklük olarak tasarımlanır. Deneyimin kendisi ancak uzay tasarımı sayesinde mümkün olmaktadır.
    _Zaman_
    _Zaman kavramı deneyden türetilmemiş bir tasarımdır. Şeylerin bir ve aynı zamanda (eşzamanlı) ya da değişik zamanlarda(ardışık) olduklarını düşünebiliriz priori bir tasarımdır. Zamanın salt bir boyutu vardır, değişik zamanlar eş zamanlı değil ama ardışıktır. Zaman, uzay gibi sonsuz bir büyüklük olarak tasarımlanabilir. Aristo‟dan ayırmaktadır. Çünkü Aristo‟ya göre uzay ve zaman zihnin kanunlarına değil varlığın kanunlarına tabidir. Kant, her iki kategori grubunu da varlığın değil zihnin ilkelerine tabi kılmaktadır.
    _Biz nesnelerin kendisini bilemeyiz ve bizim dışarıdaki nesneler dediklerimiz yalnızca duyarlığımızın tasarımlarıdır, bunların formu da uzaydır, iç duyumlarımızın formu da zaman. Nesnenin kendisi ise hiçbir zaman soruşturulup araştırılamaz. Kant‟ın uzay ve zamanı öznel olduğu halde, öznel koşullarda içi boştur. Uzay ve zaman fenomenlere şekil vermez, aksine onların şekillerini alırlar; bu anlamda da etkin değil edilgindirler.
    _Transendental Mantık_
    _İnsan bilgisinin duyarlık ve anlık olmak üzere iki temel kaynağı vardır. Duyarlık tasarımları alma yetisi, anlık ise bu tasarımlar yoluyla nesneyi bilme yetisidir. Eğer bir tasarım duyumla karışırsa görgül, duyumla karışmazsa salttır. Bu nedenle salt görülerin ya da kavramların kaynağı akıl, görgül olan görülerin ya da kavramların kaynağı ise deneydir. Deney sadece a posteriori (duyusal) verilerden ibaret olsaydı, hiçbir formu olmayan bir sıvıya benzer, dolayısıyla kavranamazdı. Bu formsuz sıvıyı ancak önceden hazır olan (a priori) bir kap (anlığın salt formları, kategoriler) içine yerleştirmekle kavrayabiliriz. Bu nedenle Kant, salt anlığın içinde kapanıp kalan „formel mantık‟ın aksine, salt anlığın dışına çıkıp objeler alanına, mümkün deneyin dünyasına uzanan „transendental mantık‟ bilimini kurar.
    _Transendental analitik ve transendental diyalektik olmak üzere ikiye ayırmaktadır.
    _1. Transendental Analitik_
    _Düşünme ile biz duyarlığın bize vermiş olduğu malzemeyi işler, bir tür bağlama, birleştirme ve sentez yaparız. Düşünmemizde bulunan bu bağlayıcı formlara kategoriler denir. Eğer kategoriler olmasaydı evren insan için kaotik bir yer olurdu. Kategoriler ilk olarak Aristoteles tarafından kullanılmıştır. Aristoteles‟e göre töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, konum, iyelik, etkin ve edilgin olmak üzere on kategori vardır. Ona göre, bu kategoriler Mantık ve metafizik arasındaki köprüyü oluştururlar. Kant ise, Bilgimizin oluşumunda, yargılarımızda bulunan 12 kategori zorunlu, kaçınılmaz bir rol oynamaktadır. Kant‟a göre kategorilerin hiçbir metafizik özü yoktur. Aksine onlar zihnimizin ideal ve deneyden önceki a priori formlarıdır. Kant, Aristoteles‟ten beri nesnelerden yola çıkılmak suretiyle tespit edilen kategorileri, bizzat düşünen akıldan yola çıkarak tamamen farklı bir amaçla yeniden değerlendirmekte.
    _Aristo‟da akıl, nesnesini kavradığı zamanl nesnenin formunu almaktadır. Bu durumda akıl, nesnenin ilkelerine tâbi olmakta, Kant‟ta ise akıl, nesnenin fenomenal yönünü kendi formlarında şekillendirmekte, deneyin verilerini işleyerek kendi ilkelerini nesneye vermektedir. Dolayısıyla Aristo‟da akıl nesnel, Kant‟ta ise akıl, öznel olma ihtimalini içerisinde barındırmaktadır.
    _Öteden beri, düşünmenin kendini objelere göre ayarladığını, yani nasıl düşünmesi gerektiğini anlığa objelerin dikte ettiği ileri sürülüyordu. Şimdi Kant, bu oranı tersine çevirerek “objelere formlarını salt anlık dikte eder‟ demektedir.
    _Doğadaki tüm olaylar arasında gözlenen neden sonuç ilişkisi doğanın değil, aklımızın bir eseridir.
    _Kant kategorileri iki alt bölüme ayırır. Birinci bölümde anlık kavramlarının dört sınıfını kapsayan nicelik, nitelik, görelik ve kipliğin oluşturduğu matematiksel kategoriler, ikinci bölümde ise her bir matematiksel kategorinin altında üçer tane bulunan ve toplamda oniki kategoriden oluşan dinamik kategoriler vardır. Bunlar: _Nicelik; Birlik, Çokluk, Tümlük, _Nitelik; Gerçeklik, Olumsuzlama, Sınırlılık, _Görelik; içinde olma ve altında olma(Töz ve ilinek), Nedensellik ve bağımlılık, Ortaklık (etken ve edilgen arasındaki karşılılık), _Kiplik; Olanak- olanaksızlık, Varlık-yokluk, Zorunluk-Rastlantısallık‟tır. her durumda üçüncü kategori ikincinin kendi sınıfındaki birinci ile birleşmesinden doğmaktadır. Böylece tümlük (bütünlük) birlik olarak görülen çokluktan baĢka bir Ģey değildir,
    _Kant, görülerin anlığın a priori kavramlarından bağımsız bir geçerliliği olmayacağından dolayı salt anlığın kavramlarına a priori olarak dayanan deneyin olanağını ortaya koymak için, genel olarak yargıda bulunmanın özelliğini ve anlığın ondaki çeşitliliğini ortaya koymak için yargıların mantıksal çizelgesini oluşturmuştur.
    _Niceliğe göre:
    Tikel yargı: Bazı insanlar filozoftur. Tekil yargı: Ahmet filozoftur. Tümel yargı: Bütün insanlar ölümlüdür.
    _Niteliğe göre:
    Olumlu yargı: insanlar ölümlüdür. Olumsuz yargı: insanlar dört ayaklı değildir. Sınırlayıcı yargı: Ruh ölmezdir.
    _Bağlantıya göre:
    Kesin yargı: Tanrı âdildir. Koşullu yargı: Ahmet çalışırsa sınavda başarılı olur.
    Ayırıcı yargı: Yunanlılar veya Romalılar ilk Çağ‟ın ilk kavimleridir.
    _Kipliğe göre:
    Problematik yargı: Bugün deniz dalgalı olabilir. Onaylayıcı yargı: Dünya yuvarlaktır.
    Zorunlu yargı: iki ile üçün toplamının beş olması zorunludur.
    _Sepeti dolduran şeylerin her biri bir diğerinden farklıysa, “sepetin içinde olmak‟ dışında, bu şeylerden oluşan belirli bir öbeği altına koyabileceğimiz bir kategori bulamayız. Sepetin muhteviyatı aynı zamanda homojendir. Bunun gibi, her biri bir diğerinden tamamen farklı „atom‟lardan oluşan bir evren homojen bir evrendir,
    _Kant kendinden önceki empirist filozofların söylediklerini tersine çevirmektedir. Çünkü Empirist filozof Locke ve Hume‟a göre anlık doğadan aldıkları verilerle doğayı bilmekteydi. Kanta göre ise anlığın yasaları yoluyla biz doğayı bilmekteyiz. Kant burada deneyin sınırlarını aşan aklın ulaştığı transendental yargıyı anlatmaktadır. Bu yargıyla akıl bilme gücünün üstüne çıkmakta yani deneyin sınırlarının ötesine geçmektedir. Aklın deneyin sınırları ötesine geçtiğini göstermektedir.
    _Deneyin konusu olan her şey fenomendir. Numen ise fenomenin karşıtı .
    _Transendental Diyalektik_
    _Transendental Diyalektik bölümünde metafizik nasıl olanaklıdır?‟ sorusunun yanıtını aratırır. Duyularla alınan izlenimler duyarlığın salt formları olan uzay ve zaman yardımıyla görü haline dönüşür; anlık da, görüleri birleştirmek ya da ayrıştırmak suretiyle bir sentezde bulunarak hüküm verir ve böylece bilgi ortaya çıkar. Bir de duyarlık ve anlık ile elde edilemeyen numenler alanı vardır.
    _Metafiziğin üç ana konusu vardır: Ruh, evren, Tanrı. Her kuruntu, metafizik yargının öznel temelinin nesnel sayılmasından ortaya çıkmaktadır.
    _Mantıksal Akıl_
    Kıyaslamalarla.. tümden gelimlerle… “Her değişimin bir nedeni vardır” ilkesinden hareketle, “taş değişmektedir”, “o halde taşın değişmesinin de bir nedeni vardır” şeklindeki bir çıkarımdır.
    _Salt Akıl_
    _Aklın birliği ile anlığın birliğini birbirinden özsel olarak ayıran şey; aklın birliğinin olanaklı bir deneyimin birliği olmaması anlık birliğinin ise deneyin birliği olmasıdır.
    _Salt Aklın Kavramları (İdeler)_
    _Transendental ideler, salt akıl kavramlarıdır. Salt akıl kavramları deneyle algılanabilen ilkelerdir. Salt aklın ideleri sadece sentetik a priori önermeler şeklinde kendini gösteren ilkeler (transendental ideler) değil, aynı zamanda deneyle hiç ilgisi olmayan Tanrı, ruh ve özgürlük gibi (transendent) kavramlardır. Kant‟ın burada sözünü ettiği transendental ruh öğretisi psikolojik ideleri, transendental evrenbilim kozmolojik ideleri, transendental Tanrı bilgisi ise teolojik ideleri doğurmaktadır.
    _Psikolojik İdeler_
    _Tözlerdeki bütün ilinekleri soyutlarsak geriye „Mutlak Özne‟ kalır. Kant anlığımız aracılığıyla tözlerin öznesini asla bilemeyeceğimizi savunur. Doğa bize tümüyle açılsa bile anlığımız ile biz sadece tözlerin yüklemlerini biliriz, yani sadece tözün öznesine yüklenen ilinekleri biliriz.
    Ben bir öznenin yüklemi olarak düşünülemeyeceği için, mutlak özneye anlığımızla ulaşıyormuş gibi zannederiz.
    Ruh düşüncenin özüdür. Ruhu bilemeyiz. Ruhun bizzat kendisi değil ruhtan çıkan davranışlar aracılığıyla olabilir. Bu nedenle modern bilimler içerisinde yerini alan psikoloji bizzat töz olan ve düşünen ruhu değil onun dışa vuran davranışlarını incelemektedir. Bu anlamda modern psikoloji, bir ruh bilimi değil, bir davranış bilimidir.
    _Kozmolojik İdeler_
    _Akıl aslında hiçbir kavram üretmez. Var olan kavramlara deneyselliği aştırarak, özgürlük tanıyarak onları genişletir. Transendental ideler aslında koşulsuza dek genişletilmiş kategorilerdir. Kozmolojik ide deneyin ötesindedir ve salt akıl deneyin üstüne çıkarak çelişkilere düşer. Kozmolojik ideler aklın düştüğü bu antinomilerden kurtulmak için başvurduğu girişimlerdir. Böylece akıl kendi kendini eleştirecek, dogmatik uykusundan uyanmış olacaktır.
    Karşıt savların eşit ölçüde açık ve karşı çıkılmaz bir biçimde hem olumlanabilir hem de olumsuzlanabilir olması nedeniyle akıl çelişkiye düşer. Duyulur dünya ile düşünülen/ akledilen dünya arasındaki çatışma, Kant‟ın aklı duyulur dünyanın sınırlarına çekmesiyle son bulmaktadır.
    _Numen" alanda kategorileri kullanamayacağımız için bu alanı hiçbir zaman bilemeyiz.
    _Karışık_“Özgürlükten çıkan bir nedensellik, yani nedenler dizisi boyunca geriye gidildiğinde ilki koşulsuz, kendiliğinden etki yapan ve bu nedenler dizisini başlatan nedenler „kendinde Ģey‟ olarak salt kuramsal yolla bilinmeseler de pekâlâ düşünülebilir. Karşısavlarda dile gelen düşünce içinde aynı şey söylenebilir. Fenomenler dünyasında bütün olaylar, doğa olayları olarak kavrandıklarına göre, doğal nedensellik yasasına bağlıdır ve zorunludurlar. Aynı şekilde deney alanında koşulsuz olan zorunlu bir varlığın varoluşu da kabul edilemez.”
    _Fenomenler dünyasında her şeyin bir nedeni vardır. Yalnızca özgürlüğün nedeni yoktur. Özgür davranışlarımızın temeli akıldır. Doğa yasalarının nedeni akıldır ve dolayısıyla özgürdür. İkinci durumda ise etkiler sırf duyusallığın doğa yasalarına göre oluşurlar. Akıl onları etkilemez ve yine özgürdürler.
    _Salt Aklın Sınırları_
    _Kant böylece materyalizm ve natüralizmin ardından kaderciliği eleştirerek ruh, tanrı ve özgürlük konularında bize yeterli bilgiyi veremeyen salt akıldan, bu konularda bizi aydınlatabilecek olan pratik akla geçiş yapıyor.

    _Aklın sınırlarını belirlemekte, metafiziğin olanaklılığını araştırmakta. Zaman mekan transendental kategorilerdir. Kendinde şey numendir ve kategorilerle bilinemez. Bugünkü bilimle birlikte kantın Newton ve Öklid temelli terorisi önemini kaybetmiştir. Newton fiziğine göre zaman mekan, evrenin değişmez koşullarıdır. Modern fiziğe göre değişmez değildir ve numenlerin bilinemeyeceği görüşü çürümüştür. Kendinde şey saf aklın ürünleri tanrı ruh hala modern felsefenin konusudur. Sentetik yargının izafiliğini aşmak için sentetik apriori yargıyı geliştirmiştir. Her şeyin bir nedeni vardır. Doğru çizgi 2 noktanın en kısa yoludur. Sezgi için zaman mekan gereklidir. Zaman iç duyum üzerinden sezgiyi şekillendirirken, mekan dış duyum üzerinden sezginin koşullarını biçimlendirir. Sezgi anlama yetisinin sınırlarını belirler. Duyu, zaman mekan zorunluluğunda algıya taşınır ve sezgiye dönüşür ve görüngü olur. Anlama yetisi bu görüngüyü sentezler ve yargıya varır. Transandantal algı, insan bilgi alanının en üst ilkesidir. Algı sezgiden farklıdır. Düşünmek tam algının özgür etkiniğidir. Sezgi düşünceden önceki veridir. Anlama yetisi kategorilerle algının priori birliğini sağlar. Kategoriler, sezgide belirmiş görüngüyü, bilgiye, nesneye dönüştürmek için aklın kullandığı düşünce biçimleridir. 4 tür kategori vardır…Nicelik= birlik çokluk 2.Nitelik=gerçeklik 3.Kiplik=varlık zorunluluk 4.Bağlantı. nedensellik
    ______________________



    _Pratik Aklın Eleştirisi_
    _Kant, pratik aklın eleştirisi’ni, ahlâk metafiziğini temellendirmek için geliştirmiştir. Bu yeni bir metafiziktir. Kendi dünyasını kendisi yaratmıştır.
    _İnanca yer açmak için bilgiyi kırmak zorunda kaldım“diyen Kant’ın ikinci eleştirisidir. Burada Kant, epistemolojinin dışında kalan ancak aklın pratik bir zorunlulukla düşündüğü aşkınlıkları açıklayabilme, somutlayabilme gayretindedir.
    _İlk eleştiri, Saf Aklın Eleştirisi’nde aklın kategorileri soyutlama halindedirler, sınırlar ve ayrımlar belirlenmeye çalışılır, bilginin olanaklılık koşulları ve sınırları çizilir. İkinci Eleştiri’de ise, pratik aklın eleştirisi biçiminde etik temellendirilir. İnancın ve aşkın kavramların zorunluluğuna, kendisinden önceki pratik aklın kullanımının eleştirisiyle somut bir muhteva kazandırmayı hedefler bu eleştiri. İlk eleştiride, soyut halde belirtilerek, epistemolojinin de sınırlarını oluşturan kavramlar (idealar) somutluk halinde ele alınmış, sınırları ve geçerlilikleri somut halde gösterilmiş olacaktır

    _Akıl en azından iradeyi belirlemeyi başarabilir. Dolayısıyla insan iradeyi belirleyebiliyorsa özgür bir varlıktır. Salt akıl için bir antinomi olan özgürlük idesi, pratik akıl için olması gereken bir idedir.
    _Kant‟ın felsefesinin doğa ve ahlâk olmak üzere iki konusu vardır. Doğa var olan her şey, ahlâk ise olması gereken şeydir. “Teorik akıl” bize olanı, “Pratik akıl” ise olması gerekeni bildirir.
    _Ahlaksal yaşamda amaç mutluluk değil, ahlâk yasasının gereğini yerine getirmeyi ödev olarak gerçekleştirmektir.
    _Otonomiyi – özerklik: Bu kavram bütün ahlâki düşünmelerin temelinde yer alan bir ana unsurdur.

    _En Yüksek iyi_
    _Ahlak yasasına uymak için gösterilen irade, en yüksek iyidir. En üstün iyi erdemdir ve erdem, iradenin mutluluğa erme yolundaki en üst koşuludur. En iyi ödüllendirilirse en yetkin olacaktır. Tanrının erdemine uyanları ödüllendirmesi. İyi ve mutluluk bütün olmalıdır yoksa benimsenmez. Erdem ile mutluluğun neden etki bağlantısı içine almaya çalışmak aklı antinomilere düşürüyor. İlk hareket ettirici, Tanrı‟dır. Böylece ahlâki bakımdan “en yüksek iyi”nin gerçekleşebilmesi için Tanrı‟nın var olması zorunludur.
    _İyi irade_
    _Ahlâkın temelini, herkes için aynı kalan ve değişmeyen bir şey oluşturmalıdır. İyi irade (iyi niyet) ahlak yasası’dır.
    _İyi iradeyi ortaya çıkaran akıl olduğuna göre, ahlâki alanda belirleyici olan da akıl yasasıdır.
    _Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi” adlı eserinde Kant, “iyi irade” kavramı hakkında: “Dünyanın dışında bile, iyi bir iradeden başka kayıtsız şartsız iyi sayılabilecek hiçbir şey düşünülemez.” Başka yüksek değerlerde vardır ama onlar mutlak anlamda kendi başına iyi değildirler. Duruma göre kötü de olabilirler. Araç olarak ve kendinde iyi…

    _Ödev_
    _Ödev, yasaya uymaktır, ancak yasadan dolayı yasaya uymak. Buyruğun kendisi aklın pratik yetisi bakımından, bizzat özgürlük durumuna işaret eder. Yapmalısın, hem koşullu hem de koşulsuz bir buyruktur mutluluk ve zevk vaat etmez,
    İnsan özgürlüğünün onu doğadan farklılaştırması sebebiyle, ödev, doğal eğilimlerin, doğal olanın karşıtıdır da bir bakıma; mevcudiyeti esas itibariyle doğal eğilime karşıtlığı değildir ancak ödev ahlakı, koşulları ve sonuçları ne olursa olsun, yapmalısın buyruğuna uymayı zorunlu kılar. Nesnel olarak, eylemin yasaya uygunluğunu, öznel olaraksa maksimleri bakımından yasaya saygıyı koşullandırır. Dolayısıyla ödev ahlakında önemli olan, sırf ödeve uygun davranmak değil, asıl olarak ödevden dolayı davranmaktır. Ödev, yasadan kaynaklanır. Yoksa, doğal eğilimler, arzu ve beklentilerle şekillenen davranışlar da ödeve uygun olabilir. Ödevden dolayı ortaya çıkan ahlaklılık, buyruğa uygunluktan çıkan ahlaklılık değil, eylemliliklerin buyruğun kendisi için yapılmasından kaynaklanan ahlaklılıktır.
    _Eğilimlerden değil ödevden çıkan şey ahlakidir. Yaşam bir eğilimdir ahlaki değildir. Ama intihar düşüncesi sonrası ödeve uygun olarak intihar etmemek ahlakidir. İradeyi belirleyen ilke deneyden değil de doğrudan doğruya akıldan çıktığı için Kant‟ın temelini pratik akılda bulan ahlâk felsefesi empirik değil rasyonel bir yapıya sahiptir.

    _Koşullu - Koşulsuz Buyruk (Ahlâk Yasası)_
    _Eğer bir eylem, belli bir amaca ulaşmada araç olarak iyi ise, yani irade belli koşullara bağlı ise, bu koşullu buyruktur. Buna karşılık, buyruk, kendi başına iyi olan bir iradenin ilkesi ise, yani hiçbir koşula bağlı değilse koşulsuz buyruktur. Ahlak yasası koşulsuz buyruktur Öyle davran ki, senin iradenin maksimi her zaman genel bir yasa koymanın ilkesi olarak geçerlik kazanabilsin.” Kant‟a göre koşulsuz buyruklar sentetik - pratik, koşullu buyruklar ise analitik - pratik önermelerden oluşmaktadır. Duyu ve anlığımızla ulaşamadığımız idelerin bilgisine biz aklımızla ulaşabilir, ayrıca anlığımızın sınırlarını da aklımızla belirleyebiliriz.
    _Ahlâki olarak nitelendirilebilmesi için irademizin ahlâk yasası tarafından belirlenmiş olması gerekmektedir. Doğada her şey yasalara göre etkide bulunur. Yalnızca akıl sahibi bir varlığın, yasaların tasarımına göre eylemde bulunma yetisi ya da iradesi vardır. irade pratik akıldan başka bir şey değildir. Yasa bir zorunluluğun simgesi iken irade seçme yetisi olması nedeniyle özgürlüğün simgesi olmaktadır. Normal emir ve yasaklar insana dışarıdan verilen bir zorunluluktur. Hâlbuki ahlâki buyruklar “pratik akıl” ve iradeden kaynaklanan bir gereklilik taşır.

    _Özgürlük_
    _Özgürlük ahlâk yasasının koşuludur. Özgürlük ahlak yasasının bir varlık nedeni, ahlak yasası da özgürlüğün bir bilgi nedenidir.
    _Doğa yasasının geçerli olduğu fiziki alanda özgürlük yoktur. Özgürlük doğa yasasının geçerli olmadığı alanda yani salt aklın hüküm sürdüğü alanda geçerlidir. 2 nedensellik: Birincisi fenomenler alanında bulunan doğal nedensellik, ikincisi akılla kavranabilen, düşünülür alanda bulunan ve özgürlükle olan nedenselliktir. Özgürlük temelli nedenselliği başlatan ilk neden Tanrıdır. Her şey onunla başlar ama onun bir nedeni yoktur. İkinci neden ise insandır. Evrendeki olaylar dizisi içinde başlatıcı neden olarak ortaya çıkan nedendir. Çünkü insan doğa yasalarının dışında kendi iradesini kullanarak nedenler dizisini başlatabilen özgür bir varlıktır. İrade akıl sahibi olan insanın bir tür nedenselliğidir ve özgürlük bu nedenselliğin onu belirleyen diğer nedenlerden bağımsız olarak etkili olabilme özelliğidir. Eylemlerindeki nedenselliğin bilincinde olan akıl sahibi varlık, iradesi olduğundan dolayı eylemini belirleyebilen özgür bir varlıktır.

    _Pratik Aklın Diyalektiği_ En yüksek iyiye ulaşma isteği aklı diyalektiğe düşürür.

    _Teorik Akıl Ve Pratik Akıl_
    _İnsan fenomen olarak bağımlı, numen olarak özgür bir varlıktır. Teorik akıl ile sadece fenomen alanın bilgisini edinebilen insan, pratik akıl ile numen alanın bilgisini edinebilmektedir. .
    _Postulat var olmak zorunda olan ama olup bitmek zorunda olmayan anlamına gelmektedir. Tanrı, ruh… Akıl teorik değil pratik olarak kullanıldığı zaman en yüksek amacına ulaşmaktadır. Bu amaç kendini ahlâk alanında göstermektedir.

    _Öyle davran ki davranışların genel kural haline gelsin.
    _İnsanı, aklın pratik yetisi uyarınca, eylemliliği noktasında değerledirmek ister kendi değişiyle Salt Pratik Aklın varlığını kanıtlamaktır.
    _Aklın saf kullanımı içinde, özgürlük, düşünülmesi olanaksız görülmeyen bir kavram diye ortaya koyulmuş ancak bu snırlar dahilinde kalınmasının zorunlu koşulları gereğince,nesnel gerçekliğini sağlanamamıştır.
    _Özgürlük, soyutlama düzleminde düşünülmesi olanaksız olmayan bir kavram olarak ortaya konulursa da, pratik yeti açısından düşünmenin kaçınılmaz koşuludur. Çünkü akıl, aynı zamanda koşulsuz olanı düşünür ve koşulsuz olanı düşünmenin yolu, özgürlüğü mutlak olarak almayı gerektirir ki, bunun sağlam bir tabana oturması pratik yeti açısından mümkün olacaktır ancak.
    _Kuramsal us’ta, yalın ideler olarak, dayanaksız kalan bütün öteki kavramlar (tanrı, ölümsüzlük) şimdi özgürlük kavramına bağlanır, onunla birlikte ve onun aracılığıyla dayanak bulur, nesnel gerçeklik kazanır; bunların olanağı özgürlüğün gerçek olmasıyla kanıtlanır.
    _Özgürlük kavramı, Tanrı ve Ölümsüzlük kavramları gibi, aklın aşkınlık boyutuna bağlı idealardan biri olarak ortaya konulur. Ancak, tekrar etme pahasına belirtmek gerekirse, hem saf aklın sınırlarında hem de pratik yeti bakımından Özgürlük, ayrımları koşullandıran ve olanaklılığı belirleyen yapısıyla diğerlerinden ayrılır. Ahlakın olanaklılığını da koşullayan bu kavramdır. Hem de, bu diğer ideaların anlam ve içerik kazanmalarını sağlayan çıkış noktasıdır.
    _İdealar, kuramsal akıl düzleminde nesnel gerçeklikten yoksundur, öznenin öznel tasarımları halindedirler; oysa, buna karşılık Kant bunları pratik yeti açısından, nesnel olarak temellendirmek gerektir der.
    _İnanç saf aklın kuramsal sınırlarında nesnesiz ve nedensizdir, olanaklı deneyin konusu olamaz. Oysa, pratik akıl için kanıtlanması önemli olan şey, aşkın kavramların zorunluluğunun nedenselliğidir.
    _Saf aklın sınırlarında öznel olan, gerçeklikten yoksun olarak belirtilen idealer, pratik yeti açısından nesnel gerçeklikler olarak belirtilmeye çalışılır. “Düşünen özne”nin kendilik olarak bilgisini, ancak pratik akıl yetisi sağlayabilir. Özne olarak insan, burada hem özgürlüğün öznesi olarak knedinde-şeydir, hem de dogal nedenselliklere bağlı bir fenomen olarak „kendi-için“dir.
    _Bilmenin sınırlandırılması, ancak aklın bu bilginin ötesini düşünmekten vazgeçemeyecek oluşu, çatışkılı bir durumdur. Kant, çatışkının çözümünü „düşünme“ ile „bilme“ ayrımını yaparak halleder. Koşulsuz olanın düşünülmesi, aklın aşkın boyutunu gösterir.
    _Bilginin koşulu, fenomenler dünyasında „olanaklı deney“dir, oysa aşkın ideaları bilgi konusu haline getirecek hiç bir deney(im) olanaklı değildir. İnsan bu bakımdan, ampirik bir varlık olarak görünüşler dünyasının bir fenomenidir ve öte yandan, istencin deneysel olarak koşullanmamış nedenselliğiyle „özgür eylem“de bulunur.
    _Yukarıda yıldızlı gökyüzü ile içimizdeki ahlak yasasını, aklın bireşimi olarak göstermeye çalışır. Saf akıl açısından kavranamayacak olan kategoriler, pratik aklın kullanımı içinde ahlaksal uygulanımlar ve yasalar bağlamında somutlanacak, saf aklın olanaklar olarak belirttiği idealar, pratik yeti alanında nesnel zorunluluklar olarak belirecektir buna göre.

    _Sahte bir söz vermek görevle bağdaşır mı?
    Eğer herhangi başka biçimde içinde bulundukları zorluktan kaçınamadıklarında herkesin sahte bir söz verebileceğini hakikaten söyleyebiliyor muyum? Bu durumda yalan söylemek isteyebileceğimi ama yalan söylemenin herhangi bir şekilde evrensel kanun olmasını istemeyeceğimi anlarım çünkü böyle bir kanunun varlığında söz diye bir şey olmazdı; beyanıma inanmayacak yahut acele ile inanır olup da bana aynı şekilde karşılık verecek birilerine gelecek için vaatte bulunmak beyhude olacaktır ve netice olarak benim düsturum bir evrensel kanun kılındığı gibi, kendini feshetmeye mecbur olacaktır.
    _Evrensel Kanun Kuralı ile insanlık Kuralı ilişkisi. Evrensel Kanun Kuralı bize yaptığımızın diğer insanların da yapmasını isteyeceğimiz şey olmasını, insanlık Kuralı ise diğer insanlara amaç olarak yaklaşmamızı söyler. Aralarındaki bağlantı, her birimizin serbestçe tartıp biçebilen şahıslar olarak birer amaç olmamızdan ileri gelir Bir şahsa sadece araçsal olarak yaklaşmak (insanlık Kuralı'na karşı olarak), o şahsın serbest akli yargı gücü kapasitesini yıkmaktır. Ne var ki bunu istemek kendim için de yıkımı istemektir (Evrensel Kanun Kuralı uygulanırsa) ki böyle bir şeyi isteyemem.

    _Notlar_
    _Saf aklın eleştirisinde, zaman ve mekanın insan aklının ürünü olduğunu söyler.
    _Pratik aklın eleştirisinde, özgürlüğü ve ahlakı inceler. Özgür olmayan ortamda ahlak olmaz. İradeyi sorgular.
    _Yargı gücünün eleştirisi, ilk iki kitabın köprüsüdür. Güzel, yüce, estetik. Yargıyı 2ye ayırır. 1 estetik beğenilerimiz. 2. Çıkarcılık _Estetik olduğu için hoşa giden zevk veren ile ahlaki olarak estetik olan zevk veren._Estetik yargılar evrenseldir. Çıkarsızdır ama ikinci yargı bir koşula bağlıdır.
    _Güzel, hayal ve aklın uyumundan aldığımız hazdır, yüce ise bu uyumsuzluktan doğan şeydir
    _Yüce, heyecan saygı uyandırır, güzel büyüler.
    _Bütün bilgiler deneyden gelmez. Saf bilgi vardır. Benliğimizi şekillendirir. Aşk- zaman- mekan-
    _Nesne üzerinde analitik ve sentetik yargılar kurar ve bilgiyi üretir. Piori bilgi fenomenlere aittir.
    _Metafizik ve bilgi felsefesini eleştirir. metafiziğin a piori ve sentetik yargılarla olabileceğiniz söyler
    Felsefeyi kullanarak dini yıkmakla suçlanır ve kral tarafından ölümle tehdit edilir ve bazı kitaplardan vazgeçer. (din üzerine denemeler.)
    _Beğeni, hiçbir çıkar olmaksızın bir nesneden hoşlanmaktır. Hoşlanılan nesneye güzel denir. Beğeni özneldir.
    Yüce sadece zihinde ortaya çıkar.
    _Pratik akıl hem numeni hem fenomeni bilir ve daha üstündür. _Pratik aklın ahlak yasası: ben başkası olandır.

    _Aristoya göre akıl nesnesin formunu alır. Kantta ise zihin nesneyi şekillendirmektedir. Aristoteles için erdemli insan ödev motifiyle eylemde bulunmaz: kişi erdemli şeyi istediği için yapar. Kant ise insanları sevmeyen, sempati duymayan birisini ödev duygusuyla eylemde bulunduğu için över

    _Kant aklın eleştirisinde aklı teorik ve pratik, varlığı ise numen ve fenomen olarak ayırmaktadır. Teorik akıl sadece fenomen alanı, pratik akıl ise fenomenin yanında numen alanı da bilmektedir. “Teorik akıl” fenomenler dünyası ile sınırlı iken, “pratik akıl” fenomenler dünyasını aşarak numen alanına da müdahale edebilmektedir. Böylece Kant‟ın teorik akılla sınırlarını daralttığı bilgiyi, “pratik akıl” ile metafizik alana taşıdığı görülmektedir. Bu nedenle “pratik akıl” teorik akıldan daha üstün bir konuma sahiptir.
    _Kendi felsefesinin “transendent” değil “transendental” olduğunu belirtmektedir. Metafizikte çelişkilerle doludur. Kant‟ta Pratik Aklın Eleştirisi bir ahlâk felsefesidir. Çünkü Kant, Pratik Aklın Eleştirisi ile bir ahlâk metafiziğini temellendirmektedir. Kant‟ta mantık deney verileri üzerine yükselerek kendi ilkelerini ortaya koyan bir bilimdir.

    _Gezerek, çok yer görerek, farklı kültürlerle tanışarak felsefe yapmak yerine o, deyim yerindeyse, oturduğu yerden felsefe yapmıştır. Farklı zamanlarda ve farklı kültürlerde görülen-farklılaşan koşul ve durumların altına bakıldığında değişmeyen gerçeklere ulaşılacaktır. Dışımızdaki yıldızlı gökyüzüne ve içimizdeki ahlak yasasına bakmamız için yaşadığımız şehrin dışına çıkmamız gerekmez.
    _Fiziksel olmasa da entelektüel olarak hareketli geçen hayat.
    _Deleuze: "Kant'ın bütün felsefesi yargılama üzerine." Her tarafa mahkemeler kuruyor. Kant'ın felsefesi, tümüyle boşlukta kurulmuş, temelleri dipsiz bir uçuruma atılmış dev bir bina tasarımı gibi. Bütün metafizik soruların cevabını vereceğim iddiası böyle bir temel zaten
    _____________________


    _Kant estetiği_
    _Bir şeyi güzel yapan hiç bir sebep yoktur aslında, bizdeki etkisinden başka ve bu anlamda bütün estetik deneyim özneldir. Bir resmi, senfoniyi, manzarayı vs. 'güzel' olarak kabul edebilmek için onu güzel bulan her insanın, o resme, senfoniye ya da manzaraya karşı duyduğu öznel yakınlıktan kurtulabilmesi gerekir. Eğer ben resimde sürrealizm delisi isem, her dali portresine hayran kalabilir "ne harika." naraları eşliğinde izleyebilirim ama bu sadece resmin benim 'hoşuma' gittiği anlamına gelir. Ben o resimden gerçek estetik hazzı kafamdaki bütün ön yargılardan arındığımda alabiliyorsam, o zaman o resim 'güzel'dir. bu kapsamda bakınca da, ben biraz önceki şartları sağlayarak güzel diyebiliyorsam, kalan herkes her türlü ilgisinden, ön yargısından bağımsız olarak baktığında aynı hazzı alacak ve güzel olarak tanımlayacaktır. burdan 'güzel' nesneldir sonucuna varırız. Nesnelliğini koruyamadığı vakit ise ona 'güzel' değil, 'hoş' deriz.
    _Bağımsız ile bağımlı güzellik_
    Bağımsız güzellik hiç bir kavrama, mantığa, bilişsel aktiviteye ihtiyaç duymaz. Peki kant neye bağlıyor bu ağacı çok beğenmemizi, meyve vermez, gölgesi harika değil, pis pis döker yapraklarını. neden böyle hayran hayran bakıyoruz o zaman? Kant, biz aslında o ağacın neden orada o şekilde olduğunu anlayamayız, amacını bilemeyiz, ama ona bakarken sanki o bize amacını sergilermiş gibi görünür hayal gücümüzle anlama yetimiz birbiriyle çatışır. işte öyle hayran hayran bakmamızın nedeni budur bu süreçte aktif olan duyularımızdır, aklımız değil.
    _Yücelik, güzellikten farklı olarak, aklımızı işin içine dahil eder. Estetik yüceliktir.
    Sav: Öne sürülerek savunulan düşünce, idea
    İlinek: Kendi başına oluşmuş, bağı bulunmayan.
    İde-idea: Algılanamaz gerçeklik. Öz
    Anlak: Zihin
    Özdek: Madde
    İkircik: Kararsız, kuşkucu
    Uzam: Uzay
    ___________
  • 222 syf.
    Anlam Arayışında: Bediüzzaman Modeli

    ❊ ❊ ❊

    Bireyin anlam dünyası nasıl şekillendiği konusunda bir çok faktör etkili olmuştur. Günlük yaşantı da etkilediğiniz sayısızca faktör vardır. Fark etsek de etmesek de ruh dünyamız etkileniyor, bakış açımız değişiyor. Şekillenen ve kendisine hâs bir birey olarak bir ömür sahibi oluyoruz.

    1952, Merzifon doğumlu, Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitiren Nevzat Tarhan, Kıbrıs, Bursa, Erzincan ve Çorlu’da hizmet verdi, Yüzüncü Yıl üniversitesinde emekli olup, NPİSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesinde yönetici ve Üsküdar Üniversitesinin Rektörlüğünü yapmaktadır.

    Nevzat Tarhan, “Akıldan Kalbe Yolculuk – Bediüzzaman Modeli” kitabında iki temel mesele üzerinde durur: Bediüzzaman’ın tefekkür sistemi ile soyut düşüncedir. Kitabın birinci kısmı üç başlık vardır: Mantık İlmi, Tabiat Risalesi ve Kuantumdan Tevhide konularıdır. İkinci kısımda ise Soyut Düşünce, Ruh, Melekler ve Haşir Üzerine, Esma-i Hüsna ile İki Hikmet Bir Karşılaşma ile dört başlıktan oluşmaktadır.

    Akıl yürütme, doğru düşünme, yargılama gibi zihni işlevlerin kurallar sistemini ele alan Mantık ilmi, bireyin psikolojik yönünü anlama konusunda yardımcı olmaktadır. Doğru düşünmenin kurallarını inceleyen mantık, akıl ve söz (kelam) işlevlerini de açıklar. Tarhan, Bediüzzaman’ın mantık ilmini nasıl kullandığı, sorusu üzerinde uzunca durmaktadır. Risale-i Nur eserlerinde araştırma ve tahkik etme metoduyla her şeyi araştırarak hükme varıldığını, söyler. Mantık ilminin mekanizmalarını yöntemlerini işlev hale getirdiği üzerinde durur. Bunlardan bazıları:

    - Kiplik Mantığı

    - Sembolik Akıl Yürütme

    - Kavramsal (Soyut) Akıl Yürütme

    - İspat Yöntemleri

    - Dolaylı İspat Yöntemi

    - Olmayan Ergi Metodu

    - Dedüksiyon

    - Analoji

    - Kıyas’tır.

    Bu yöntemleri Bediüzzaman temsil dürbünüyle olayları inceler. Temsiller, misaller, benzetmeler yaparak, öğrenme yöntemi kullanır. Basit kıyas, kesin kıyas, birleşik kıyas, zincirleme kıyas, matvî kıyas gibi mantık ilminin çeşitli kıyas yöntemlerini sıkça kullanmıştır. Bediüzzaman, eserlerinde mümkündür, zaruridir, vaciptir, vacibü'l-vücuddur gibi kavramları kullanarak kiplik (modalite) mantığını kullanarak ahiret inancının mümkün dünyalar hakkında önermeler yapmıştır. Böylece ahiret inancı konusunda doğruluk değeri taşıyan ihtimalleri kullanarak yelpazesi geniş bir algı dünyası oluşturmaya çalışmıştır.

    İnsanın kendi dönemi içerisinde en yenilikçi dinamik gücü zihin dünyasıdır. Bunun dışında ki şartlar kalıplaşma ve eskimiş olabilir ancak sorgulama, analiz yapma yeni yollar keşfetmeye durulamaya götürür. Bediüzzaman, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılda dinî değerlere karşı yapılan yorumları yeniden onarmak ve yeniden tanımlamak gibi bir fonksiyon üstlenmiştir. Bunun için ise aklı, mantığı kullanarak doğruları arayıp bulma çabasıyla, dinî değerleri güncel hayata geçirme konusunda yerinde tanımlama yapmıştır. Akıl yürütme yöntemleri ile düşünce tekniklerini kullanarak, eskimiş, köhneleşmiş, yıpranmış yaklaşımlar yerine bilim felsefesinin değerlerini din ve varoluş bilimlerine uygulayarak felsefî onarma hareketi yapmıştır.

    Kur'ân-ı Kerim'de akla, ibret almaya, tefekküre ve düşünmeye dair vurgu yapması İbn Sînâ, İbn Rüşt, Fârâbî, Kindî gibi Kur'ân’dan referans alarak aklı devreye sokmuşlardı. Bediüzzaman’da Kur'ân-ı Kerim’e karşı yapılan sorgulamaları mantığı bir disiplin olarak kullanarak felsefî açıklamaları yapmıştır.

    Kitabın ikinci kısmı okuru, zihin dünyasının farklı âlemlerini keşfetmeye götürür. Zihnin teknik anlamda ruhun his dünyasını şekillendirmesi gerçeğine Tarhan, Bediüzzaman modelini göstermeye çalışır. İnsanın yaşadığı dünya da her şeyde iç dünyasında mana ve anlam nazarını genişletmesi potansiyeline sahiptir. Tarhan, bu potansiyelin teknik yönlerinden bahsederken Bediüzzaman’ın manevi dünyasında ki anlam ve mana bulma arayışında çeşitli örnekler verir.

    İnsana verilen soyut düşünce yeteneği ile Cenab-ı Hakkın sıfatlarını görür. Bu özellikle insan diğer ruhanîlerden ve meleklerden farklı olarak Allah'ın sıfatlarına ayinedarlık özelliği verilmiştir. İnsanın Allah’la olan iki tür ilişkisi vardır:

    - Bütün kainatta dağlar, bitkiler, ağaçlar, kuşlar gibi milyarlarca yaratılmış varlıklara insanın şahitlik yapması ile kulluğunu yerine getirme sorumluluğudur.

    - İnsanın Yaratıcısının isimlerine ayinedarlık yapmasıdır. Allah’ın sıfatlarını görmesi, şahit olması ve tanımasıyla o sıfatları kendi hayatında yaşayarak ve davranışlarında göstererek ayinedarlık yapmasıdır.

    Bediüzzaman çağın gelişmekte olan ortamına yorum getirme konusunda Tarhan, bahsetmektedir. Yapay zeka, mavi beyin ve varoluşçu felsefe konularında risale-i nurda konuların dayanak noktalarını anlatmıştır.

    Nevzat Tarhan, “Akıldan Kalbe Yolculuk – Bediüzzaman Modeli” kitabında akıl ile kalp arasındaki farklı ve benzer özelliklerinin anlatmaya çalışmaktadır. Bediüzzaman örneği ile zihin dünyamıza yeni anlamlar bulmanın yollarını gösterirken modern bilimin anlam arayışında ki durumunu da analiz etmektedir.


    Kitabın Künyesi: Nevzat Tarhan, Akıldan Kalbe Yolculuk – Bediüzzaman Modeli, Nesil Yayınları, Ekim 2012, 222 sayfa.

    Yunus Özdemir
  • 64 syf.
    http://www.kitaphaber.com.tr/...ncereleri-k3969.html
    Yorgun Merdiven Hançereleri
    26.04.2021 - Ülker Gündoğdu
    Yorgun Merdiven Hançereleri
    Yorgunluk gelince, ruh sükûnetini yitirerek kendinden hoşnutluğunu kaybeder insan. Yorgunluk, ruhlara intikal edince dallar arasına saklanmış kuşlar artık ötmez olurlar. Ruhlar, var oluşun yorgunluğundan kurtaracak huzuru bekler. Gam ile demlenen ruhlar, her nedense yorgunluklarını hançerelerinin bir yerlerinde gizleyerek baharı sayıklamaya başlar. İnsanın ruh sükûnetinin kırılgan olmasıyla; günler kısalır, hazinleşir, yorgunluklar uzar…
    Hakikaten insanın sadece bir kültürün, bir dünyanın ve bir dünya görüşünün mahdut sınırları içerisinde hayatı anlaması imkânsızdır. Eksilmek için mi bu dünyanın telaşını yaşıyoruz. Her ağızdan bir ses çıkıyor, seslerin anlamları aynı olurken benzerlikten niçin aklımızın kılcal damarları sancımıyor. Halimiz vaktimiz yerindeyken ötelediğimiz duygusallıklarımız, tökezlediğimizde niçin kocaman bir kavgaya dönüşüyor. Sözlerimiz kendimizi tüketmek için en iyi argümanlarsa, kendimizi doldurmak için neye muhtacız. Sessizlik bizim aklımızın alacağı kadar bir boşluk mu? Konuşmak ilerlerken nefessiz kalmaksa, kelimeler kendimizi harap etmek değil midir? Sorgularından yola çıkarak hayatın bütünlüğünü görmeden anlamak yorgunluk sebepleri değil midir? İnsan ancak bir yorgun ile karşılaşınca kendi sınırlarının farkına varır. İnsanın, sınırlarını hayatın içinden tasavvur gücü ve temâşâ kudretinin iyileştirici gücü olacak; Yorgun Merdiven 2017’de ilk baskısını yapan bu deneme eserinde, tüm içtenliğiyle hissettiriyor Mustafa Toprak. Türk toplumu kültürünün bir sentezini bu eserle yapıyor.
    Müşterilerle günlük konuşmasını yapmamış bir berber biraz tehlikelidir. İlk müşteri olmanın siftahtan daha farklı bir anlamı vardır. Dertler, sıkıntılar sabah sakinliğinde size anlatılacak demektir. Kafadan saçlar kesilirken beyne dert ekleyen bir berber vardır ve tam olarak tepenizdedir, kafanızın oralarda, beyninizde, sabah mahmurluğunuzun merkezindedir. Mustafa Toprak, yorgunların resmini çiziyor Yorgun Merdiven'de. Mustafa Toprak, İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi’nde Sinema yüksek lisansı yapıyor. TRT Diyanet Televizyonu Kitap Okuyorum programı sunucularından. Yazıları İzdiham, Tohum, Anadolu Gençlik, Asır, Yolcular ve Diyanet Aile dergilerinde yayınlandı. İzdiham Dergisi’nde yazmaya devam ediyor.
    Ruh kırılganlığı, aklın deliliği, kalbin çılgınlığı yaşamda varlığın kanıtı değil midir? Oysa ruh, huzurun yurdudur. Mamafih hayatı aşktan beslenen ve şekillenen ruh, varlığının derinliklerinde dünya ıstırabını taşırken yorulmaktadır. Alıp başını gitmek isterken, dünyada her yer ve herkes birbirine benzediği için nereye gidecektir? Mutluluğa gitmek isterken sıkıntılarını da alıp yorgunluğa gitmektedir. Söylenecek sözleri olanlar, ne sözcüklere ne de kendine itimadı olanlar, iyilik tasarlayanlar, fırsat verilse çok sevilecek olanlar, umut etmekten korkanlar, şaşkınlığını kaybedenler yarım akıl tam gönül ileri giderken ömür, eksilme payımızı toparlayarak yeniden arayışın desteğine girilmelidir. Bilinmezlik insanların çekincesi olabilirken, bizim gittiğimiz yolda birbirimizi bilmemiz yeterliydi, der Mustafa Toprak.
    Beklerken ne yapmalı? Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken oyununu oynamalı:
    ESTRAGON: Ne diyeyim?
    VLADIMIR: Mutluyum de.
    ESTRAGON: Mutluyum.
    VLADIMIR: Ben de.
    ESTARGON: Ben de.
    VLADIMIR: İkimiz de mutluyuz.
    ESTARGON: İkimiz de mutluyuz. (sessizlik) Mademki mutluyuz, şimdi ne yapıyoruz?
    VLADIMIR: Godot’yu bekliyoruz.
    Hayatın kendisini işte bu oyun gibi yaşamamız gerekir. Mutlu olduğunuzu düşünün. Şu anda mutsuz mu? Hayır, çünkü mutlu olduğu varsayımını kabul etti. Mutlu olduğunu varsay. Fakat aynı zamanda mutlu olduğuna emin ol. Öyleyse bu varsayımlara ne kadar uzun süre uymak gerekir? Bize faydalı oldukları sürece. Bu aynı zamanda mutluluğu uygun ve faydalı gördüğün sürece anlamlı gelir.
    Ömür, eksilirken umudu verenlere muhtacız. Çekincelerimizin verdiği yorgunluğumuzun bilinmezliğin oluşturduğu çekinceleri bırakıp birbirimizi bilmemiz yeterliydi. Sonra farkında olduklarımızdan biraz uzaklaşıp unutmak değil midir gülme aralığı? Tüm yalancı gülmeleri bir aşığın gülmesi telafi edebiliyor sadece. Boşluğa da tahammülümüz kalmadı. Bizi yoran kalabalıklara alışır olduk. Ferahlık unutulan bir anlam artık. Mustafa Toprak bu eser; samimi bir merak ve derinliği ile anlatımında birleştirerek okura kısmî bir haz yaşatmaktadır. Yazar eseri ile uzun uzun sohbet eder okurla sanki. Hayatın yorduğu basamaklarda dinlendirecek bir eserdir.
    Bizim yorgunluğumuz mutluluğumuza engeldir. Evet, hayatın yorduğu ve kaderin üzgün, ümitsiz bıraktığı insanı, dinlendiren sevgidir. Bu konu da Nietzche şöyle der: “Sevgide her zaman bir çılgınlık vardır. Ama çılgınlıkta da, her zaman biraz yöntem vardır. Bana da, ben ki hayatı severim, öyle geliyor ki, mutluluğu en iyi bilenler, kelebekler ve sabun köpükleri ve insanlar arasında bunlar gibi olanlardır.”
    Yorgun Merdiven
    Mustafa Toprak
    Sayfa 64
    İzdiham Yayınları
    Ülker Gündoğdu - 26.04.2021
    Ülker Gündoğdu Yorgun Merdiven Mustafa Toprak
  • 211 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10 puan
    “20. yüzyılı egemenliği altına alan kabusun akılla evliliğinden her zamankinden daha belirsiz bir dünya doğdu. İletişim dünyası içinde teknolojinin kötü ruhları ve paranın satın alabileceği düşler kol geziyor. Termonükleer silah sistemleri ve alkolsüz içecek ticareti, reklamcılığın ve uydurma olayların, bilimin ve pornografinin yönettiği ışıltılı bir dünyada varlığını aynı anda sürdürüyor. Yaşamımız 20. yüzyılın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında: seks ve paranoya.” – James Graham Ballard.

    1930 Şanghay doğumlu Ballard, aslen bir İngiliz vatandaşıdır ve ömrünün büyük bir bölümünü Londra’da geçirmiştir. 2. Dünya Savaşı’nda yaşadıklarının etkisi zaman zaman eserlerine yansımıştır. En bilinen yapıtları arasında Güneş İmparatorluğu, Gökdelen ve Çarpışma gelmektedir. 1996’da David Cronenberg tarafından aynı isimle sinemaya uyarlanan ve ardından Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü alan Çarpışma, büyük tartışmaları da beraberinde getirmişti. Erotizm dozu bir hayli yüksek olan bu romanı yine aynı dozu kullanarak filme uyarlayan Cronenberg de böylece sinema tarihine büyük bir iz bırakmayı başarmıştı.

    Türkiye’deki ilk baskısı Cannes Film Festivali’nden sonra 1997’de Ayrıntı Yayınevi tarafından yapılan kitap, daha sonra aynı yayınevinin “Yeraltı Edebiyatı” dizisine taşınmıştı. Uzun zamandır yeni baskısı olmayan kitabın yeni adresi ise Sel Yayınları olmuştu. 2015’te Nurgül Demirdöven‘in gözden geçirilmiş çevirisiyle yeniden yayımlanan roman, filminin de etkisiyle tüm dünyada Ballard’ın en çok okunan yapıtları arasındadır.

    “Bizi birbirimize teknolojideki yeni birtakım öğeler bağlıyordu.”

    J. G. Ballard‘ın 1973’te kaleme aldığı “Crash”, modern edebiyatın en çarpıcı metinlerinden biri olma özelliğini taşıyor. Bilimkurguda teknoloji tapınmacılığına karşı çıkan “Yeni Dalga” akımının kurucusu ve en büyük temsilcisi olan Ballard’ın bu cüretkar romanı, araba-insan ilişkisini masaya yatırıyor. Romanında, gündelik yaşantımızın sıradan bir nesnesi haline gelen arabalar başrolde yer alırken, onu üreten ve kullanan insan ise tüm cazibesiyle bu metalik aletlere eşlik ediyor. Kimi zaman “oto-erotizm” kimi zaman da yeraltı edebiyatı türlerinde sunulan Çarpışma’yı aslında herhangi bir türe sokmak o kadar kolay değil. Özünde bir distopyayı temsil ettiğini bilsek de, aslında bu esere türünün tek örneği demek mümkün.

    Kitabın ana karakterlerinden birinin adının da Ballard oluşu ilginç bir bilgi olarak öne çıkıyor. Kendi adını verdiği karakter ve birinci tekil şahıs aracılığıyla anlattığı hikayesiyle, karakteri ve kendisi arasına ince bir çizgi çiziyor James Graham Ballard.

    “Ona göre, bu yaralar, sapkın bir teknolojiden doğmuş yeni bir cinselliğin kapılarını aralıyordu.”

    Londra’da yaşayan Ballard, geçirdiği bir trafik kazasının ardından bir süre hastanede yatmak zorunda kalır. Tüm bu süreç esnasında kurduğu birbirinden garip hayaller, hayatının sonraki dönemine etki edecektir. Cinselliğin ön planda olduğu, seksle yoğrulan tüm bu saplantılı düşünceleri, iyileştikten sonra ona eşlik edecek olan Vaughan’ın da yardımıyla hayata geçecektir. Vaughan ise, araba kazalarıyla insanlar arasında vahşi boyutlara ulaşabilecek denli ürkütücü bir tutkunun pençesinde, mazoşist bir karaktere sahiptir.

    Vaughan’ın arabalara karşı duyduğu ilgisi, kadınlarla birleştiğinde saplantılı hayaller ortaya çıkmaktadır. Bu hayallerden birisi ise film yıldızı Elizabeth Taylor‘la ilgilidir. Londra’daki Shepperton Film Stüdyoları’nda bir film çekimi için bulunan Elizabeth, kendi bedeniyle kurulan korkunç hayallerden habersiz hayatına devam etmektedir. Elinde bir fotoğraf makinesi ve arabasıyla birlikte şehrin kalabalık trafik noktalarında tur atan Vaughan, seksin karşı konulamazlığını ölüm ile birleştirmeye ve bunu araba gibi teknolojik bir aletle kutsamaya and içmiştir.

    “Gözle görülmeyen bir erotizm, keşfedilmemiş bir cinsel dil bu karmaşık aletin ötesinde bizi bekliyordu.”

    Ballard, tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da modern çağın doyumsuzluğunu ve teknoloji sayesinde insan ruh halinin saklı kalmış yanlarını gözler önüne seriyor. İnsan vücudu ve araba arasında kurduğu benzerliklerin okur üzerindeki etkisi, imgeler üzerine kurduğu öyküsüyle de katlanarak artıyor. Arabaların çarpışması sonucu insan vücudunda meydana gelen kazalar insanlar üzerinde adeta birer deşarj etkisi yaratmaktadır. Bu ikisi arasında keskin bir bağ kuran ve arabalar içinde cinselliklerini cömertçe sergileyen ilginç ötesi karakterleri ile Londra’nın geniş caddelerinde onlarla birlikte ilerlemeye devam ediyoruz.

    Bir açıklamasında bu romanı için Ballard, “Okuyucuya kaçacak yer bırakmadım,” cümlesini sarf etmiştir. Kitabın finaline doğru katlanarak artan cinsellik ve şiddetin gerçekten de okuru kaçmaya teşvik etmesi edebiyat eserlerinde sık rastlanan bir durum değildir. Ballard, Vaughan, Catherine, Vera Seagrave, Helen Remington, Elizabeth Taylor ve Shepperton Film Stüdyoları arasında şekillenen öykü, bir ilkel canlı olan insanın hayatına sonradan giren arabaların da katılımıyla bir senfoni orkestrasına dönüşüyor. Ballard’ın orkestra şefliğinde nihayete erdiğinde ise, modern hayatın metalik soğukluğunu en ince ayrıntısıyla tatmış oluyoruz. Cinsel bir zevkin pençesine düşmüş Vaughan ve diğerlerini edebi bir zevkle karşılıyoruz.

    “…bu basınçsız alanda bir uzay kapsülünün içinde havada uçan nesneler gibi asılı duruyordu.”

    İnsanların teknoloji fetişizmini ustalıkla yazan Ballard, metalin insan ruhunu tahrik eden bir unsur haline geldiğini ifade ediyor. Teknolojiye ve cinselliğe dair birçok tespitte bulunan Çarpışma, tüm diğer bilimkurgu romanlarından hemen her yönüyle ayrılmayı başarıyor. Ballard’ın yapmayı amaçladığı şey de zaten tam olarak bu. Teknolojiye tapmayıp, onu bir eleştiri malzemesi olarak kullanan Ballard, bunu bilimkurguyla da birleştirdiğinde ortaya distopik kurgular çıkarmayı başarıyor. Beton Ada, Gökdelen, Öteki Dünya, Sınırsız Rüyalar Diyarı gibi yapıtları ile birçok ortak özellik barındırsa da, Çarpışma tüm bu kitapların arasında en farklı görüneni olarak bir adım öne çıkmayı başarıyor.

    Teknoloji ve erotizmin egemenliğinde yaşayan insanların dünyasına bir uyarı niteliğinde olan bu roman, klasik bir bilimkurgu okurunu her zaman tatmin etmese de, James Graham Ballard gibi bir yazarı okumadan da bilimkurgunun gerçek anlamıyla özümsenemeyecek olduğuna inananlardanım.

    Keyifli okumalar.

    “Söylemeye gerek yok, Çarpışma’nın görevi dikkatimizi çekmek, bizi, teknoloji manzarasının her köşesinden her geçen gün daha ikna edici bir biçimde çağıran zalim, erotik ve ışıltılı dünyaya karşı uyarmaktır.” – James Graham Ballard.
  • 138 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Berna Moran'ın Türk romanı eleştirilerinde üçüncü ve son durağı da tamamladım. Böylece 1990'lara kadar geldim. Bu kitap ilk ikisine göre daha kısaydı. Eleştirmenin daha geniş tutma, daha fazla eser inceleme planı varmış ama kendisinin de ön sözde belirttiği gibi sağlığı izin vermemiş. Bu cildi yazarken oldukça hastaymış, yayımlandığını bile göremeden 1994 yılında ne yazık ki aramızdan ayrılmış.

    Kitabı Sevgili Berna Moran'ın tamamlamadığı belli oluyordu. Diğer iki ciltte gördüğüm o muhteşem sonuç kısmı yoktu ve bitişte bir eksiklik hissi vardı. Bunlara rağmen güzel bir tecrübe yaşadım yine.

    İlk ciltte Batılılaşma teması, ikinci ciltte sınıflaşma ve başkaldırı temasıyla ele alınmıştı romanlar. Bu son ciltte ise 12 Mart ve 12 Eylül dönemleriyle şekillenen edebiyatımızda "gerçeklik" ve "gerçeklikten kaçış" temalarıyla ele alınmış romanları gördüm. Ayrıntı olarak eleştirilen romanlar şunlar:

    Şafak-Sevgi Soysal
    Bir Düğün Gecesi-Adalet Ağaoğlu
    Arzu Sapağında İnecek Var- Nazlı Eray
    Sevgili Arsız Ölüm- Latife Tekin
    Kara Kitap- Orhan Pamuk
    Bir Cinayetin Romanı- Pınar Kür
    Kılavuz- Bilge Karasu

    Ayrıca ayrıntılı olmasa da incelemeler bağlamında bu romanlarla ilintili olarak Kırk Yedililer(Füruzan), Yaralısın(Erdal Öz), Bir Avuç Gökyüzü (Çetin Altan), Çengi (Ahmet Mithat Efendi) Gulyabani (Hüseyin Rahmi Gürpınar) ,Matmazel Noralya'nın Koltuğu(Peyami Safa) gibi kimi romanlara da değilmişti.

    Roman incelemelerinden önce önce 12 Mart Dönemi'ni hazırlayan etmenler, oluşumlar, 1980 Darbesi ve sonrası konuyu dağıtmadan edebiyat ile iliskili olarak çok güzel açıklanmıştı.

    Eleştirmene göre 12 Mart Dönemi yapıtları temelde aynı sorunları paylaştığı için Anadolu romanları çizgisindedir. Köylünün sorunları kente taşmıştır artık. Yalnız Anadolu romanlarındaki kurgusal ve ideal ortam, mücadele yoktur. Çünkü 12 Mart romanları "yenilgiden" sonrasıdır.

    Amaç artık salt gerçeği anlatmaktır. Hapishaneleriyle, işkenceleriyle, zorbalıklarıyla sarsıcı olan, halkın tanımadığı ya da tanımak istemediği çıplak gerçekleri... Roman kisileri de genellikle edilgen, zoru tanımış, çaresiz bırakılmış kişilerdir. Olaylara yön veren karşı güçtür. Moran'a göre estetik ikinci plandadır bu dönemde ve halk bu romanları daha çok tarihi ve sosyolojik değerleri için okur.

    12 Eylülden sonra toplumsal hayatta sarsıntılar olur. Aydınlar susturulur, toplum depolitize edilir. Devletin yaşamdan beklentileri çok farklı olan yeni bir tip insan yetiştirmeye çalıştığı görülür. Moran, bu kısımda "erdem" kavramının değiştiğine de parmak basar. Bireyin çıkarını savunan faydacı bir yaşam felsefesi ortaya çıkar.

    Bu sarsıntılardan sonra Türk romanında da radikal değişmeler görülür. Yazarlar toplumsal sorunlardan ve gerçeklerden uzaklaşırlar. Moran'a göre bu durum yazarların apolitik oluşundan değil toplumsal konularda yazmanın yersiz olduğuna inanmalarından.

    Böylece 80'li yıllarda yenilikçi bir arayış görülür. Yazarların içine düştüğü bu boşlukta "postmodernizm" bir çıkış yolu gibidir. Fakat elestirmene göre postmodernizm kaypak ve tartışmalı bir tabirdir. Ona göre bu çıkış yolu "gerçeklerden kaçış" tır.

    BENDE KALANLAR:

    Roman etkilerine geçmeden önce yazarın konu bağlamlarında değindiği Yapısalcı Dil Kuramı'ndan ve Todorov'un fantastik tanımından çok etkilendiğimi belirtmeliyim. Ayrıca eleştirmenin Hans-Robert Jaussun'un kitabından hareketle romanları; yazıldığı dönemden önceki zamanın ihtiyaçlarını karşılayan romanlar, yazıldığı dönemin ihtiyaçlarını karşılayan romanlar, yazıldığı dönemden ilerisinin ihtiyaçlarını karşılayan romanlar diye sınıflandırdığı kısım epey ufuk açıcıydı. Örneğin: Moran'a göre Reşat Nuri, çağının ihtiyaçlarını karşıladığı için Oğuz Atay çağından ilerisinin ihtiyaçlarını karşıladığı için çok okunan yazarlar.

    ŞAFAK: Hem devrimcilerle egemen güçlerin çatıştığı hem Oya ile Mustafa'nın kendi devrimci kimlikleri ve küçük burjuva kimlikleriyle çatıştığı "bir gece" nin romanı. Bir açılıp bir kapanan "kapı" motifine hiç mi hiç dikkat etmemişim. Hem devrimci hem kadın olmanın iki kat suç olduğunu hatırlıyordum da Polis Zekai'nin Oya'ya ilk sorusunun "evli ve çocuklu bir kadın olarak alemin herifleriyle içmesini" nasıl açıklayacağını sorduğu yerde Oya'nın " Bana yöneltilen suç orospuluk mu?" diye soruşunu unutmuşum.

    BİR DÜĞÜN GECESİ: Halide Edip'in Sinekli Bakkal'da Rabia'yı konak konak gezdirerek bir İstanbul panaroması çıkarmaya çalışması gibi Adalet Ağaoğlu'nun da bir düğüne çeşitli insanları toplayarak bir Türkiye panaroması çıkarmaya çalıştığını, başarılı da olduğunu belirtiyor eleştirmen. Meğer o unutulmaz anlatımın adı da "bağımsız iç konuşma tekniği" imiş. Bir de "İntihar etmeyeceksek içelim bari" diyen Tezel'i hatırlamak vardı.

    ARZU SAPAĞINDA İNECEK VAR'ı okumadım ama Nazlı Eray'ın Türkiye'de fantastik romanı nasıl sırtladığını biliyordum. Bu romanda Nazlı Eray, Semra Özal ve Kraliçe Antoinetti bir barda Fransız Devrimi'nin gerçekleştiren adamlardan birkaçı ile buluşuyormuş. Merak etmek için yeterli bir sebep değil mi? Ayrıca bu kısımda dünya ve Türk edebiyatında fantastiğin serüvenini anlatan nefis bir bölüm vardı. Bir sürü yeni eser kazandım. Gulyabani ve Matmazel Noralya'nın Koltuğu'na hiç fantastik bir roman gözüyle bakmış mıydınız?

    KARA KİTAP'ı okuyalı yıllar oldu. Eleştirmenin Hüsn-ü Aşk, Mevlânâ, Mantıku't Tayr, Binbir Gece Masalları, Ulyesess ve ve daha nice eser için kurduğu bağ ile yeniden okumalı diye düşündüm.

    KILAVUZ, gotik bir fantastik roman olarak geçiyor. Bilge Karasu'nun Gece'sini terleye terleye bitirdiğim için bir "ittirilme" bekliyordum. Bu harika ön okuma ile geldi işte.

    Ve...

    SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM, bu kitaptaki yıldız incelemem. Seni de Dirmit ve ailesinin öyküsü olarak değil Dirmit'in aydınlanma öyküsü olarak yeniden okumak şart oldu ( Zaten bahane aramaktaydım). Bu inceleme muhteşem, eseri sevenler mutlaka bu deneyimi yaşayın, iddia ediyorum eserin kendisini okumak kadar zevkli. Yine bir kitabı bağrıma basasım geldi. Biz bu esere "Yüzyıllık Yalnızlık"tan etkilenmiş diye geçiştirip etiket vurarak çok haksızlık ediyoruz. Oysa en büyük kaynağı geleneksel anlatılarımız olan halk hikayeleri. Anlatımının lezzeti de buradan geliyor.

    Sonuç olarak ben, üç ciltlik bu yolculuk ile 90'lara kadar olan roman çizgimizin hangi yolda ilerlediğini deneyimledim. Keşke Sevgili Moran'ın ömrü yetseydi de biraz daha uzasaydı. Son otuz yılı da bu gözlerle görmek isterdim. Ben zaten içine doğduğum bu yılların eserlerini eskiler kadar sevemiyorum bir türlü. Okumaya da elim zor gidiyor. Bu konuda kendimi tutucu buluyorum. Belki böyle bir deneyim beni daha motive ederdi.

    Roman okumayı seven her okura bu elestirileri romanın keyfini çoğaltmak için gönül rahatlığı ile tavsiye ederim.

    Diğer iki cilt için fikir sahibi olmak isterseniz: #102192114 , #105263613