• 1808 syf.
    ·18 günde·10/10 puan
    ''Damarlarındaki kanı boşalt, yerine su doldur, işte o zaman savaş olmaz.''
    (I. cilt, s. 587)

    Savaş... savaş... savaş... Nedir bu savaş? Dostoyevski der ya, ''Her insan doğuştan gaddardır,'' diye. Bence savaş, gaddarlığın, açgözlülüğün ve hükmetme aşkının dışavurumudur. Barış ise, aynı savaş gibi, sadece çıkarların kesişmesiyle oluşan, başka savaşlar için yapılan anlaşmadır.

    Savaşın içinde olduğunuzu düşünün. Yeryüzünde, gördüğünüz neredeyse her yerde, kan ve kan kokusu var. Gülleler, misket bombaları ve kurşunlar vızıldıyor, patlıyor, kan kokusu daha da yoğunlaşıyor.

    Bu yoğun kalabalığın ortasına her on saniyede bir havayı yırtarak gelen bir gülle düşüyor ya da kalabalığın üzerinde bir misket bombası parçalanıp yayılıyor, insanları öldürüyor, ölülerin yanındakileri kana buluyordu.
    (I. cilt, s. 433)

    Sevdiğiniz insanlar ölüyor, sadece sevdikleriniz değil, masum, suçlu, suçsuz, genç ve yaşlı bir sürü insan ölüyor. Peki savaşlar neden oluyor? İnsanlar neden savaşıyor? Neden birbirlerini öldürüyorlar? Neden masum insanlar ölmek zorunda?

    Herkes savaşa girme kararını kendi verseydi, hiç savaş olmazdı.
    (I. cilt, s. 48)

    Savaş, mecburiyettir birçok vatandaşa göre. Zweig'ın Mecburiyet öyküsündeki gibi, savaşa gitmeyen insan düşünür: ''Bir sürü insan gidip, bizim için canını veriyor, benim onlardan neyim eksik? Neden ben de gitmiyorum ki? Canımı vatanım uğruna feda edemiyor muyum, vatanımı sevmiyor muyum?'' gibi düşünceler geçer akıllarından ve arkasında sevdiklerini bırakarak, birçok kişiyi ağlatarak, savaşa gider.

    ''Ben orduya gidiyorum ama niçin?'' sorusunu sormazlar kendilerine, sadece giderler, vatanları uğruna. Sonra oradaki kaosu vahşeti görünce ürkerler; askerlerin inlemelerini duyarlar:

    Gecenin karanlığındaki bu uğultunun içinde en net duyulan yaralıların sesleriydi. İnlemeleri ve gecenin karanlığı iç içe geçmişti.
    (I. cilt, s. 295)

    Merak ederler, acaba hastalara ne yapıyorlardır diye, girince de şunu görürler:

    Sinirleriniz sağlamsa eğer, soldaki kapıya yönelin ve ameliyatların yapıldığı, yaraların sarıldığı odaya girin. Elleri, kolları, dirseklerine kadar kana batmış, asık yüzleri solgun cerrahlar, kloroformun etkisiyle çoğu anlamsız olmakla birlikte zaman zaman son derece basit ama dokunaklı sözler mırıldanan, gözleri açık bir hastanın başına toplanmışlar. Tiksinç, ama çok yararlı bir işle, organ kesme işiyle uğraşıyor hekimler. Eğri, keskin bir bıçağın beyaz, sağlıklı deriden içeri girişini; hastanın bir anda kendine gelip korkunç bir çığlık kopararak lanetler savuruşunu ve hastabakıcının kesilen kolu bir köşeye fırlatışını izliyorsunuz. Hemen oracıkta bir sedye üzerindeki bir başka yaralının, silah arkadaşının ameliyatını izlerken nasıl kıvrandığını ve fiziksel bir acıdan çok, başına gelecekleri beklemenin ruhsal acısıyla inleyişine tanık oluyorsunuz; ruhunuzu allak bullak eden bir görüntüye tanık oluyorsunuz: Savaşı bando mızıka ve dalgalanan sancaklar eşliğinde at oynatan generaller, düzgün sıralar oluşturup pırıltılı giysiler içinde geçit yapan askerler olarak değil, gerçek yüzüyle görüyorsunuz: Kan, acı ve ölüm olarak.
    (Sivastopol, s. 11)

    Savaşa giderken asker düşünür: Saray ve kişisel nedenler yüzünden, gerçekten on binlerce insanın hayatının ve benim, benim hayatımın tehlikeye atılması mı gerekiyor? Neden benim hayatım da mahvoluyor? Mahvolması şart mı? Bazı insanlar, nispeten yaşlıyken gider savaşa fakat bazı insanlar da gençliğini savaşta heba eder, vatanı uğruna, gelecek nesiller uğruna:

    Yaşlı bir asker görüyorsunuz. Yüzü, bedeni kahverengimsi bir renkte ve öyle zayıf ki, iskeleti andırıyor. Bir kolu hiç yok: Omuzdan kesilmiş. Dinç bir havayla oturuyor yatağında, sağlığına kavuşmuş gibi; ama ölgün, donuk bakışlarından, korkunç cılızlığından ve yüzündeki kırışıklardan yaşamının en iyi yıllarını acılar içinde geçirdiği anlaşılıyor.
    (Sivastopol, s. 10)

    Peki gerçekten bizim için savaşmaları gerekli miydi? Onların bizim için savaşması, bizi biraz olsun düşündürtüyor mu? Kurtuluş Savaşı'nda birçok insan öldü, bizim uğrumuza, gelecek nesiller uğruna öldüler. Bence, hayatımızı gözden geçirmeli, bize hediye edilen, başkalarının kanıyla kazanılan hayatımızın değerini bilmeliyiz. ''Her zaman için dua etmeyenler adına dua edenlerin var olması gerekir,'' der Victor Hugo. Ben de bu sözü değiştirip ''Her zaman için dua edilmeyenler adına dua edenlerin var olması gerekir,'' diye söylüyorum. Çünkü, hayatımızı sevmesek bile, o hayat bize verildi ve o insanlara en azından dua etmek, minnettar olmak lazım.

    Birçok insan ölüyor gerçekten; bilgili insanlar, belki de bu dünyayı değiştirecek insanlar da ölüyor savaşlarda. Örneğin, Henry Moseley, 10 Ağustos 1915 günü Çanakkale Savaşı'nda kafasına almış olduğu bir kurşun sonucu hayatını kaybetmişti. Eğer Türkiye’de Gelibolu’da 27 yaşındayken cephede öldürülmüş olmasaydı belki de bir Nobel Ödülü alabilecekti. Kısa araştırmacılık kariyeri boyunca (40 ayda) o, periyodik tablo üzerine temel nitelikteki çalışmaları iyi bir şekilde yürütmüştü... Daha gencecik yaşında ölen birçok parlak beyin var, bu sadece ''bir'' örnek.

    Biz, savaşın içine geri dönelim: "Kim bunlar? Neden koşuyorlar? Yoksa benim için mi? Yoksa benim için mi koşuyorlar? Neden? Beni öldürmek için mi? Herkesin sevdiği beni?' Aklına annesinin, ailesinin, arkadaşlarının onu ne kadar sevdiği geldi; ona göre düşmanları onu öldürme niyetinde olamazlardı. 'Belki de öldürürler!' '' diye feryat ediyordu Nikolay. Savaştaki kaosu yaşarken, ölüm korkusunu hissederken yaşama daha sıkı bağlanırız, bir şeyi kaybetmeyiverelim, hemen değere biner. Yaşamın değerini anlamak için illa savaş olması gerekmiyor ama, insanoğlu işte, nankör bir varlıktır.

    "Ölüm bu mu yoksa? Ölemem, ölmek istemiyorum, hayatı seviyorum, bu çimi, toprağı, havayı seviyorum..."
    (II. cilt, s. 302)

    Rostov nedenini kendi de bilmeden kılıcını kaldırdı ve Fransız'a vurdu. Rostov'un heyecanı, bunu yaptığı anda birden kayboldu. Subay kolunu dirseğinin yukarısından hafifçe kesen kılıç darbesinden çok atın sallanmasından ve korkudan düştü. (...) Her an yeni darbe bekliyormuş gibi korkuyla gözlerini kırpıştırıyor, yüzünü buruşturmuş, korku dolu bir ifadeyle aşağıdan yukarı Rostov'a bakıyordu. Solgun, çamur bulaşmış, sarışın, genç, çenesi çukur, gözleri açık mavi ve yüzü son derece sıradan bir ev çocuğunun yüzüydü.
    (II. Cilt, s. 76)

    Dediğim gibi, birçok insan, boş yere, baştakilerin hırsı ve hükmetme aşkı uğruna masum insanları öldürüyor, acı çekiyor, kendini sorguluyor:

    Kahramanlık dedikleri bu kadarcık mı? Ben bunu gerçekten vatanım için mi yaptım? Çukur çeneli, mavi gözlü çocuğun suçu ne? Ne kadar da korktu! Onu öldüreceğimi sandı. Onu neden öldüreyim ki? Elim titredi. Bir de bana Georgiyev nişanı verdiler. Hiçbir şey, hiçbir şey anlamıyorum!
    (II. Cilt, s. 77)

    Her şeyde olduğu gibi savaşta da bir yerden sonra insanlar bıkıp, sorgulamaya başlıyor. Neredeyim ben, neden bunları yapıyorum, yapmak zorunda mıyım? diye. Acı ve kan, onları düşünmeye itiyor:

    Her iki taraftan da bitkin, bir şey yememiş, dinlenmemiş insanların içine hala birbirimizi öldürmeye devam etmemiz gerekiyor mu şüphesi düşmüştü, bütün yüzlerde tereddüt vardı ve herkes içten içe aynı soruyu soruyordu: "Niçin, kimin için öldüreyim, öldürüleyim? Siz kimi istiyorsanız öldürün, ne istiyorsanız yapın ama ben artık istemiyorum!''
    (I. cilt, s. 313)

    Aslında, askerlerin çoğunun hiçbir suçu yok. Tabii kendi iradeleriyle savaşa gitmeyebilirler ama onlar ''Biz diplomasi memurları değiliz, biz askeriz, başka bir şey değil. Bize ölmemiz emredilirse, ölürüz. Cezaya çarptırılırsak, suç işlemişiz demektir; yargılamak bize düşmez,'' diye düşündükleri için, sadece görevlerini yapıyorlar. Bana göre, vatanını savunmak çok normal bir şey, ama tarihte birçok hükümdar (Napolyon gibi), başka yerleri hükmetme açlığını doyurmak için, insanları piyon olarak kullanarak, fethetmeye ve öldürmeye odaklıydı. Örneğin Austerlitz'de Rus ordularının ne işi var? Diplomasi uğruna, insanlar ölüyor.

    Ama (Tabii gerçekte de öyleyse) kitaptaki I. Aleksandr gibi savaştan haz etmeyen, insanları piyon olarak ''mecburiyetten'' kullanan hükümdarlar da var. Tolstoy I. Aleksandr'ı güzellemiş biraz ama, I. Aleksandr, diğer hükümdarlara nispeten, daha uzlaşmacı bir hükümdar; bunu, Osmanlı'yla yaptığı barış anlaşmalarından da anlıyoruz.

    Ölmekte olan askerden daha fazla acı çektiği belli olan hükümdar, "Yavaş, yavaş, daha yavaş yapamaz mısınız?" dedi ve uzaklaştı. Rostov hükümdarın gözlerine dolan yaşları görmüş ve uzaklaşırken Çartorijski'ye Fransızca, "Savaş ne korkunç şey, ne korkunç şey!" dediğini duymuştu.
    (I. cilt, s. 383)

    Ayrıca, çoğu askerin içinde, hükümdara kendini feda etme isteği vardır; vatanı uğruna iyi şeyler yaparak hükümdardan takdir alma isteği. Ki bu da önemli bir şeydir çünkü asker hükümdarı sevmezse, savaştaki ateşi daha sönük olur.

    Rostov bu ordudaki herkesin hissettiği duyguları hissediyordu: Kendini feda etme, gücünün farkında olma ve bu törenin yapılmasına sebebiyet veren kişiye tutkulu bir hayranlık besleme.
    (I. cilt, s. 368)

    Sadece savaş cephesinde değil, cephe dışında da savaş verenler oluyor. Fransızlar Rusya'yı işgal ettiği sırada Moskova yangını çıkıyor ve insanlar evlerinden, ailesinden ve sevdiklerinden oluyor. Herkes göç etmek ve her şeyi bırakıp gitmek zorunda kalıyor... Düşünsenize, ne acı bir şey, değil mi? Başkaları sizin ülkenizi işgal edip, sizin şehrinizi yakıp yıkıyor ve evinizden ediyor. Siz de kaçmak zorunda kalıyorsunuz, o hüzünlü halinizle, belki de hiç sevmediğiniz, hiç özlemediğiniz kadar evinizi seviyorsunuz, özlüyorsunuz.

    Korkunç bir manzaraydı, çocuklar bir başlarına bırakılmışlardı, bazıları alevlerin ortasındaydı... yanımda bir çocuğu alevlerin içinden çıkardılar... eşyaları zorla elinden alınan, küpeleri kulakları yırtılarak sökülen kadınlar...
    (II. cilt, s. 744)

    Diplomatları da düşünelim, onların da işleri kolay değil, birçok insanın hayatı onların elinde. Onların bir hatasıyla birçok insan ölebilir. Zaten bu hissiyatı yaşayınca, çok iyi bir diplomat oluyorsunuz. Kutuzov da bunun bir örneği. Fakat aşağılık, sadece parayı önemseyen, savaşı ve insanları zerre kadar düşünmeyen insanlar da var. Bu insanların nesilleri, maalesef hâlâ bulunuyor.

    ''Savaşın kaybedileceğini düşünüyorum, bunu Kont Tolstoy'a da söyledim ve hükümdara iletmesini rica ettim. Bana ne cevap verdi dersin? Eh, sevgili general, ben pirinç ve pirzolalarla meşgulüm, savaş işleriyle siz ilgilenin. Evet... bana bu cevabı verdi.''
    (I. cilt, s. 390)

    Ayrıca, çocuklarını askere, belki de ölüme, gönderen ailelerin durumu da var. Bazısının abisi, bazısının oğlu savaşa gidiyor. Biricik abin, biricik oğlun savaşa gidiyor! İnsanın ister istemez psikolojisi bozulur, paranoyak olur. Gerçekten de, savaşın etkilediği alan çok geniş çaplı, gerek maddi olarak, gerekse manevi olarak. Tolstoy'un Üç Ölüm kitabındaki ''Köydeki Şarkılar'' öyküsü de, bu konuyu ele alır.

    - Benimki o, -dedi ve yüzünü çevirip eliyle örttü, burnunu çekerek çocuk gibi ağlamaya başladı.
    Ve ancak o zaman, Profikiy'in ''benimki o'' sözünden sonra, o unutulmaz, puslu sabah vakti gözümün önünde cereyan eden şeyin dehşetini sadece aklıma değil, tüm varlığımla duyabildim. Gördüğüm bütün o bölük pörçük, anlaşılmaz, tuhaf şeyler ansızın basit, açık ve dehşetli bir anlam kazandı gözümde. Olanları enteresan bir temaşa gibi izlemiş olmaktan feci şekilde utandım. Durdum ve kötü bir davranışta bulunduğumun bilinciyle eve döndüm. Ve bunların tüm Rusya'da binlerce, on binlerce insanın, bu mazlum, bu bilge, aziz ve böyle acımasızca ve haince kandırılmış Rus halkının başına geldiğini ve daha uzun zaman da geleceğini düşünmek ne feci.
    (Üç Ölüm, Köyde Şarkılar, s. 75- 76)

    Yirmi yıl önce belli belirsiz, küçücük uzuvlarıyla birlikte kımıldanan oğlunun, fazla şımartıyor diye kontla tartıştığı oğlunun, ilk önce ''armut'' sonra ''kocakarı'' demeyi öğrenen oğlunun, kendi oğlunun şimdi uzakta, yabancı bir toprakta, yabancı bir çevrede, cesur bir asker olarak, bir başına, hiçbir yardım ve rehber olmadan erkekçe işler yapması ona çok garip, olağanüstü ve keyifli geliyordu.
    (I. cilt, s. 355)

    Çocukluk, insan yaşamının en önemli dönemidir ve bir nevi yaşamımızı şekillendirir. Savaşların çocuklara etkisi o kadar büyük oluyor ki... O etki, ömürleri boyunca geçmiyor. Sadece savaş zamanı değil, savaş zamanına yaklaşınca da çocuklar kullanılıyor. Bir sürü deney yapılıyor: Farklı ırklardan insanları çiftleştirerek ''üstün'' çocuk yapma deneyi, çocukları hissizleştirip ''görev robotu'' ve hükümdar yapma deneyi ve daha birçok deney. Savaşta, en çok çocukların psikolojisi etkileniyor, devletler de bunlardan faydalanıyor, maalesef.

    Savaşta, vatanın için, gelecek nesiller için, kendin için, ailen için ve hükümdarın için savaşırsın. Savaşmak insanların kanında vardır ve bu kanı ortaya çıkarırsın. Ama ''Ya bacağın kopar, ya kolun; burada başına gelecek budur!'' ölünce de, bir çöp gibi atılırsın:

    "Sırtından tut, Morozka, yoksa ikiye bölünecek herif! Öff, nasıl da iğrenç kokuyor! "
    "Aman Tanrım, ne iğrenç koku!"
    Yaşayanlar arasında bu adamcağızdan kalan her şey bu kadarcıktı işte.
    (Sivastopol, s. 81)

    Karakter İncelemesi:

    Savaş ve Barış'taki, neredeyse, tüm karakterler varoluşsal bir boşlukta. Herkes peluş bir oyuncak olan hayatını pamukla doldurmaya çalışıyor. Kimi mutlulukta buluyor varoluşunu, kimi masonlukta, kimi savaşta, kimisi de parada...

    Prens Andrey, Tolstoy'un kendinden en fazla kattığı karakterlerden biri, ''Tüm özellikleri ufak tefek, hayat dolu karısıyla büyük bir tezat oluşturan'' bir insanken, savaşta arıyor varoluşunu, çünkü hayatta zevk almıyor, onun için ''Gidiyorum çünkü burada yaşadığım hayat, bu hayat, bana göre değil,'' diyor.

    Prens Andrey'in savaşa gitmeden önce Piyer'e yaptığı konuşma (Ama kendini bir kadına bağlarsan zincire vurulmuş bir mahkûm gibi tüm özgürlüğünü yitirirsin. Ve sahip olduğun tüm umut, tüm güç sana sadece yük olur, ağır bir işkence haline gelir.) Tolsoy'un kendi hayatına da benziyor. Tolstoy, tıpkı Prens Andrey'inki gibi, güzel ve genç bir kadınla evleniyor fakat mutlu olamıyor.

    Savaşa gitmesine rağmen, normal olarak, savaşı sevmiyor. Savaş hakkında ''Her şey iğrenç, iğrenç, iğrenç ve iğrenç,'' diyor. Yani Prens Andrey, savaşa, yapmacıklıklardan, dalkavuklardan, balolardan ve ona uygun olmayan aristokratlardan kaçıp, ''kendini bulmak için'' gidiyor.

    Her ne kadar bir inancı olmasa da, savaştaki ortamı görünce, içinde yaşama aşkı doğuyor, yaralandığında, yaşamın değerini anlıyor:

    Ne kadar baygın kaldığını bilmiyordu. Aniden canlandı ve başındaki yakıcı, dayanılmaz acıyı hissetti. İlk düşüncesi, "Şimdiye kadar bilmediğim ve bugün gördüğüm o yüce gökyüzü nerede?" oldu. "Böyle bir acıyı da daha önce hiç hissetmemiştim; evet, bugüne kadar hiçbir şey, hiçbir şey bilmiyormuşum.''
    (I. cilt, s. 435)

    Hayatın değerini anladıktan sonra, karamsar bir yapısı olan Andrey, hayata tutunmaya çalışıyor. Gerek aşkla olsun, gerekse düşünceleriyle olsun, hayattan zevk almaya çalışıyor. Yaşamında, savaşlarla ve barışlarla geçen yaşamında, sevginin, hayattaki en önemli şey olduğunu anlıyor ve oldukça uzun olan ''kendini bulma'' serüveni tamamlanıyor (Bu paragraf Tolstoy'un kendi felsefesini de çok güzel yansıtıyor):

    Aşk? Aşk nedir? Aşk ölüme engel olur. Aşk hayattır. Her şeyi, anladığım her şeyi, sevdiğim için anlıyorum. Her şey sadece sevdiğim için var, her şey sadece sevdiğim için oldukları yerde. Her şey sadece ona bağlı.
    (II. cilt, s. 552)

    Piyer Bezuhov, Tolstoy'un kendinden en çok veridiği karakterlerden bir diğeri, amaçsız ve kısmen aptal bir adamken, hayattan sille yemesiyle birlikte, akıllanmaya ve sorgulamaya başlıyor. Piyer, kitap boyunca, Napolyon âşığı bir insandan, Napolyon'u öldürmeye çalışan bir insana dönüşüyor; Piyer karakteri, bize değişimin ne kadar iyiye kaydırılabileceğini ve insanın ne kadar değişebileceğini sorularını cevaplıyor (Gerçekten muhteşem bir karakter).

    Kötü ne? İyi ne? Neyi sevmek, neden nefret etmek gerekiyor? Ne uğruna yaşanmalı ve ben neyim? Yaşam ne, ölüm ne? Hangi güç her şeye hükmediyor? Bütün bu sorulara verilecek tek bir cevap vardı ve o da hiç mantıklı değildi: Öleceksin ve her şey bitecek.
    (I. cilt, s. 518)

    Hayatında nelerin eksik olduğunu aramaya, bir amaç bulma çabasını içine girmeye çalışıyor. Piyer, güçlü bir karaktere sahip olmasına rağmen, hayatta birçok kez yıkılıyor fakat yine de kalkmasını biliyor. Öncelikle, doğruluğu masonlukta buluyor fakat ona bu da doğru gelmiyor:

    Masonluğa girdiğinde, bir bataklığın sert kısmına güvenle basan bir insanın duygularını hissetmişti. Ama basar basmaz ayağı batmıştı.
    (I. cilt, s. 644)

    Bana göre de, masonluk oldukça saçma ve ütopik. Sözde her şeyi iyiye ulaştırmaya, barışı sağlamaya çalışıyorlar ama hiç icraata geçmiyorlar. Onlar da, diğer insanlar gibi, sadece çıkarlarının ve isteklerinin peşinden koşuyorlar.

    Piyer'in Prens Andrey'le konuştuğu bölüm, belki de kitaptaki en harika bölümdü. Sanki Tolstoy o bölümde kendi kendiyle konuşuyordu. Karamazov Kardeşler'de Dostoyevski'nin kendi kendiyle çatışması gibi, Tolstoy da bu bölümde kendi kendiyle çatışıyordu. Gerçekten, çok özel bir bölümdü.

    Piyer, hayatın, kendisini saran ve mevcut durumunda çözmeye gücünün yetmediği kördüğüm olmuş karışık gereksinimlerden kaçmak için evinden ayrılmıştır.
    (II. cilt, s. 429)

    Daha sonra Tolstoy da, tıpkı Piyer gibi, bu şekilde evden ayrılacaktır. Piyer'in özgür ruhlu bir karakter olduğu için, her an kendini aramaya ve kendine bir ''amaç'' bulmaya çalışıyor, çünkü onun hayata gelme nedeni bu. Var oluşunu bunla dolduruyor. Fakat bir süre sonra yine Tanrı'ya inancı yıkılıyor, çünkü o değişken karakterli bir insan:

    Piyer insanların istemeden işledikleri o korkunç cinayeti gördüğü andan sonra, sanki yüreğindeki, her şeyi tutan ve her şeyin canlı görünmesini sağlayan zemberek bir anda boşalmış ve her şey dökülüp anlamsız bir çöp yığınına dönüşmüştü. Kendi kendine itiraf etmemesine rağmen, dünyanın ıslahına, insanlığa, kendi yüreğine ve Tanrı’ya olan inancı yıkılmıştı.
    (II. Cilt, s. 530)

    Daha sonra, gerçeği görünce, hayatta özgürlüğün refah ve sefahatle gelmediğini, acı çekmenin insanı olgunlaştırdığını, insanın kendisini hiç sevmeyenlerin arasında kalmaktansa kendiyle baş başa kalmasının daha iyi olacağını öğreniyor ve varoluşsal boşluğu tamamlanıyor, işte o zaman, Piyer, ''amaç''ın ne demek olduğunu anlıyor:

    Piyer kulübede esaret altındayken, insanın mutlu olmak için yaratıldığını, mutluluğun insanın içinde, doğal insani ihtiyaçlarının giderilmesinde olduğunu ve mutsuzluğun yokluktan değil bolluktan kaynaklandığını, aklıyla değil tüm varlığıyla, hayatın kendi içinde öğrenmişti. (...) İnsanın mutlu ve tamamen özgür olabileceği bir durum olmadığı gibi mutsuz ve tutsak olabileceği bir durumun olmadığını da öğrenmişti. Acı çekmenin de, özgürlüğün de bir sınırı olduğunu ve bu sınırların birbirine çok yakın olduğunu öğrenmişti; kuştüyü yatağında tüylerden biri rahatsız ettiği için acı çeken insanın, kendisinin o anda, nemli toprak üzerinde, bir yanı üşüyüp diğer yanı ısınarak uykuya dalarken çektiği acı gibi bir acı çektiğini öğrenmişti.
    (II. Cilt, s. 660- 661)

    Onun amacı olamazdı çünkü artık bir inancı vardı, herhangi bir kurala, sözlere ya da düşüncelere değil, daima var olan, daima hissedilen Tanrı'ya inancı vardı. Daha önce onu kendine koyduğu amaçlarla aramıştı. Bu amaç arayışı Tanrı'yı arayıştan başka bir şey değildi ve esareti sırasında dadısının ona uzun süre önce söylediği şeyi, Tanrı'nın orada, burada, her yerde olduğunu sözlerle değil, akıl yürütmeyle değil, doğrudan doğruya hissederek anlamıştı.
    (II. cilt, s. 725)

    Piyer, varoluşunu hayatı boyunca farklı farklı yerlerde aramıştı. Hayırseverlikte, masonlukta, sefahatte, şarapta, kendini feda ettiği kahramanca davranışlarda, Nataşa'ya duyduğu romantik sevgide, sonunda, Tanrı'da bulmuştu, onun amacı buydu!

    Tolstoy, Piyer Bezuhov ve Andrey Bolkonski'ye kendinden çok şey kattığı gibi, Nikolay Rostov'a da kişiliğinin kimi özelliklerini verdi: güç, sağlık, paganvari doğa aşkı, doruk noktasına varmış bir onur duygusu, av tutkusu. Ama Nikolay Rostov, her şeyden evvel mevcut kurallara aykırı hiçbir şey yapmama kaygısı güden, ortalama zekaya sahip bir delikanlıydı. Çağının ve bulunduğu ortamın insanı olduğunu düşünüyordu. Onu çok iyi tanıyan Nataşa, hakkında şöyle der: "Nikolay'ın zayıf bir yönü var; eğer bir şey herkes tarafından kabul edilmiyorsa, kendisi ona dünyada razı olmaz!"

    Tolstoy, Nataşa hakkında şöyle der notlarında: : "Son derece cömert... Kendine güvenli... Herkes tarafından sevilen... Gururlu... Müzisyen... Bir kocası, iki kocası olmalı, çocuklara, aşka ihtiyacı var, bir yatağa ihtiyacı var...'' Nataşa ''sevgiyi seven'' bir insan, tıpkı Tolstoy gibi. O da hayattan bir sille yemesiyle gerçek hayatın farkına varıyor ama ne yapacağını bilemiyor, tek başına bu koca dünyada kalıyor! İşte Nataşa, tıpkı Piyer gibi, yolculuğunda bazen aşkta, bazen çocuklarda, bazen de dostlukta mutluluğu buluyor.

    Prenses Marya, despotik bir babanın esiri olmuş, ona körü körüne bağlanmış ve dini ile duyguları arasında kalmış biri:

    Aşkın getireceği mutluluk, bir erkeğe duyulan dünyevi bir aşk onun için mümkün müydü? Prenses Marya evlilikle ilgili düşüncelerinde aile saadetini ve çocukları düşlerdi ama başlıca, en güçlü, en gizli düşü dünyevi aşktı. Bu duygu güçlendikçe onu başkalarından ve hatta kendinden daha fazla saklamaya çalışıyordu. ''Tanrım,'' dedi, ''yüreğimdeki bu şeytani düşünceleri nasıl bastırayım? Senin isteklerini yerine getirebilmek için bu kötü düşüncelerden sonsuza dek nasıl kurtulayım?''
    (I. cilt, s. 332)

    O kadar temiz ruhlu bir insan ki, kader ona hem duyguları için, hem dini için güzel bir yol çiziyor. Güzel insanlarla karşılaşıyor, güzel dostluklar ediniyor. Nataşa'yla karşılaşıp, dost olmaları çok normal, çünkü onlar birbirlerine benziyor. Hayata bakış açıları, duygusallıkları, başkalarına bağlanma şekilleri, acıyı yaşama şekilleri ve daha birçok şey...

    Prenses Marya'yla Nataşa arasında, sadece kadınların arasında olabilecek tutkulu, uyumlu bir dostluk başladı.
    (II. cilt, s. 692)

    Son olarak, kitap çıktığında dönemin bazı yazarlarının verdiği tepkileri ve kitaptaki hataları sizlerle paylaşmak istiyorum:

    "Budala adlı eseri basın tarafından yerden yere vurulan Dostoyevski, eleştirmen Strakhov'un, Tolstoy'u "edebiyatımızda en yüce" ne varsa onunla eşdeğer tutmasına kızıyordu. 'Savaş ve Barış'la ortaya çıkmak, Puşkin'in daha önce dile getirmiş olduğu bu yeni sözle ortaya çıkmaktır ve Tolstoy, gelişiminde ne kadar uzağa, ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın, bu yeni sözün, kendisinden önce ilk kez bir deha tarafından söylenmiş olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir,' diye yazıyordu.''
    (Henri Troyat, Lev Tolstoy, s. 416)

    Strakhov, Zarya'da, Lev Tolstoy'u gururlandıran şu satırları yazdı: "Çok hacimli, ama çok da dengeli! Hiçbir edebiyatta buna benzer bir şey yok. Binlerce insan, binlerce sahne, yönetim çevreleri ve özel yaşantılar, tarih, savaş, yeryüzündeki olası tüm korkunçluklar, tüm tutkular, insan yaşamının, yeni doğan bir bebeğin ilk çığlığından can çekişmekte olan bir ihtiyarın son duygu dalgasına kadarki her anı... Ve bununla birlikte hiçbir figür, bir diğerini gölgede bırakmıyor, hiçbir sahne, hiçbir izlenim, bir başka sahneyi, izlenimi ziyan etmiyor, gerek bölümler içinde gerek bütünde her şey açık, her şey uyumlu... "
    (Henri Troyat, Lev Tolstoy, s. 420)

    Kitaptaki Hatalar:

    Eser, yazar, karısı, profesyonel düzeltmenler tarafından defalarca kez yeniden okunmuş olmasına rağmen, hatalarla doludur. Prenses Mariya'nın erkek kardeşi Andrey'e savaşa giderken verdiği küçük kutsal ikon gümüşken, Fransız askerlerinin, onu Austerlitz'de yaralı bulduklarında boynundan söküp aldıkları küçük ikon altındır. Nataşa Rostova, 1805 Ağustos'unda on üç, 1806'da on beş, 1809'da on altı yaşındadır. Parasını Aralık ayı sonunda kumarda kaybetmiş olan Nikolay Rostov, Moskova'yı Kasım ayının ortasında terk eder. İkincil kişilerin isimleri bir bölümden bir diğerine değişir. Piyer Bezuhov, 1811 Şubat'ında 1812'nin kuyrukluyıldızını görür...
    (Henri Troyat, Lev Tolstoy, s. 435)

    İnsanlar var oldukça, savaşlar ve barışlar bitmeyecektir...

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana, keyifli ve verimli okumalar.
  • Pazar kurulup alışveriş hararetlendiğinde, sen de ziyan ettiğini anlarsın. Ömründe alıp verdiğin nefeslerin her biri bir incidir. Her bir zerre Hak katına götüren bir rehberdir. Baştan ayağa onun nimetlerine gark olmuşsun. Dostun nimetlerinin ne ölçüde olduğunu anla. Anla da kimden uzaklaştığını bil; Hak Teala seni yüzlerce izzetle yetiştirmiş, sen ise cehaletin yüzünden başkasına kapılıp kalmışsın… Feridüddin Attar .
  • Rabbimiz biz nefslerimize zulüm yaptık eğer sen bizi af edip bize merhamet etmezsen biz gerçekten zarar ve ziyan edenlerden oluruz ( A’raf Süresi,7/23)

    Hasan’ı Basri rahimehullah şöyle buyurdu ; “Vera’ ve takvadan bir zerre-i miskal ,oruç ve namazın bin miskalinden çok daha hayırlıdır.”
  • 384 syf.
    ·6/10 puan
    Evrenin yaratımı, nereden geldik nereye gidiyoruz, bu evrende işlerimiz nelerdir sorularına dünyada çok farklı türde teoriler, inançlar, bilimsel düşünceler ile ele alınmıştır..Bir müslüman olarak bunu İslam'ın ele aldığı gibi bakmam gerekmektedir..Tevhid inancına sahip kişiler, dünyanın tesadüfi bir şekilde meydana gelmediğini bilir..
    Ben, cinnleri ve insanları ancak ve yalnız Bana ibadet etsinler (her şeyi Benden bilip, Benden isteyip, Benden beklesinler ve her konuda hükümlerimi yerine getirsinler) diye yarattım. (Zariyat Süresi, 56 Ayet)
    Başka bir ayette de yine tevhidi belirtirken başka mabudlardan değil bir olan, tek olan, ortağı olmayan, doğurmamış ve doğrulamış olan özelliklerini belirterek tek gücün kendi olduğunu veciz bir şekilde ortaya koyar..
    Gök ve Ben, cinnleri ve insanları ancak ve yalnız Bana ibadet etsinler (her şeyi Benden bilip, Benden isteyip, Benden beklesinler ve her konuda hükümlerimi yerine getirsinler) diye yarattım. ve içindekiler O'nu tesbih eder." ve "...sonra iradesini semaya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti; O her şeyi bilir." (Bakara, 2/29) mealindeki ayeti bu açıdan ele alır..

    Bu ayetler ve benzerlerini incelediğimizde bütün yaratılanları ilahi hikmet içinde bakmamız husul eder. Yoktan ve hiçten yeni zerrelerin veya maddelerin ki( maddenin en küçük yapı taşı atomdur buna zerre de denilir.) yaratılması akla ters bir şey değildir, mümkündür. Lakin elimizde buna dair bir ispat ve delil mevcut değildir. Şekil ve nispi emirler açısından değil, kainatın temel maddeleri olan cevherler bir anda yoktan ve hiçten var edildi ve sonraki yaratmalar bu temel maddeler üstünde oluyor manası daha makul, daha gerçekçi gibi duruyor.
    Yani; Allah, kainatı icat etmeden önce yarattığı ilk maddenin içine, kainatın son genişlemiş halini potansiyel olarak koymuştur veya yazmıştır.. Örnek vermek gerekirse; bir incir çekirdeğinin içine, incir ağacını dürdüğü gibi, kainatı da ilk ve temel maddenin içine dürmüştür. Bu noktada yoktan ve hiçten cevher yaratılmıyor denilebilir.
    Bu minval ışığında Rabbül Alemin bu felekleri boştan yaratmamış, içlerini bilgi ile doldurmuş, bunları anlamamız için akıl ve vicdan vermiş( akıl ve vicdanı tek başına kullanılamaz ne kadar benim terazim akıl ben onunla karar veririm yaşantımda ve o olmadan bir hiçim denilse de, denge unsuru olarak akılın onüne geçip manevi olarak insanı dengeye getirmektedir.) İnsanlar akl ederek doğruyu, hakikatı gerçeği her zaman bulur yeter ki istesin..Nasıl din insana doğruyu gösteriyor ise bilim de insana doğruyu gösteribilir.. Atom diyoruz, bu atomlardan da proton, nötron ve elektronlardan oluşuyor. Atom çekirdeklerini proton ile nötronlara bölebildiğimiz gibi, protonlarla nötronları da kuarklara ve bunları birbirine bağlayan gluonlara bölebiliyoruz. Bu saydıklarımın hepsi hareket halinde ve Allah'ın sürekli yaratma halindedir ve bu hikmet hiçbir şeyin hareketsiz, durağan ve statik olmadığını bir işleyişin olduğunu gösterir.. Allah'ın yaratıcı faaliyeti durmadan devam ettiği için, atomların sayısı sonlu olamazdı. Her an yeni atomlar varolmaktadır ve dolayısıyla âlem sürekli büyümektedir. Kur'anın söylediği üzere: "Allah yaratmasına istediğini ekler" (Fâtır suresi 35:1)

    Atomun mahiyeti varoluştan bağımsızdır. Bu demektir ki, varoluş atoma Allah'ın'nın yüklediği bir niteliktir. Bu niteliği almadan önce, atom Allah'ın yaratıcı enerjisinde sanki uyuşuk haldedir. Onun varolması, ilâhî enerjinin görünür hale gelmesinden başka bir şey değildir.

    Not: Yazarın bunca alem ve alemlerdeki olayları evrim ile açıklaması kendi görüşü olmakla birlikte bunu tesadüfen kadar ( dünya ve evrim onlara göre yoktan değil kendiliğinden meydana gelen bir iş gibi tasavvur etmeleri de bir acizliktir. Dünyada bir iş yaparken örneğin araba parçalara söyleyin veya kendiliğinden bir araya gelip bir iş, eşya veya adına ne deniliyorsa birleşip bir tövbe haşa yaratım gerçekleşmeyeceğini bile bile inkar edilmesini de akla ziyan bir duruş sergilemektir..
  • Her zerre hâki vatanın cevher-i cândır
    Her cevher-i cân zerre-i hâkinde nihândır
    Nâkesdir ol âdem ki vatan hubbunu bilmez
    Cemiyyet-i insâna anın cismi ziyândır

    Hilmî Rehâ

    Mana:
    Vatanın her karışı değerli madenler gibi canlarla doludur. Bu değerli canlar (ataların) toprağında gizlidir. Her kim ki vatanın kıymetini bilmezse ;Ona insan denmesi doğru değildir, insanlık onda ziyan olmuştur.
  • I.veda neziri

    Sözün harfi bağışlamadığı yerden geldim.
    Sabır telkin eden ayaklarımı unutup,
    Taşın ve suyun uzağına geldim..
    Oysa erkenmiş daha.
    Ceplerimi sökerek ayrıldığım kendimden,
    Ne kadar uzak düşsem,
    Çeşmeler yine susacakmış yüzüme..
    Geç oldu ama bunu da bildim:
    Yarıldı aklımın serinliği.
    Herkes bir nehrin dalgınlığıyla baktı bana,
    Ben ey paslı sözlerin sahibi.
    Onca zaman sonra,
    Herkesin yalanın saçlarını okşadığı yere geldim..

    Herkesin veda hevesiyle toprağa imrendiği yerde..
    İki gece beş kış uyudum rüyama,
    Kara atlar kışı geldiğinde..
    Artık kalbime gerek yok, diyordum.
    Olsa da faydasız!
    Beni kadırgamdaki üveyiklere mahcup kılacak,
    Hangi kelime geçit ?
    Dokunduğum ipeklerden yükselen zerre.
    Bana neyi fısıldar, diyordum.
    Ama bir gün bir harf parmaklarıma dar geldi
    Kirpiklerimin işaret ettiği vadiye baktım,
    Bir gün ceketimle bir kapıya yığılıp durdum:
    Adımın geçtiği yerde bana kim üşüyebilir, dedim.
    Her taşa tuttuğum alnımı kim unutturabilir bana..

    Daha çok dökülmeden varıp sormalıydım Çünkü;
    Ellerim titrerken çıraklığım nerde bitti ?
    Sebepsiz ıslanırken yoksul eskilerim.
    Kayaları yalıyan köpeklere eşlik ettimse niye,
    Kendimi soldurmakla ünlendim sonunda ?
    Sandım ki su bana sırrını bağışlayacak..
    Taşa rastlayan bir çivi nasıl susarsa,
    Öyle eğileceğim her kuşkuya..
    Sandım ki söğüt ağaçlarına ağlayan,
    Ürkek süvarileri susturabilir ?
    Ellerine bakarak büyüyenleri sevip,
    Okuduğum veda yüzleri unutabilirim..
    Çıraklığım nerde biter bilmeden,
    Yedi cüretle geçtim kapılardan
    Yine de kaplan kini bırakmadı beni..

    Hududa kulak veren boynuma,
    Ne söylediysem faydasız..
    Kırmızı karlar yağarken affedecektim.
    Herkesi ve nezirimi..
    Bu başkasının kini olmalı, dedim
    Bu gergef eski,
    Vahdeti bozdum, daha çok mahvolmak için
    Çelikten aynalar tuttum çöle,
    Haram sularda dağladım marifetimi.
    Ne yapsam, ne yapsam ?
    Yine de hep, ah...
    Düşmanımın teni çekti beni..

    En sonunda,
    Başkasının kanatlarıyla vurdum kıyıya..
    Yaralı atlarım, kırbamdan dökülen kan.
    Gelip almaya gücümün yetmediği iştah.
    Havaya atılan taşla vardım kapılara..
    Çok eskiden yeterdi bana,
    Duvara dayanmış tüfeklerle aldığım soluk.
    Sanıyordum ki;
    Rüzgâr her sözü süpürmeden anlayacaktım:
    Herkes ölüm kınaları sürünüp beni unutacak..
    Ah ve Ay’la görünecek görünmeyen..
    Etimde sınanan bir veda ki,
    İçimden o kelâm-ı kadîm akacak:
    Beni herkes en son gördüğüyle hatırlayacak.

    Çünkü temaşakârların yalanıyla indim.
    Çocukluğumun yılan sarnıcına,
    Dilim ve rüyam geride kaldı..
    Uzak düştüm yas çadırlarının kahrına.
    Kırk inziva bakarken gözlerim,
    Dedim: kara yazlar biriktireceğim yazgıma.
    Gün gelecek göç edeceğim sarnıç ve şerrimden.
    Ellerinden dövme güller düşürüp..
    Güneşe sırt dönenler,
    Kısmet ve Allah’ı burada değildi, diyesilerdi bana


    II. veda tavafı


    Puhu kuşlarıyla uyanıp.
    Endam aynasında gördüğüme kıyam etsem
    O isli tandırın etrafında ne kadar dönsem de
    Bir kuyu başında herkes kadardım işte..
    Herkes kadar sevdim hatamı.
    Söz olsun ki kustum öğrendiğim kelimeleri.
    Ve eğildim uzağımdaki seyrime..
    Kuyuya düşen kara çocuğa bakarken,
    Son kez bakarken bende kararan bana.
    Solarken solan her insan kadar..
    Sordum suya karışan arzuma:
    Bir kötülük vaadidir insan.
    Ey gizli çürüyen sima !
    Yol dönsem şimdi kime ?

    Uzak kervanlara terk edilmiş atlar gibi bakmasaydım,
    Başkasının gözleriyle sevmeyecektim kendimi..
    Bir tenha bulaydım kara kışlağımda,
    Eğilip yalıyacaktım sağramı..
    Ah, sırtımda rüya ve rüzgâr.
    Ölüm suları dökünüp,
    Yeniden sırdaş olacaktım cesedimle..
    Ey zamanı kısa denilen heveskâr suret !
    Kadınların hatırladıkça içlendikleri..
    O çok çocuklu çıkrık sesi.
    Belki bu kadar incitmeyecekti beni.
    Yalnızlığın herkese düğme olduğunu bilmesem.
    Daha ikiydi tavafım, belki gitmesem..

    Bir geyiğin gözlerinde kıştı uyandığımda.
    Oysa öğrenmiştim dişlerimi sıkmadan,
    Göklere yakın uyumayı..
    Fakat dizlerim geyikler kadar koşarken, Tuzağına.
    Hep bir fukara öfkesi belli etti beni.
    Yokluk vadisinde ziyan seferiler.
    Dönüp son kez baktılar bana,
    Dediler: zamana küs...
    Öldürdüğün yılanları gömmek için gelme.
    Ağunu kirpiklerinin hürmetine sakla.
    Çünkü kış kanat germez toprağın imâsına.
    Nasılsa herkes ömrünü yer..!
    Dön sen..
    Kalbin acısını ayakların sızısı alır.
    Dönsen de..

    Daha uzağa gidebilirdim ayaklarım olmasa,
    Yükümü mola taşlarında indirmez.
    Geceden geceye katrana bulamazdım göğsümü..
    Parmaklarım her beladan hevesini alır.
    Anlardım: geçer zaman.
    İnsan kötülüğüyle nam alır.
    Ve ricat eder yılan derisine.

    Bir elin bir ele selamıyla,
    Velev ki geçer zaman
    Hâşâ, demedim, ama,
    Kalpte zina gibi geçti söz içimden:
    Daha gül sen, daha gül..
    İnsan duman hevesindedir dünyada

    Yarasaların kanat sesleriyle,
    Atımın masum boynundan inip..
    İki harf arasında şüpheyle kıvranan.
    Toprağa ve adıma baktım..
    Bir yaprak gibi ağdım boşluğa,
    Ağzımdaki sağanağı dindirdim..
    Ve fakat rüyâ terzisi razı gelmedi
    Kendimin kal’asında kirli durmama:
    Avuçta sıkılmış bir taş gibi durma, dedi bana.

    Çünkü sorar her taş, sormalı:
    Neden benim kadar katlanmadın bana

    Kaç zaman sonra,
    Eksik tavafıma bakıp.
    Uzak gözüyle ağlayan bir kadına söz düştüm:
    Kıvranan ömrün uzun olsun, dedi bana.
    O yokluk burcunda git ve gel.
    Allah bir tenha bulur belki sana
    Belki bana gel..


    III. veda hutbesi

    Ey sabahına uzak düşüp meydanda sıra bekleyen,
    Çok yer dolandım sonunda yanına düştüm.
    Sokaklara vardırmadım gözlerimi ama,
    Gördüm:
    Şehirde herkes tebdil, erkekler yalan.
    Orada herkes tacir arzusunda.
    Şimdiden sonra her söz tehir gelir onlara.
    Orada zifiri kadınlar zamanla kendilerine kararır..
    Denizi bilmeyen çocuklar suyu söyletir:
    Şehirde herkes teşhir, kadınlar yalan.
    Andolsun ki neden sustuğu şüphe.
    Bir seda kadını sevdim orada.
    Uzadı saçları, görmedim..
    Her harfi sağdım.
    Alkışlar aldım şehirden çıkarken,

    Erkekler ayan da, her kadının kalbi sır
    neden, bilmedim ?

    Bildiğim, o haram duvardan neden geçtiğim
    Neyim varsa geride bıraktım çünkü.
    Oysa gözlerim ki biri kibir biriktirir,
    Biri içlenirdi ötekinin mahsenine.
    Meğer denizi buluncaya kadarmış nehrin telaşı..

    Hasılı bir bardakta iki suymuş kıymet ve kıyam.

    Anladığımda gelip durduğum duvar.
    Kollarına aldı beni ve git, dedi:
    Daha uzağa ve doğu’ya
    Saçlarını arkaya yaslayacak kadar
    Öğren yokluğun yılan dilini..
    Doğu’da her şey bir vedayla sezilir.
    Ey sözün sedefi,
    Seni göndermez...
    Anlam ve âmâ nerde ?
    Kulağına fısıldardım ammâ..
    Sen de bir riyânın çocuğusun sonunda..

    İki taşın sesinden çıkan alazla,
    Her sabah yediğim toprağı unutup..
    Soğuk taşlar biriktirdim sabahla gelenlere.
    Ama her seferinde yatır uykusuyla.
    Döndüm herkese ve ezberime:
    Şüphesiz, o eski ağunun çocuğusun sen.

    Denilen tekrarı duydum her seferinde.
    Karaağaç, karaağaç
    Sen de duydun mu, dedim
    Duydum, dedi...

    Ama ben sözümü yutar taşımı çoğaltırım.
    Her sırrını meydan eden o şüphe beytine:
    Ey geceden geceye katran isteyen,
    Yoksulun oldum her seherde..

    Göğsüme doldurduğum kemikler yetmez olunca
    Altın ufağı ayaklarıyla yolu tozutan kadınlar,
    Hüsran renginde baktı bana.
    Yüzümdeki peçeden umar yok, dedim onlara.
    Kendine şehvet dedirten dünyadan payım yok..
    Bir kırbacın iç çekişinden beklediğim
    Sadakat.
    İncimi nerde düşürdüğümü hatırlatmıyor bana.
    Kusur benimdir, başa dönen tespihle
    Affedin beni..
    Boynum eğilirken çıkardığım ses
    Nöbet durduğum uykular, sonunda:
    Bu kimin haramıdır, diyecek bana

    Son gece, bir kadının çadırında,
    Eğildim kar kuyularının ateşine..
    Mübarek akşamdır diye yaktığım kandil
    Kıstığım kadın, sırrım ol, dedi..
    Korkarım gizli bir bıçak imtihan ediyor beni.
    Çünkü ay batarken hendekler kazacaklar sana..
    Ve sen söyleneceksin:
    Sırtındaki ben, gözündeki kıymık,
    Neden görünüyor şimdi bana..
    Ve belki yeni bir mezhep için.
    Ferman edeceksin feryat edenlere:

    Âşk bir yutkunmadan başka nedir ?
    Âşk bir yutkunmadan başka nedir ?

    Yeniden ırayacak yolların,
    Sanırsın yeniden çöl ve bedir..

    Kör akşamların hışırtısını duyduğumda,
    Artık hakkım yoktu..
    Kımsenin otağında söz dökmeye.
    Hile ve hevestim herkesin huzurunda.
    Sim yeşili sularla örttüklerinde beni..
    Uzak, mor bir örtüydü doğu’nun rüzgârında.

    Duydum: herkes başkasının ateşiydi sonunda..

    Böylece uzadıkça uzadı ardımda tüten akşam.
    Geceye ellerini açanların sancısı sararken beni.
    Ey hâlâ yollardan bir göz uman.
    Ey kör, dedim

    Her nefes kafestir artık..
    Her nefes kafes...

    Beni senden soracaklar, şahit ol!
    İnandım: biriktirdiğim nal sesleri ezel.
    İnandım: her şey ben gittikten sonra daha güzel.





    Beni bir nebze anla Ecmel...
  • "Recep Peker Hapı Yuttu", "Kazıklı Resmi Tazim" başlıklı yazılardan başka "Hakkınızı Helal Edin Dostlar" başlığıyla Markopaşa'nın birinci sayısında "Şakalar" köşesinde yazılanlar yeniden verilmiş. Bir başka yazı da "Nasıl Girer" başlığını taşıyor. Okuyalım. 1947 yılında yazıldığını düşünerek son cümlesini bir daha okuyalım :


    Nadir Nadi Cumhuriyet'te "Yabancı sermaye nasıl girer?" başlıklı bir başmakale yazmış. Yabancı sermayenin nasıl girdiğini, Nadir Nadi anlamamışsa anlatalım. "Evvela, Hellow Johny, My darling. Yes, Okey girer, arkadan Amerikan zırhlıları girer, bahriyelileri girer. Daha arkadan müşavir heyet, kontrol heyeti, murakabe heyeti girer. Ondan sonra, lüzum hasıl olursa, borç verileceği ne dair haberler vaitler girer. Bu, arada, bazı muharrirler deliğe girer, bazı muharrirler de Türkiye'yi Amerika'nın sınırı olarak gösterirler. Ve nihayet ucu merkezi arzda bulunan asıl kazık girer ki, her kıvranışta biraz daha girer.



    Dördüncü sayfasındaki " Küçük İlanlar"dan ikisine bir göz atalım: SATILIK- İcabı zaman dolaysıyle, üst çenemdeki azı dişimin ve sol alt çenemdeki köpek dişimin altın kaplamaları satılıktır.



    HAZlR VE ISMARLAMA - Müsbet rakkamlara ve istatistiklere dayanan hazır ve ölçü üzerine nutuklar satılır. "Basmakalıp" rumuzuna müracaat.



    Şimdi de büyük ilanlardan ikisine bakalım:

    Odun alınacak 1 - İdaremizin 1947 • 1948 yılı ihtiyacı için 1.800 ton kızılcık sopası cinsinden odun alınacaktır.

    2 - Pazarlık gözünün önünde yapılacaktır.

    3 - Taliplerin, muhtelif boy ve numarada kızılcık sopasına dair hususi ve gizli talimatı görmek

    üzere...

    Emniyet umum müdürü

    Ahmet Demir





    Ankara Üniversitesi Rektörlüğünden; Üniversitemizin muhtelif fakültelerine siyasi yazı yazmama, siyasi laf etmemek, siyasi bakmamak, siyasi işitmemek ve hiç kitap okumamak şartı ile bir ünlü profesör", doçent ve asistan alınacaktır., Taliplerden kanlarının katıksız olduğuna dair Reşat

    Şemsettin muayene kağıdı aranır

    Not : Hükumet ve hükumetin iç ve dış icraatı lehinde yazının her cins ve nevi yazı gayri siyasi

    sayılır.





    Gazetenin üçüncü sayfasındaki " Mahkeme koridorlarında" köşesinde ve " Gün Uğursuzun" başlığıyla Sabahattin Ali'nin yazdığı yazı yine yakın ilgi (!) uyandıracaktır.

    "Sakin duruyor, suçlu o değilmiş sanki:

    - Suçun ne? diye sordular.

    Göğsünü kabartıp, bir matah yapmış gibi:

    - Siyasi! dedi.

    Bu kendi halinde siyasi suçludan laf almak da zordu. Sonra nasılsa çenesi açıldı, bülbül gibi anlatıverdi:

    O "gece işi" yaparmış, yani gece hırsızı. Ara sıra üzüntülü bir hal aldığı oluyordu. Sorulardan bir hisse çıkarmış olacak ki, birden:

    - Benim teselliye ihtiyacım yok, dedi. Siyasi suçu olan, öyle bir adamdır ki, bugün kıçına tekme vurup rezil edilen, yarın salla sırt edilip, omuzlarda, sırtlarda taşınır. Bugün misallerini görüyorsunuz. Dün dut yemiş bülbül gibi susanlar, bugün luca bülbülü gibi ötmüyorlar mı? Hayat bu, efendim. Benim kadrimi

    bilmediler, siyasi suçtan dolayı beni huzura çıkarmadılar. Amma, yarın görürsünüz. Halkın sırtına binip, alkışlar arasında nutuk vereceğim. Kendinden o kadar emin konuşuyordu ki, benim de, herkes

    gibi onun sahiden siyasi suçlu olacağına inanacağım geldi. Acaba hırsızlığı, sırtta nutuk vermeyi ve siyaseti birbirine mi karışmıyordu? Biraz daha zorlanınca, alçak sesle ve bir sır söyler gibi başladı:

    - Efendim, Tophane güllerini -cebime doldurdum darıdır diye. Sultanahmet minarelerini belime soktum borudur diye, tutmasınlar mı beni delidir diye! Bereket versin Hacı Canbaza; bana bir beygir verdi dorudur diye, beygiri ahıra bağladım karıdır diye, beygir bana çifte atmasın mı geri dur diye! Zavallı adam. Hepimiz acıdık. Aklını oynatmış bu zavallı bana sonsuz bir üzüntü verdi. Bununla beraber kendisine hak verdim. Halkın sırtına binmek için bütün şartları tekmillemiş. Bununla beraber siyasi hayat bu, belli olmaz. Yarınından ümitli olduğum için, bu adamı alkışlamak, sırtımda taşımak arzusu

    içimden geldi: Sırtıma binsin, nutuklar versin, stajını yapsın. Bir balta ya sap olacağımız yok! Bari, bu gece kuşu, zırdeli siyasi suçluya bel bağlayayım. Malum ya, gün uğursuzun!





    Sabahattin Ali içeriden henüz o günlerde çıkmıştı. (Aziz Nesin ise halen içeridedir.) Bu yazı üzerine "adaleti tahkir" davası açılmış, 14 Kasım'da "tutuklanma" kararı verilmiştir. Sabahattin Ali l9 Aralık'ta tutuklanarak Sultanahmet Cezaevine konmuştur. On iki gün yattıktan sonra ilk duruşmada serbest bırakılmıştır.



    Malumpaşa · 22 Eylül 1947 · Sayı: 3

    Sabahattin Ali, bu sayıdaki başyazısında şunlara değiniyor:

    "Bu memlekette Lozan'da tam istiklal sağlayan, yabancı orduların ve yabancı sermaye köleliğinin Türkiye'den kovulma ilamını imzalayan İnönü'dür. . . . Ama şimdi, bir yardımın yanına katılan istiklal kırıcı şartları sevinçle karşılamak isteyen kimseler, borularını öttürebiliyorlar. Tekrar yabancı sermaye köleliğine girmeyi özleyenler en iyi vatansever rolündeler. Onsekiz milyona irfan nurunu götürebilmek yolunu tutan, içeride ve dışarıda, dostun düşmanın hayran olduğu hür düşünce ve çalışma yuvaları, Köy Enstitüleri, atılan tırpanlarla, ortaçağ müesseseleri haline getirilmek üzere...

    ... Halbuki İnönü bugün de devlet başkanı... Lozan kahramanının bu korkunç gidişata müdahale edeceği

    anı beklemek hakkımızdır.



    Birinci sayfada "Polis Vazife ve Salahiyetleri- Hakiki Şekli Veriyoruz" başlığıyla değiştirilmesi için uğraşılan yasa maddeleri yergi konusu yapılmış. Sekiz maddelik yazının ilk üç maddesi şöyle:

    Madde (x) - Polis aklına estiği, canının istediği zaman, istediği vatandaşı, istediği yerden kaldırıp çalyaka eder ve yaka paça zifiri, karanlık hücrede keyfi istediği kadar tutabilir. Bu müddet zarfında vatandaş, arayıp soranlara kat'iyen gösterilmez; hayatı ve mematı hakkında bir kelime söylenmez.

    Madde (x) - Bu tedbire rağmen "Benim suçum ne?" diye soranlar olursa, fotoğrafhaneye götürülür. Orada merkep sudan gelinceye kadar falaka çekilir. Şikayet edemeyecek hale getirilinceye

    kadar dövmek şarttır. Merkebin gittiği çeşmede su bulması belediyenin insafına kalmıştır.

    Madde (x) - Bürün bunlara rağmen, vatandaş hala gık diyebiliyorsa, açlıktan iflahı kesilir, tabutlarda ölmeden mezara sokulur. Daha olmazsa, 1000 mumluk ışık altında veya müteferrikada imanı gevretilir.



    Gazetenin birinci sayfasında bir de soru işaretli duyuru var: Kapanmak ve kapatılmaktan artık bıkıp usandığımızdan ötürü, bu hallerin tekerrür ve devamını önleyebilmek için, hangi soydan yazılarımızın zülfü yara dokunmadığının insaniyet namına önceden bildirilmesini rica ederiz. Malum Paşa.



    Son sayfada "Yeni Bakanlıklar" başlığıyla yazılanlar da şunlar: İşlerin daha sür'atle gerilemesi için bazı yeni bakanlıkların daha kurulmasına karar verilmiştir. Kurulması düşünülen yeni bakanlıklar şunlardır:

    Avunma, avutma ve oyalama bakanlığı - Münasip bir bakan aranmaktadır. Şimdilik, bu bakanlık yeni başbakanın uhdesinden gelecektir. Bu bakanlığa bağlı bir "gününü gün etme umum müdürlüğü" kurulacaktır. Adatma ve vaat etme bakanlığı - Bu bakanlık için doktor Sadi Irmak düşünülmektedir. "Balık kavağa çıkınca umum müdürlüğü" bu bakanlığa bağlanacaktır.

    ...Fasit daire ve tertip bakanlığı - Bu bakanlığa sakıt bakan Şükrü Sökmensüer'in tekrar getirilmesi mevzubahistir. Bakanlığa bağlı bir "muhalif başı ezme umum müdürlüğü" kurulacak, bu

    makama Ahmet Demir tayin edilecektir.



    MALUM PAŞA 22 Eylül 1947



    Köşedeki açıklamadan sonra ilk yazıyı okuyalım: Cennetten çıkma: Dayağın cennetten çıkma olduğuna inanmış olan sabık İstanbul Emniyet Müdürü, Emniyet Umum Müdürü, yürü ya kulum şimdi Amasya Valisi Ahmet Demir'in her vurduğu yerde gül bittiği söylenmektedir. Eğer bu rivayet doğru ise, Ahmet Demir bir müddet daha İstanbul'da kalmış olsaydı, İstanbul'da insan kalmayıp, kamilen insanların birer

    yabani gül ağacına döneceği ve bu şehri dilaranın [gönül alan şehrin] balta görmemiş, bakir bir gül ormanı, gülistan haline geleceğine muhakkak nazarı ile bakılmaktadır.



    Malumpaşa 29 Eylül 1947 · Sayı: 4

    Bu sayıdaki başyazısında Sabahattin Ali oldukça öfkeli görünüyor:



    BİR ALÇAK: Bir alçak, on parmağında on kara, kendisi gibi olmayanlara, yani namuslu insanlara saldırıyor. Her şeyi kendi çirkef vicdanı gibi satılık sanan hayasız, bu vatanın şu veya bu gavura peşkeş çekilebileceğini iddia ediyor. Dün bu memleketi iki şişe biraya Almanlara devretmeye hazır olan basılı kağıt bezirganı, şimdi, istiklalinin üzerine titrediğimiz aziz yurdumuza üç bardak viskiye müşteri arıyor.

    Amma, bu topraklar olsun, bu topraklarda alınlarının teriyle yaşayan asil insanlar olsun, hiçbir zaman o çirkefleri kusa, ciğeri beş para etmez kalem orospusu gibi orta malı değildir; ne Moskof'a satılır, ne Amerikalı'ya. Bu alçak, "Amerikanın Türkiye'yi "himaye"sinden bahsediyor. Müstakil bir devlet için "himaye"nin ne demek olduğunu bu millet bilir: Bir zamanlar böyle bir himayeden canını zor kurtarmıştı. Daha geçenlerde Almanlar da Çekoslovakya'yı "himaye"leri altına almışlar ve orada bir "Himaye idaresi" kurmuşlardı. Bugün de bütün müstemlekeler birer sömürücü devletin "himaye" si altındadır. Atatürk' ün idaresinde koca bir milletin oluk gibi kan dökerek istiklalini kazandırdığı bu toprakları Amerikan bankerlerinin himayesine vermekte bu ne acele böyle? Bu alçak, istediği gavurun himayesine sığınsın; varlığını, sinsi veya açık her tecavüze karşı dişiyle, tırnağı ile korumasını bilen

    bu millet, elbet dostunu düşmanından ayıracak ve bu satılık işporta malını layık olduğu çöplüğe dökecektir. Bakalım, himayelerine güvendiği misterler onu bu korkunç akıbetten kurtarabilecekler mi?



    Birinci sayfada haber olarak verilen bir başka olay "Umacı Demir Vali Oldu" başlığını taşıyor. Amasya'ya vali olarak aranan Emniyet Genel Müdürü Ahmer Demir hakkında yazılanlar özetle şöyle:

    "Vah, Amasyalılara vah!: O değerli idarecimiz Haluk Nihat Pepeyi vali iken, Emniyet Umum Müdürü, Demir Ahmet ise, Haluk Nihat'ın tersi oldu. Emniyet Umum Müdürü iken Vali yaptılar. Bir kerre adamın tersi dönmesin; herkes gider Mersin'e, Demir Ahmet gider tersine. Bana kalsa, Demir Ahmet'i Semirkent karakoluna jandarma onbaşısı yapmalı, tam ona biçilmiş kaftandır. Eski onbaşıyı

    mumla aratırdı. Elimde olsa ona başka şeyler de yapardım, ona daha ne işler yapardım ya ... Amasyalılara ne kasıtları vardı? Bilmem; kim ne etti ise, etti. Demir Ahmet'i vali etti. Maamafih Amasyalılar üzülmesin, Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri daha ... Görüyorsunuz ya. Saraçoğlu olmazsa Peker, Peker olmazsa Saka, Saka olmazsa bir daha İstanbul Emniyet müdürü, olmazsa Emniyet Umum Müdürü. olmazsa vali, olmazsa bir daha. Bu iş olana, oldurana kadar. Üzülmeyin Amasyalılar.



    Sıkı bir yerden aldığımız malumata nazaran;

    Demir Ahmet'i, Çelik Ahmet yapmak için su verilmiştir. " ... İstanbul'daki binlerce zavallı "Demirzede" arasında dolaşan rivayetlere göre, Demir Ahmet'in yapılan muayenesi sonunda, demir olmayıp teneke olduğu anlaşılmıştır."



    İkinci sayfada " Partiye Paralı, Yatılı, Giyimli, Kuşamlı Aza Alınacak" başlıklı yazı da düşündürücü olsa gerek:

    1 - Partimiz azalarının günden güne muhalefete geçtiği görüldüğünden, Partimize yeniden sadık azalar kaydına başlanmıştır .

    . .. Kabul şartları:

    a) Ağzı olup dili olmamak.

    b) Kırmızı oy pusulası vermemek.

    c) Bakıp görmemek, işitip duymamak.

    d) Muhalif uyruğu olmayıp. Saka buyruğu ve parti kuyruğu olmak.

    3 - Müsabaka sınavları Parti tüzüğünden yapılacaktır. (. .. )

    5 - İsteklilerin sadakat belgeleri, Parti olgunluk diplomaları, Başbakanın eteğini öperken, yahut secdeye kapanmış halde çekilmiş 6 adet vesikalık fotoğraf, muhalif olmadıklarına ve olmayacaklarına

    dair Noter'den tasdikli yüklenme (!) kağıdı, askerlikten emekliye ayrıldıklarına dair tahdidi sin ve işe yaramaz kağıdı, kafa kağıdı, Partimize aşılandığına ve aşının tuttuğuna dair aşı kağıdı, boş kağıdı ve dilekçeleri ile müracaatları ilan olunur. C.H.P."

    Son sayfadaki Mustafa Uykusuz'un karikatürü de gayet anlamlı







    Malumpaşa · 6 Ekim 1947 · Sayı: 5

    Gazetenin bu sayısında Sabahattin Ali'nin alışılmış köşesi ve yazısı görülmemektedir. Birinci sayfadaki yazılar arasında ikisi ilginçtir. " Dolandırılmışlar" başlıklı ilk yazı şöyledir: Amerika'dan şehrimizi görmek üzere gelen iki seyyah, Kapalı Çarşının alt başından girip üst başından çıkana kadar, paraların

    altından girip üstünden çıktıklarını, meteliksiz kaldıklarını, yani dolandırıldıklarını sanarak şikayette bulunmuşlar, dolandırıcıları tanıdıklarını söylemişlerdir. Yapılan tetkik sonunda, Çarşı esnaflarından normal fiyatlarla mal aldıkları kendilerine anlatılınca:

    - Demek, siz her gün dolandırılıyorsunuz! cevabını vermişlerdir.





    İkinci yazı da "Polis Resmini Görüp Ölmüş" başlığını taşıyor:

    "..Henüz hüviyeti tespit edilemeyen bir vatandaş, dün yolda giderken ansızın ödü kopmak sureti ile düşüp ölmüştür. Yapılan tahkikat sonunda, vatandaşın seyretmekte olduğu fotoğrafçı vitrininde bir polis resmi gördüğü anlaşılmıştır.



    İkinci sayfada yayımlanan "Yeni Davetler" başlıklı yazı, çeşitli davetleri anımsatıyor:

    Biri size: "Davet ediyorum" dese, hemen yüzünüz güler. Ramazansa, iftara davet aklınıza gelir. Eğer hatırlı bir adamsanız, törene davet edebilirler. Vali isenjz, kurdela kesmeye, bakan iseniz açılış merasiminde nutuk vermeye, hatırlı zenginseniz, hayır cemiyetleri balosuna davet ederler. Eğer, bizim gibi iseniz, hafta yedi, siz sekiz defa mahkemeye davet edilirsiniz. İşte davetin bu türlüsü fenadır. Mamafih, daha fenaları da vardır. Mesela Saraçoğlu kabinesinde olduğu gibi, bazen adamı askerlik şubesine yoklameya davet ederler. Şimdi de valileri istifaya davet ediyorlarmış. Hele bu valilerden Balıkesir valisi Güleç: "Recep Peker istifa ederse, göbeğim ona bağlıdır. Ben de istifa ederim" demiş. Şimdi ona: "Et de, görelim" diyorlar. Eder mi, eder. Fakat, bize kalırsa bu vali paşalar ziyafete, baloya, düğüne, merasime, davete o kadar alışmışlardır ki, istifaya kırmızı dipli bal mumu ile davet edilseler de, icabet edeceklerini sanmıyoruz. İyisi mi, onları davetten vazgeçmeli de, sevk etmeli. Davet yerine

    sevkiyat.



    Son sayfada "Küçük İlanlar"a yer verilmiş. Bu ilanlar içinde ilginç olanlar da var:

    İSTİYOR - İşlek bir mahalde evi olan bir bayan mobilyası ile birlikte devren evlenmek istiyor. Katakulli Emlak Bürosuna müracaat.

    BOŞ TESLİM - Asri mezarlıkta yaptırmış olduğum, büyük adamların mezarlarına karşı, meşhurların mezarlarına bitişik fevkalade manzaralı bir mezar taliplere ehven fiyatla verilecektir.





    Markopaşa · 10 Ekim 1947 · Sayı: 23

    Birinci sayfada ilk olarak " Markopaşa Beraat Etti" başlığı verilmiş. Bu başlıkla ilgili haberlerin yazıldığı üçüncü sayfada şunlara değinilmiş. Markopaşa'nın dört aydır konuşamamasma sebep, gazetemizin 19. sayısında çıkan "Dediğin" adlı şiirde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın hükümetin manevi şahsiyetini tahkir suçu görmesi ve bizi mahkemeye vermesiydi. Üç buçuk ay süren sorgu ve

    tahkikat sonunda yazı işleri müdürümüz tevkif edilmiş ve dava İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesine verilmişti. 6 Ekim 1947 pazartesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikten sonra beraatımıza karar vermiştir.

    Beraat etmesi üzerine yeniden çıkan Markopaşa' nın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Mustafa Uykusuz, " Müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adresi, Malumpaşa'nın "Asmalımescit Çinili Han"

    adresidir. Basıldığı yer yine Büyük Doğu Basımevidir. Markopaşa yeniden çıkarılırken Orhan Erkip dışarıda bırakılmıştır. Malumpaşa da Orhan Erkip'e kalmıştır. Markopaşa'nın ilk sayfasının alt sütununda yer alan bir duyuru, şimdilik Malumpaşa'nın (hemen sonra da Marko paşa' nın) başına geleceklerin ön habercisi gibidir:



    .------Okuyucularımıza -----•

    Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında çıkan 1-5 sayılı Malumpaşa'nın Markopaşa'nın devamı

    olduğunu 6. sayısından itibaren Markopaşa'nın Malumpaşa ile hiçbir alakasının bulunmadığını ve yazılarından da anlaşılacağı vechi ile 6. sayısından sonra Malumpaşanın Markopaşanın tersine çe

    vrilmiş bir taklidi olduğunu gördüğümüz lüzum üzerine okuyucularımıza bildiririz.

    Markopaşa ----•



    Birinci sayfada Sabahattin Ali'nin " Milleti Aldatmasınlar" başlıklı başyazısı bulunmaktadır. Yazıda şunlara değinilmektedir:

    "Hasan Saka hükümeti, güya, hayatı ucuzlatacak tedbirler alıyormuş. İlk tedbir Amerika'dan ucuzlatma mütehassısı getirtmek olacakmış. O tedbiri alacaklarını biliyoruz. En alamot tedbir odur zaten. Bize kalırsa, hükümet bu işi yapamaz. Çünkü, bugün Türk piyasasına Amerikan malları hakimdir. Dışarıdan gelen malların yüzde yetmişi bu mallardır. Bunlar için gümrük tarifesi yüzde elli nisbetinde ucuzlatılmıştır. Aynı zamanda, Türk parası, alış kabiliyeti bakımından, bugün doların elinde oyuncak.

    Yunanistan'a, İngiltere'ye, daha başka yerlere gıda maddeleri gönderiyoruz. Bu maddeler istihsal fazlamız değildir. Bizim yiyeceğimizden kesilerek, midemizden çekip çıkarılarak ihraç ediliyor. Az olan şey ise, derhal kıymet kazanır, pahalılaşır. ( ... ) Bir Fransız gazetecisinin sözünü değiştirip diyebiliriz ki, Hasan Saka hükümetinin Amerika karşısında eli kolu bağlıdır ve bu hükümet hayatı ucuzlarmak gibi müstakil ve milli bir iktisadi politika takip etmek imkanına katiyen malik değildir.

    Anlaşılan Hasan Saka hükümeti, yine Halk partisi hükümetlerinin o meşhur yalan vaatleri ile işe başlıyor. Doğru iş, yalnız ve yalnız yapabileceğinden bahsetmektir. Milleti aldatmaktan artık vazgeçsinler!



    İkinci sayfadaki yergiler arasında "Yeni Bütçe" başlıklısı ilginç:

    Markopaşa'ya göre yeni bütçe: Bütçe hakkındaki fikirlerini bildirmek üzere, Ankaraya giden Markopaşa, kendi bütçe projesini Başbakana takdim etmiştir. Projenin gelir gider maddelerini veriyoruz.:

    Gider Bütçemiz







    Üçüncü sayfadaki "Haritada Yer Değiştireceğiz" yazısına da bir bakalım:

    Meraklı bir okuyucumuz soruyor:

    - Allah aşkına, söyleyin! Türkiyeden Arnerikaya heyetler gidiyor, Amerikadan Türkiyeye heyetler geliyor. Bu gidip gelişlerin sonu nereye varacak?

    - Sonu nereye mi varacak dostumuz? Türkiye Amerikaya, Amerika Türkiyeye taşınacak. Yani, haritada yer değiştirecekler, yer!



    MARKOPAŞA UYDURMACILIĞI YAYGINLAŞIYOR

    (Uydurma) Malumpaşa · 11 Ekim 1947 · Sayı: 6

    Malumpaşa'nın sorumlu müdürü Orhan Erkip, yazı stoklarını ve klişelerini Asmalımescit'teki Çinili Han'dan alarak Babıali'ye kaçırmıştır. Bedii Faik ile işbirliği yaparak Malumpaşa'yı sağcılar

    adına çıkarmaya başlamıştır. Olayla ilgili olarak Rıfat Ilgaz'a kulak verelim:



    "... Bir de bizlerin sorumlu müdürlük yapamadığımız zamanlar vardır. Bu zamanlarda sorumlu müdürler buluruz. Buna "kiralık" denir. İşte bunlardan bir tanesi Orhan Erkip'tir...

    "... Kapı bile açık kalmıştı. Birkaç haftalık yazı birikimimiz olduğu gibi götürülmüştü, karikatürlerimiz de öyle ... Sorumlu müdür tüm sorumluluğu ele alarak el koymuştu bütün stoklara...

    ... Artık bu yayın organının gerçek sahipleri eline, yani milliyetçilerin eline geçtiğini de belirterek yeni bir sayı çıkarıyorlar.

    ( ... ) Sanıyorum 15 bin kadar basıyorlar gazeteyi, 2-3 bin satıyorlar ancak. Okuyucu durumu seziyor.

    2. sayıyı bin kadar satıyorlar.

    ( ...) Halka yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar...

    ... Yazılar, yazı stokları, ellerindeki bizim yazılar. Yalnız Bab-ı ali'den kiraladığı kalem erbabı buna sağcı bir hava veriyor, başyazı yazıyorlar. ( ... ) Biz ki 40 bin gazeteyi rahat sararken bunlar halka

    yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar. Markopaşa bu duruma girince "artık neye çıkmıyor» sorusu kalmıyor. Evvela sorumlu müdür imtiyazı elimizden kaçırmış. İster istemez bir

    aralık, bir bekleme süresi geçti..

    . . . O gün Orhan Er kip'in sağcı yazarlarla işbirliği ederek Markopaşa'yı çıkaracağını öğrenmiş, çok üzülmüştük. Markopaşa bizim her şeyimizdi. Savaşım alanımız, savaşım aracımız, savaşım

    yöntemimizdi. Bir firmaydı Markopaşa. işimiz, görevimiz, ekmek paramızdı ayrıca. Halk bu firmayı kimde, nerede görürse görsün hemen alıştırdığımız gibi benimseyecekti. Ya da biz böyle sanıyorduk! ..



    Bu olaya ilişkin olarak Mustafa Uykusuz ile Haluk Yetiş, 1970'li yıllarda Kemal Bayram Çukurkavaklı'ya şunları söylüyorlar:

    Haluk Yetiş - ... Mustafa'yı ansızın götürüyorlardı bir keresinde. Kendisi yazı işleri müdürü olduğu için, bazı şeylere gerekli olduğundan boş kağıda imzasını alıyorduk. Kim içeri girerse onun namına dışarıdaki işleri yürütebilmek için bu boş kağıda imza atma işini ihmal etmiyordu. Mustafa'ya da aynı şekilde dört adet boş kağıda imza attırdım.

    M. Uykusuz - Dört adet boş kağıda imza attım, iyi anımsıyorum.

    Haluk Yetiş - Yanımızda, geceleri çalışan ve bize yardımcı olan Orhan Erkip adında birisi vardı. Bu adam herhalde Milli Emniyetin adamı idi. Yaşanan birçok olaydan sonra, birçoğumuz bu kuşkuda birleştik. işte bu adam ertesi günü geliyor yönetim yerine, Mustafa Uykusuz'un imzaladığı boş kağıtları alıyor. Üzerini doldurarak gazeteyi kendi adına devir alıyor. Sanki Mustafa gerçekten ona devretmiş gibi resmi işlemi de gidip yaptırıyor.

    M. Uykusuz - Ben gazeteyi ona güya 500 liraya satmışım.

    Haluk Yetiş - Ertesi günü Orhan Erkip gazeteyi bir başka yerde kendi adına çıkarıyor, ama sağ bir görüşle. Milli Emniyet onu da aramıza koymuş. O zaman "Milli Emniyet" denmiyordu, "Mah" deniyordu.



    Uydurma Malumpaşa'nın bu sayısında "İfşa Ediyoruz" başlığıyla Markopaşacılara saldırılmaktadır:



    Vatansızlar, soysuzlar, ne idiğü belirsiz sinsi sinsi; kah bizlerden gözükerek, kah sureti haktan görünerek çeşitli kılıklara bürünerek memleketi içinden yıkmaya, milli birliği sarsmaya

    çalışıyorlar. Namus, iffet, mukeddesat ve haya nedir bilmek istemeyen bu baldırı çıplaklar ellerinden geldiği kadar Bolşevik Rusya'nın propagandasını yapıyorlar. Memleketi satmaya yelteniyorlar. Fikirden, düşünceden, iz'andan zerre kadar nasibi olmayan bu zavallılar için vatan, millet, istiklal her şey, her şey paradır. Dün para için namuslarını satanlar bu gün aynı şey için memleketi

    satmaktan çekinmiyorlar. Muayyen bir fikirleri, ideolojileri, kanaatleri, içtihatları mı var? ASLA Gözleri bu tek cihete çevrilmiştir: PARA. Bunlara sosyalist, Marksist veya herhangi sol fikirlere intisap etmiş kimseler nazarı ile bakmaya bile değmez. Bunlar sadece Kızıl Rusya'nın gayelerini tahakkuk ettirmek için kiralanmış kimselerdir.

    Aziz okuyucular bundan böyle; Moskof ajanları, memleketimizi içinden yıkmak için nasıl çalışırlar, Moskova'nın kızıl emirlerini nasıl ustalıkla yerine getirmeye ceht ederler? Bütün bu suallerin cevaplarını gelecek sayımızda "Malum Paşa'nın fendi Bolşevik taslaklarını yendi" sütunlarında bulacaksınız. Bu sayıda Sabahattin Ali'nin başyazı sütununu Orhan Erkip doldurmuştur. Hedef yine Markopaşa yazarlarıdır. Saldırının içeriği, yukarıdaki yazıda da olduğu gibi bugünden bakınca ne kadar gülünç:

    "Moskova'nın Talimatı: Moskova'nın dünyanın her tarafındaki ajanlarına en son verdiği talimat şudur:

    Balkanlar ve Yakınşarktaki emellerimizi tahakkuk ettirmek için var kuvvetinizle Amerika'ya hücum ediniz. Her vasıta ve çareye başvurarak sokulabildiğiniz gazete ve dergilerde Amerikanın şark milletlerine yardım kararlarını baltalamaya çalışınız! ( ... )

    Moskova her yerdeki ajanlarına:

    - Aman, diyor. Dikkat ediniz. Her yerde, her tarafta, nüfuz edip sokulabildiğiniz gazete ve dergide bir anti-Amerikan hareketi yaratmaya çalışınız.

    Amerikan yardımından mı bahsediliyor;

    - İşte milli istiklali, milli iktisadı bombalayan bir tasavvur.

    Diye haykırınız ...

    Gazetedeki diğer yazılar Markopaşa yazarlarının kaleminden çıkmış olan ve Orhan Er kip tarafından çalınan yazılardır. Ancak, ilan ve küçük haber olarak bazı sağ içerikli yazılar yazılarak aralara

    ustaca konmuştur.



    (Uydurma) Markopaşa · 16 Ekim 1947 • Sayı: 24

    Orhan Erkip ve ekibi bu kez de Markopaşa'yı ele geçirdi. Yeni kadro, 16 Ekim 1947 günü Markopaşa'nın 24. sayısını çıkardı. Bu sayıda okuyuculara da bir duyuru konuldu: Okuyucularımıza: Paşalı, Paşasız bundan sonra çıkması muhtemel gazetelerin " Markopaşa" ile alakası yoktur. Geçen sayı "Markopaşannın sahtesini çıkaranlar hakkında takibata geçildiğini görülen lüzum üzerine bildiririz;

    Markopaşa



    Markopaşa'nın sonra ne olduğunu Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Derken Markopaşa da çıkmıştı, hemen o günlerde. Önemli bir bölümü yazılarımızdan oluşan Gazetede ancak birkaç küçük fıkra vardı, bizim olmayan. Bir başyazıyla, gazetenin milliyetçilerin

    eline: geçtiği açıklanıyor, bundan sonra sola karşı cephe alındığı belirtiliyordu. Başka hiçbir değişiklik olmayacaktı, mizah gücü bakımından. İşte sorumlu müdür, gene eski sorumlu müdürdü, başlıksa, aynı başlık! Biçimse, eski biçim ... Köşelerin başlık klişeleri bile aynı klişelerdi. Bütün bu benzetişlere ek olarak Bedii Faik gibi isim yapmış bir iki fıkracıyı da aralarına aldıkları halde, yirmi beş bin baskı

    yaptığını izlediğimiz Markopaşa, ancak beş bin satabilmişti.

    İkinci sayı ise sadece bin! Doğal olarak baskıyla birlikte küt diye Gazetenin basımı da duruyordu. Demek halk öyle kolay kolay kandırılamıyordu.





    Orhan Erkip Markopaşacıların arasına nasıl girmişti? Bu sorunun yanıtını da Haluk Yetiş veriyor:

    "Orhan Erkip daha Tan gazetesi zamanında oraya gelip gidiyordu. Ve ben Nişantaşı Ortaokulunda öğrenci iken onun anası bizim öğretmenimizdi. Ben oradan tanıdığım için aklımıza hiç öyle bir şey gelmedi. Bir yandan da okulda okuyordu. Atak, girişken bir insandı. Yanımıza sık sık gelip gidiyordu. Yavaş yavaş aramıza girmişti. Yoksa Aziz Nesin'in getirmiş olması diye bir şey yok. Daha önceden oralarda idi. Densizlik yapmak istiyor daha doğrusu... Markopaşa'nın başına gelenler, daha gelmeden sezilmiş; 23. sayıda, Malumpaşa'nın 6. sayısı ile ilgili duyuru konmuştu."



    Markopaşa ile ilgili yazı ve klişelerin çalınması üzerine, taklidi Markopaşa (24. sayı) daha çıkmadan önlem alınmış olmalıydı. Çünkü, Markopaşa yazarları Markopaşa'nın 24. sayısı ile aynı tarihte bu kez de Merhumpaşa'nın 2. sayısını çıkarmışlardı. Böylece aynı gün, Markopaşa'nın taklit olduğu, Merhumpaşa ile okuyucuya duyurulmuştu:



    Markopaşa'nın Başına Gelenler: Namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize millet menfaatlerinin yeni müdafaacısı MERHUMPAŞA'yı veriyoruz: Markopaşa, Ankara caddesinde, bir avuç insan tarafından yalnız ve yalnız Türk millerinin haklarını müdafaa etmek için çıkarıldı. Çıktığı günden beri her türlü müşküllerle karşılaştı; lakin, hepsi ile erkekçesine dövüştü, müşküllerin hepsini de yendi. Bu müddet içinde Merhumpaşa, uzun bir fasıladan sonra Malumpaşa adı le çıkmak zorunda kaldı. Nihayet, geçen hafta da, aylardır sırrında şangırdatarak gezdiği ağır ve kalın basın hürriyeti zincirlerini koparıp atarak, bütün heybeti ile karşınıza çıktı. Türlü adlara bürünerek, normal istediğimiz şey, sadece ve sadece sevgili Türk milletinin haklarını müdafaa etmekti. Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü anında Markopaşanın ikinci oğlu Malumpaşada, ancak birinci sayısından beşinci sayısına

    kadar -okuyucularımız da anlamışlardır ki- halk menfaatlerinin müdafaacısı Markopaşa'nın o kuvvetli nefesi vardı. Altıncı sayısından itibaren, yine okuyucularımız anlamışlardır ki, Malumpaşa halk menfaatlerini birkaç pula satan satılıkların eline düşmüş olduğu için, ilk önce babası Markopaşa tarafından bütün millet huzurunda reddedilmiş bir piçtir.



    Bu iş nasıl oldu? Olayı okuyalım:

    Markopaşanın devamı olan Malumpaşayı Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında ve Markopaşa'nın sermayesi ile çıkardık. Orhan Erkip gazetenin beşinci sayısına kadar bizimle beraberdi. Bu genç bir gece, saat onla onbuçuk arasında, Gazetemizin Asmalımescit civarındaki idarehanesine anahtar uydurmak sureti ile girmiş, birkaç arkadaşının yardımı ile orada Markopaşa gazetesine ait klişeleri, karikatürleri, yazıları, mühürleri, datörü, abone bandlarını, bayi etiketlerini, hesap defterlerini, fatura

    defterlerini, zarf ve kağıtları, resmi ve hususi bütün evrakı, makası, kitap açmaya mahsus bıçağı, pul defterini alıp kaçmıştır. Ertesi gün vakayı polise haber vererek, zabıt tutturduk, hadiseyi Müddeiumumiliğe de [Savcılığa] haber verdik. Bu olanların bizce zerre kadar ehemmiyeti yoktur. Çünkü, bunlar elimizden alındığı halde dahi gazetemiz çıkabilir. Yine çünkü, "Markopaşa gazetesinin sa [okunamadı] mi, yoksa Malumpaşa gazetesinin altıncı sayısında hortlayan kötü ruh mu

    kendisi için çarpıyor?" Türk milleti bu ayırmayı yapacak kadar olgundur. Bundan endişemiz yok. Orhan Erkip'in, gece idarehanemizden alıp gittiği evrak arasında, Markopaşa'nın neşriyat müdürü Mustafa Uykusuz tarafından imzalanmış bir kağıt da vardı. Bizim Arsen Lüpen bu kağıdın üstünü "Mustafa Uykusuz'un Markopaşayı kendisine devrettiği" sözleriyle doldurarak, bu ve buna benzer şekilde tanzim

    edilmiş sahte bir beyanname ile İstanbul matbuat müdürlüğüne müracaat etmiş, bu makamdan gördüğü emsalsiz kolaylıklar sayesinde Markopaşa'nın sahte imtiyazını ele geçirmeye muvaffak olmuştur.

    Türk milletine açıkça ilan ediyoruz ki, bu hareket, bu aziz milletin haklarını müdafaa eden Markopaşa'yı, Türk milletinin haklarını çiğneyen bir gazete haline sokmak isteyen çirkin ruhlular

    tarafından yapılmıştır. Ve şu yazımızdan sonra, elinize alacağınız Markopaşa, artık, maalesef, hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin o eski müdafaacısı Markopaşa değil, Türk milletini türlü ıstırap içinde davrandırmak isteyen kara vicdanlıların iğrenç fikirlerini neşreden namert Markopaşa'dır. Çünkü, o gazeteyi ilk çıkaranlar, bu aziz milletin menfaatlerini müdafaa yolunda hiçbir zaman mücadeleden geri durmamaya azmetmiş, icap ederse canlarını bu yolda harcamaya hazır alnı açık insanlardır.

    Onun içindir ki, namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin yeni müdafaacısı Merhumpaşa'yı veriyoruz. Kuvvetimizi halktan, halkın ıstırabından, onun engin kudretinden aldıkça, satılıkların bütün şaşırtmalarına, yolumuzu kesmelerine metelik bile vermeyerek, Merhumpaşa adlı yeni halk kürsümüzde bütün kuvvetimizle haykıracağımızı Türk efkarı umumiyesine [kamuoyuna] bir kerre daha ilan etmeyi lüzumsuz addederiz.



    Markopaşa'nın Orhan Erkip yönetimindeki taklit sayısında da Malumpaşa'nın altıncı sayısında olduğu gibi görüntüde Markopaşacıların yazıları konulmuştur. Sütun aralarına yine ustaca yerleştirilmiş sağ yergiler sokulmuştur.

    Başyazıda Orhan Erkip Markopaşacılara saldırılarını sürdürmektedir:

    "... Bizdeki; Türklüğün kara ruhlu lekeleri; ibret ibret alacak yerde Moskova’daki kızıl dayılarına bir kat daha yaranmak için milletlerini ve milliyetlerini inkar etmekten kızarmıyorlar. ( ... ) Bu milli duygudan mahrum köpekleşmiş riyadan iğrenmek mi, utanmak mı? Lazım geldiği takdire bırakılır.

    Onlar Slav birliğini kökleştirmeye çalışıyorlar. Bunlar, milletlerini ve milliyetlerini inkara gidiyorlar . . .

    İbret! Tam bir karmaşa yaşanmakta, yalnızca okuyucunun değil, o sırada hapiste olan Aziz Nesin'in bile kafası karışmaktadır. Nesin, gelişmeleri bir türlü anlayamamakra, kendi yazılarının da yer aldığı

    gazete kendisine küfretmektedir (Medet, 26.06.1950. Orhan Erkip, 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa gazetesinin eski sahibi Mustafa Uykusuz ve Haluk Yetiş tarafından çıkarıldığını ileri sürmüş ve ihtiyati tedbir alınarak yayının engellenmesini istemiştir ( Tanin, 16.10.1947) :

    "... Markopaşa Gazetesi imtiyaz sahibi Orhan Erkip Asliye 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa Gazetesi'nin imtiyazının 1 Ekim tarihinde kendisine satılmış bulunduğunu, buna rağmen gazetenin imtiyazını satanlar Mustafa Uykusuz ve Haluk A. Yetiş taraflarından kendisinden habersiz olarak yeniden çıkarıldığını ileri sürüp, ihtiyati tedbir kararı alınması talebinde bulunmuştur. Davacıya göre M. Uykusuz, bir basın suçundan dolayı tevkif edilip cezaevine giderken, Markopaşa'nın imtiyazını

    300 lira mukabilinde kendisine satmış ve bu husustaki muamele de Basın Yayın Mıntıka Müdürlüğü'nce tescil edilmiştir. Davalılar vekili ise, devir muamelesinin, Mustafa Uykusuz'un imzası bulunan

    boş bir kağıdın ele geçirilip doldurulması ile tertiplendiğini iddia etmişrir. (Cumhuriyet, 16.10.1947)



    Merhumpaşa · 16 Ekim 1947 · Sayı: 2

    Sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Sabahattin Ali, "müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adres, Asmalımescit Çinili Han'dır. Birinci sayfada Sabahattin Ali "Aczimiz" başlıklı yazısında Markopaşa'nın başına gelenleri konu etmektedir. Kendilerine ve gazetelerine yapılan saldırı çeşitlerini ve bunlarla uğraşılarını özetledikten sonra sözü "acz" oldukları noktaya getirmektedir:

    "... Biz hiçbir zaman, düşmanlarımızın bize karşı kullandıkları silahları kullanmayacağız. Çünkü bu silahlar, bizim elimizi süremeyeceğimiz kadar kirli ve korkakçadır. Bir gazetenin kanun dairesinde çıkmasına müsaade ettikten sonra, onu kanunsuz yollardan sattırmamak, binlerce lira sarfı ile

    basılan kırk elli bin gazeteyi keyfi bir emirle ve bütün kanunlara rağmen toplatmak, idarehaneleri mühürletip açtırmamak, yahut da gece vakti, satılmış adamlara idarehane soydurup yazı, resim,

    evrak, defter çaldırmak, sonra da, hain dedikleri insanlardan çaldıkları bu yazılarla başka bir gazete çıkarıp beş on kuruş kazanmaya kalkışmak...

    Hayır, bunlar bizim yapabileceğimiz işler değil... İtiraf ediyoruz. Bu hususta hasımlarımızdan çok gerideyiz ...



    Bu sayfada 'Tavzih" başlığı v e "Merhumpaşa" imzasıyla yine aynı olaylar anlatılmaktadır: Türk matbuat tarihinde eşine rastlanmamış ve kaleme gelmez zorluklarla Markopaşa gazetesini, Merhumpaşa gazetesini ve beşinci sayıya kadar Malumpaşa gazetesini çıkarmıştık. Altıncı sayıdan itibaren çıkan Malumpaşa gazetesi ile hiçbir ilişiğimiz yoktur. Yalnız, Malumpaşanın 6. sayısi ile, ondan sonra çıkacak sayılarındaki mizahi yazıların büyük çoğunluğu bize ait olup bu yazılar bir gece Markopaşa idarehanesine giren Orhan Erkip tarafından zabıtaca tespit edilen şekilde ele geçirilmiştir. Galiba, bu türlü bir yazı hırsızlığı matbuat tarihinde ilk defa vaki olmaktadır. Yazılarımızı bu şekilde ele geçirenler hakkında mahkemeye müracaat etmiş bulunuyoruz. Bizim için ne garip bir tecelli, ve kendisine ait olmayan yazıları gazetesinden neşreden için ne büyük bir kabiliyetsizlik ve aciz misalidir ki, 6. sayıdan sonra Markopaşanın bir karikatürü olan Malumpaşa da bize hücumda bulunurken, halkı aldatmak

    için bile yazılarımıza muhtaç bulunuyor ...



    Markopaşa'nın başına gelenler ayrı bir başlık altında birinci

    ve dördüncü sayfalarda uzunca anlatılmıştır (Bir önceki bölümde verildi) .



    Gazetenin başına gelen olaylarla ilgili olarak İstanbul Basın Müdürlüğüne de bir duyuru konmuştur:



    Gazetenin diğer yazıları önceki sayılarda olduğu gibi çeşitli yergilerdir. "Yeni Neşriyat" başlığıyla verileni şöyle: 1Öğretmen ve velilere: İlkokuldaki yavrularınızı hayata hazırlamak için Hayat Bilgisi kitabı çıktı. İçinde şu mevzular vardır: Karaborsacılık - inceleme heyetinin seyahatleri - kurdele kesme

    usulleri - parmak kaldırmak - alkışlamada başarı - harama hile katmak - büyükleriniz nasıl yıldız oldu? - Koltuğa nasıl oturulur ve bir daha kalkılmaz - Amerikanın Naylon demokrasisi, vesaire.

    Bu kitap üç karaborsacı, beş tüccar siyaset adamı tarafından hazırlanmıştır.



    (Uydurma) Markopaşa · 19 Ekim 1947 · Sayı: 25

    Uydurmacılar bu sayıda "Satılmışlara Cevabımız" başlığıyla Merhumpaşa'nın ikinci sayısında yazılanlara, çirkin hitap ve ağır eleştirilerle yanıt vermeye çalışmışlar:

    ( . . . )

    Köpekler ... satılmış namussuzlar olduğunuzu bilmeyen bugün Türkiye'de tek kişi kalmamıştır. Bilmeyenlere de bunu biz ispat edeceğiz ... Kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Malumpaşa gazetelerinin

    sahip ve neşriyat müdürü bizdik ve bizim için çok bayağı olan bu işi, bir gaye-i mahsusla [özel bir amaçla!] üzerimize aldık. Maksadımız bu sefihlerin ne olduklarını herkese ilan edip içyüzlerini

    açığa vurmaktır. Tekrar edelim ki bu alçak heriflerle mücadele etmeyi, kendi vasıtaları ile kendilerine darbe vurmayı bu memleket, üzerine titreyenler için bir vazife olduğuna inanarak bu işe teşebbüs ettik ve muvaffak olduk. Malumpaşa'nın altıncı sayısı bunun parlak bir delilidir.

    Markopaşa'ya gelince: Markopaşa'nın eski sahibi Mustafa Uykusuz bu gazetenin imtiyazını sattı. O tarihte satmak onlar için mühim bir şey değildi. Çünkü, M. Uykusuz bir gün sonra hapse giriyordu ve Markopaşa gazetesi kapatılmış, işin açıkçası biz gayemize vasıl olmak için bir kumar oynamıştık. Netice kumarda muvaffak olduk. Markopaşa beraat etmişti. İşte o zaman kafalarına dank dedi...



    Yazının ilerisinde aynı ağızla yanıtlar sürmektedir. Gazetenin birinci sayfasında "Adaletin Tecellisi" başlığıyla Ticaret Mahkemesinin "10.10.1947 tarihinde M. Uykusuz tarafından ruhsatsız olarak çıkarılan Markopaşa nüshalarının satışının men'ine ve bir daha neşretmemesi" için savcılık basın bürosuna yazı yazılmasına ilişkin kararı haber olarak verilmiştir.





    Merhumpaş:a · 29 Ekim 1947 · Sayı: 3

    "Zabıta Haberleri" köşesinde, taklitçiterin çıkardığı Markopaşa'nın 24 ve 25. sayılarında yayımlanan ve kendilerine ait olup çalınan yazı ve karikatürlerin listesi verilmiştir. Sabahattin Ali'nin başyazısı "Milletin Postunu Paylaşıyorlar" başlığını taşıyor. Gazetede, Amerikan emperyalizminin girişine nasıl karşı konulduğunu ve uyarılarda bulunulduğunu da görmek olası. Yazı bugün de geçerliliğini koruyor. Son tümce ise iki binli yıllarda gerçek oldu:



    "Bu bir rezalettir: Gazetelerde okuduk ve ürktük. Bizim bakanlardan mürekkep bir komite kuruluyormuş. Komitedeki bakanlar hayat pahalılığı ile uğraşacaklarmış. Uğraşacaklarmış amma,

    memleketimizin o ticari işlerini tetkik etmek üzere Amerikalı mütehassıslar getireceklermiş.

    Bu iş, bir kelime ile ayıptır. Kendi işimizi, hele iktisadi ve ticari işlerimizi yapmaya, demek

    ki, Bakanlarımız kafi değil de Amerika'dan adam getiriyoruz. Peki, bizim Bakanlar ne iş görecekler? Yalnız nutuk, demeç, beyanat verecek kurdele kesecekler, maaş almakla, sürü sürü heyetlere kokteyl parti vermekle mi ömürlerini tüketecekler? Her gün gazetelerde okuyoruz. Sağlık işlerimizi düzenlemek

    için Amerikalı mütehassıs geldi. Bütçeyi hala yola koymak için mister bilmem ne geldi. Madenleri aramak ve işletmek için Amerikalı heyet geldi. Peki amma, sizin vazifeniz nedir baylar? Açık konuşalım. Ayıp değil ya! Gücümüze gidiyor, kanımıza dokunuyor. Oldu olacak çekilin bari, Amerikalılar idare etsin bizi. Naylon diş fırçası gibi, sıkıştık mı Amerikalı Bakan da ithal edelim, olsun bitsin.





    "Şakalar" köşesindeki "Aristokrat Beygirler" başlıklı yazının konusu da İngiliz prensesi Elizabeth olmuş: İngiliz imparatorluk tahtının mirasçısı Prenses Elizabet, yarısı Danimarkalı, üçte biri Yunan, bacakları İngiliz, boynu İtalyan, kulakları Fransız bir prensle evleniyor!" diye bizim gazeteler

    düğün bayram ediyorlar. Bu prens mitolojideki yarısı insan, yarısı hayvan satirler gibi karma katışık bir mahluk. Prenses de Allah için yarısı balık bir deniz kızı kadar güzel. Yalnız nedense ağzı hep bir karış açık duruyor. Laf lafı açtı, nereden nereye geçtik. Prensin ağzına burnuna kadar geldik. Bu düğün dernek ve gerdeği bir Amerikan ajansı şöyle haber veriyor: İngilterenin en Aristokrat beygirleri, prenses Elizabet'in düğünü için hazırlık görüyorlar. Kral sarayının ahırlarına radyo konmuş ve Aristokrat beygirlere çalgılar çalınarak hayvanlar hazırlanmış. Aristokrat beygirler, çocukların gürültüsünden korkmamaları için, okullara götürülerek, bahçede oynayan çocukların çığlıklarına alıştırılmıştır."

    Ne canına yandığım memleketidir şu İngiltere. Beygirleri bile aristokrat. Hindli bir insan olmaktansa, İngilterede aristokrat bir beygir olmak daha yeğdir. Hoş İngilizlerden aristokratlık, kibarlık bize de bulaştı ya. Bazılarının asalet paçalarından akıyor. İngilterede aristokrat beygirler varsa, bizde de aristokrat köpekler var. Hem o kadar çoktur ki, aristokrat köpeklerin çalımından, aristokrat olmayan insanlar yollardan geçemez oldu.

    Not: Aman Yunanımsı ve Danimarkamlımtrak prense tavsiye ederiz, el maliyle gerdeğe girmesin; yoksa, bizim Amerikan kaşığı ile Türk helvası yeyip, demokrasi çıkarmamıza benzer.





    Markopaşa'nın kendine özgü mizahına örnek olarak çok sayıda yazının bulunduğu Merhumpaşa'nın bu sayısından son bir yazı daha seçelim. Bu yazının başlığı "Eski ile Yeninin Farkı". Okuyalım:

    "...Eskiden bir tane padişah vardı. Şimdi bir sürü krallar var... Şeker kralı, zeytinyağı kralı ve krallar kralı. Eskiden şehzadeler vardı. Şimdi şefzadeler var. Eskiden bir tane saray vardı. Şimdi sergi sarayı, Tekel sarayı, mekel sarayları var. Eskiden rüşvet vardı, şimdi hediye var. Eskiden iltimas vardı, şimdi tavsiye var. Eskiden Nemrud Mustafa divan harbi vardı, şimdi Halk partisi var. Eskiden Zaptiye nazırı vardı, şimdi Polis müdürü Demir Ahmet var. Eskiden sansür vardı, şimdi Matbuat kanunu ve müdürlüğü var. Eskiden sefalet vardı, şimdi süper sefalet var. Yani baylar, tellaklar değişmiş, yoksa eski hamam, eski tas.





    (Uydurma) Markopaşa · 26 Ekim 1947 · Sayı: 26 ve 2 Kasım 1947 · Sayı: 27

    Uydurmacıların çıkardığı bu sayıda ilk göze çarpan, "Sabahattin Ali" başlıklı bir yazıdır. Yazıda, Sabahattin Ali açıkça hedef gösterilmektedir:

    ( ... ) Dün ve bugün Amerikan yardımı aleyhinde bulunan, İngiliz aleyhtarlığını fütursuzca haykıran, sırtından İngiliz kumaşı, boynundan Amerikan kravatı eksik olmayan adam gene Sabahattin Ali'dir.

    Yabancı sermayeye dil uzatan, Boğazlar üstündeki Rus isteklerinde dilini yutan, kangren başı olmaya başlayan köy enstitülerinin ıslahını isteyenlere vatan haini, satılmışlar, sahtekarlar demekten korkmayan adam Sabahattin Alidir. . .



    Birinci sayfa sol köşede çerçeve içinde verilen duyuruda, Marko­paşa'nın taklitçi yapısının neler üstlendiği de ortaya çıkıyor:

    MARKO PAŞA POLİS HAFİYESİ: Türkiye'de komünist ajanları ... Sır satın alan mağazalar, bürolar. Emirler nasıl gelir. .. Komünistlerin Allah'ı kimdir ... Hapishaneler arasında komünist posta teşkilatı. Güzel karısı olmak bahtiyarlığı, Sabahattin Ali neden Ankara'da oturur ... Necip Fazılın komünistleri himaye etmesindeki hikmet ... Milleti birbirine nasıl düşürüyorlar, nasıl aldatıyorlar. ".. Gelecek sayımızdan itibaren "Paşanın fendi, Komünistleri yendi" sütunlarında okuyacaksınız.

    Sol alt köşeye "Bayilere" başlıklı bir de duyuru konmuş: Haluk Yetiş'in ve Merhumpaşa komünist dergisinin Markopaşa ve Malumpaşa ile alakası yoktur. Bazı suistimaller yapıldığı öğrenilmiş, haklarında takibata geçilmiştir. Hesapların karıştırılmamasını görülen lüzum üzerine bildiririz. Markopaşa.





    Merhumpaşa · 1 Kasım 1947 · Sayı: 4

    Sabahattin Ali başyazısında saldırılara yanıt verirken gazetenin başına nelerin geldiğini de anlatmış oluyor. Yazısının başlığı "Fikir ve Küfür". Okuyalım:

    "...Bir yıldan beri bu gazetede türlü fikirler ortaya attık. Bu fikirler yüzünden türlü hücumlara uğradık. Biz isterdik ki, bize hücum edenler, karşımıza, yani halkın önüne yine birtakım fikirlerle çıksınlar. Ne gezer! Onlar sadece sövmüşler. Gaziantep'ten İstanbul'a, İzmir'den Samsun'a ve Çarşamba'ya kadar, yurdun dört bucağında çıkan bir sürü gazete ve dergide, aleyhimizde üç yüzden fazla yazı çıkmış. Hepsini gözden geçirdik. Bir tekinde olsun bir tek fikrimiz, bir satırımız ele alınıp, çürütülmemiş.

    Sadece küfür edilmiş. Biz demişiz ki: Bu memleketin istiklali her şeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali, siyasi oyunlara alet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin

    elinde oyuncak olmayalım! .. Cevap vermişler: Hain, satılmış, bolşevik ajanı! .. Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin mali ve askeri işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz, hem de bir dünya patırtısı çıkarsa, arada biz eziliriz.

    Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, Moskova ağzı konuşan, kızıl!..

    Biz demişiz ki: Halkın selametini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye, onu tabutluklara kapamaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin. Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist.

    Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler (Ne ilginçtir ki kendisi de böyle bir cinayete kurban gidecektir.), millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sapanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz. Cevap vermişler: Müfsit, tezvirci, komünist! ... Biz bir fikir ortaya atmışız, onlar bize cevap yerine, küfür savurmuşlar... Bu türlü bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda ... Lakin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor.

    Var olsun ...



    Birinci sayfada "Zabıta Haberleri" köşesinde taklitçilerin son sayılardaki aşırdıkları yazıların listesi verilmiş.



    MERHUMPAŞA'DAN ALİBABA'YA. ..

    26.05.1947 tarihli Merhumpaşa'da yayımlanan "Mahkeme Koridorlarında" başlıklı yazıdan dolayı "adaleti tahkir" suçlamasıyla yeni bir kovuşturma açılmış ve 14 Kasım'da Sabahattin Ali hakkında

    tutuklama kararı verilmişti. Sabahattin Ali bir süre gizlendi, gizli gizli Alibaba için çalıştı. Ankara'daki eşine yazdığı 3 Kasım 1947 tarihli mektubunda Sabahattin Ali şunları yazıyordu:

    "Çok sevgili Aliye, bugün Pazartesi . Henüz mahkemelerden bir haber yok. Gazetenin para işleri ile uğraşıyorum. Vaziyeti düzeltebilirsem on beş güne kadar Ali Baba"yı çıkaracağım. Şimdilik Mehmet Aliler'deyim ..."



    Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 10 Kasım 1947 tarihli mektubunda, Merhumpaşa'nın çıkamama nedeni azıcık sezilir gibi:

    "... bu hafta Merhum Paşa çıkmadı, çıkmayacak. .. iki haftaya kadar Ali Baba'yı çıkaracağım. Çünkü paşalar karışınca satış düştü, ziyan etmeye başladık. Çok sıkıntılı vaziyetteyim . Yarın sana 100 lira göndereceğim. İdare et. Zaten sen, ben söylemeden de idare edersin ya, çünkü benim idareli, sevgili karıcığımsın. Bu fena günlerde yalnız seni ve Filiz'i düşünerek kuvvet buluyorum.

    ... ben bazen Mehmet Ali Aybar'larda, bazen Mehmet Ali Cimcozlar'da kalıyorum .."



    Markopaşa, Malumpaşa, Merhumpaşa, uydurma paşalar olan Lalapaşa, Bizimpaşa, Cerrahpaşa...Çoğunun köşe adları, manşetleri aynıdır. Sahip ve yazı işleri yöneticileri sık sık değiştiği için zaten kim odukları bile belli değildir. Sabahattin Ali'nin anlatımına göre okur, Paşaları karıştırmaktadır artık. Okuyucudaki şaşkınlık Markopaşacılarda paniğe dönüşmektedir. Gerçek Markopaşacıların çıkardıkları gazeteleri en yalın biçimde okuyucuya sunmak artık alabildiğine zorlaşmıştır. "Paşa'ları bırakıp "Baba"lara geçmek daha uygun bulunmuş olmalıdır. Üstelik başına da "Ali" getirilir de "Alibaba" denirse bu adın, Markopaşa'ların babası "Sabahattin Ali" olduğu daha kolay anlaşılacaktır. Alibaba'ya geçişin önemli nedenlerinden biri de budur.



    Sabahattin Ali eşine 10 Kasım 1947 tarihli mektubu yazdığı günlerde bir yandan da Alibaba için kolları sıvamıştı. Rıfat Ilgaz'la çalışıyorlardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    ... "Yeni bir hamle lazım, ALİBABA isimli bir mizah gazetesi çıkaracağız," dedi. Bu isim çok hoşuna gidiyordu. Uzun uzun izah etti. Kırkharamilere karşı Alibaba" Mim Uykusuz'a resimler, yazılar

    ısmarlandı. Masamın üstüne oturarak " Hadi" dedi, "Seninle bir manzume yazalım. Kırk haramilere karşı olsun!" iki kıtasını ben yazdım, bir kıtasını da o çırpıştırdı. 'Tamam" dedi, "Çok güzel. Bu manzumenin adını birinci sahifeye manşet vereceğiz. Bir iki defa okudu çok beğenmişti..."



    Mustafa Uykusuz karikatürleri hazırlıyordu. Ancak bu her zamanki gibi kolay olmuyordu. Nedenini Uykusuz'dan öğrendim:

    (. .. ) M. Uykusuz - Hapishaneye girmem gerekiyordu. Davaya girip çıktım, tüm gazeteler aleyhime yazdılar. Asmalı Mescit'te "Malum Paşa" ve "Ali Baba Kırk haramilere Karşı" dergilerinin çıktığı dönem. Polis geliyor, o zamanın parasıyla bir buçuk, iki buçuk lira veriyorum, elindeki belgeye "bulunamamıştır" yazıyor ve böylece içeriye girmem gecikiyor. Dergide "Ali Baba ve Kırkharamiler" adında bir kompozisyonum vardı. Bir cumartesi günü onu çiziyorum. (. .. ) polis geldi gene. Efendi, gençten bir çocuktu. Kapıyı vurdu, açtım. "Ağabey ben geldim" dedi. "İyi ya, hoş geldin" dedim. Cebime davrandım, para çıkaracaktım, bileğimden yapıştı: "Artık yok ağabey, seni götüreceğim" dedi.

    "Peki gidelim" dedim. Tepebaşı Karakolu da yakındı, Tünel'in hemen yanında. Oraya gittik. Babacan, Zeki adında bir komiser çıktı karşıma. Oturttu beni, uzun uzadıya konuştuk. Çay getirtti, içtim. Bir ara kendisine dedim ki, "Bak Zeki bey, bana iki saat izin vereceksiniz. Bir karikatürüm var, yapıp mutlaka dergiye yetiştirmem gerekiyor. İki saat çalışabilirsem bu işi yapmış olacağım. İsterseniz yanımda polis de yollayabilirsiniz." Komiser Zeki bey ciddi ciddi dinledi: "Sen bugün git arslanım, o karikatürünü mutlaka bitir. İyice bir kafayı da çek. Nasıl olsa günlerden Cumartesi. Ayrıca hapishaneden ne zaman

    çıkacağın da pek belli olmaz. Onun için kafayı iyi doldur ki, içeride bulamazsın uzun süre. Pazartesi günü de bana gel. Yanına polis falan takmaya gerek görmüyorum. Hadi arslanım bir an evvel git" dedi.

    Karakoldan doğru iş yerine gittim. Karikatürü yaptım, verdim. Pazartesi günü de karakola uğradım, Zeki beye teslim oldum. Adliye'ye, oradan da Sultanahmet Cezaevine .. "



    Daha Alibaba çıkmadan bir üzücü olay da Sabahattin Ali için gerçekleşmişti. Hem bu olayı hem de düşünülen önlemleri, Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 14.11.1947 tarihli mektuptan öğreniyoruz:

    Şu malum "Adaleti tahkir" davasında sorgu hakimi nihayet evrakı Ağır Ceza Mahkemesine vermiş ve tevkifime karar çıkmış. Bu davada ilk celsede beraat edeceğime emin olmakla beraber, o zamana kadar haksız yere yatırılmak istemediğim için hemen bugün İzmir civarına seyahate çıkıyorum. Mahkeme gününde ve saatinde İstanbul'da hazır bulunacağım. Çünkü adaletin tecellisinden eminim.

    ( . . .) Nerelerde seyahat ettiğimin anlaşılmaması için size gittiğim yerlerden mektup yazmayacağım, fakat merak etmeyin, acı patlıcanı kırağı çalmaz. ( ... ) Gelecek günler herhalde güzel olacaktır. Üzülmeyin...





    Alibaba · 25 Kasım 1947 · Sayı: 1

    Alibaba'nın ilk sayısı Markopaşa'nın ilk sayısından tam 1 yıl sonra, 25 Kasım 1947'de çıkıyordu. Bir yıl içinde Markopaşa, Malum paşa, Merhumpaşa ve Alibaba ... Alibaba'nın ilk sayısında "sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden" olarak Nedim Ofluoğlu, "müessese sahibi" ise Haluk Yetiş görünüyordu. Adresi yine "Asmalımescit Şeyhbender Sokak No:1/1 Çinili Han No:11" idi.



    Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra kafasında bir roman tasarlıyordu. Bu yapıt Ankara'nın yaman bir eleştirisi olacaktı. Adı da Ankara ... Gel gelelim ne bu romanı yazabiliyor ne de bir iş tutabiliyordu. Tedirgin ve aylak dolaşıyordu. Öyleyken, polis peşinden ayrılmıyor, sağcı basında karalama ve saldırmalar eksik olmuyordu. Bütün bunlar namuslu kalmanın, yurdunu ve halkını sevmenin, özgürlük ve kardeşliği savunmanın karşılığıydı. Bu sayıdaki "Ne Zor Şeymiş" başlıklı başyazısında Sabahattin Ali bu acı gerçeğe parmak basmıştı:



    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi günü İngilizlere takla atan, daha ertesi günü de Arnerikaya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakar milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bu günün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman

    sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü

    omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez bir suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar:

    "Görüyor musun şu haini! İlle namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor. .."

    Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?

    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millet de namuslu.





    Gazetenin ilk sayısında, Sabahattin Ali ile Rıfat Ilgaz'ın birlikte yazdıkları yergisel anlatım manşetten verilmişti:



    Yukarıdaki yazının hemen yanında da Markopaşa'nın tipik mizahına örnek bir yazı yayımlanmıştı:





    Gazete çıkmış, Aziz Nesin cezaevinde ilk sayıyı almış eleştiriyordu. Önce işe manzumeden başlamıştı: "Nedir o manzume yahu!. Karagöz'e benzettin gazeteyi" diyordu. Sabahattin Ali aldırmadı, "Aziz ne

    anlarmış şiirden ... " dedi geçti. Gazetenin çıkış sevincini yaşayamayan yalnız Aziz Nesin değildi; Mim Uykusuz da cezaevindeydi. Zorluklara bağlı ilginçlikler de vardı. Örneğin, Alibaba'nın çıkışı ile ilgili olarak okuyucuya ancak ikinci sayıda seslenilebilmişti. "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki yazıda şöyle denilmişti:

    "Babafingo: El etek öpücülerin kaleminde meddahlaşan Türk mizahını "Markopaşa" kurtardığı zaman, bu işi alkış tutmak, rakı masasında efendilerinin önünde göbek atmak kadar kolay zannedenler, paçayı sıvayıp, sözüm ona Markopaşayı taklide kalkmışlardı. Birçok defa yazdığımız-hani şu Türkiye'de mevcut olmayan baskı ve antidemokratik kanunlar yüzünden, Markopaşanın adını Merhumpaşa, daha sonra Malumpaşa olarak değiştirmek zorunda kalmıştık ( ... )

    Bir sürü "Paşa" adlı gazete piyasayı doldurdu ... İşte şimdi, hakiki Markopaşa, Merhumpaşa, Malumpaşada tanıdığınız aynı kalemler "Alibaba" gazetesini çıkarıyorlar. Bu gazete kırk haramilere karşı çıkıyor. Şüphesiz, paşaları taklit edenler, Alibabayı da taklide yelteneceklerdir. Fakat, yine adını

    çalmaktan başka bir iş yapamayacakları muhakkaktır.

    Yine piyasayı Ballıbaba, Hasanbaba, Cambazbaba, Şambaba gibi sahte mizah gazeteleri dolduracaktır. Hatta mizah diye "babafingo"yu bile çıkarmaları kabildir. Biz müsamahakar insanlarız. Paşayı elimizden alanların, bu sefer Babayı da almalarına göz yumarız.





    Alibaba'nın sayfalarındaki köşeler öncekilerde olduğu gibi korunmuş. İç sayfalara "Alibaba' nın Yarenlikleri" ve "Haydi Hayırlısı" adlı köşeler eklenmiş. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesi duruyor. Ancak adı Alibaba'ya uyarlanmış ve çizgiler değişmiş. Sabahattin Ali İstanbul'a dönmüş ama teslim olmamıştı. Nedenini, eşine yazdığı 08.12.1947 tarihli mektubundan öğreniyoruz:



    "Ben tekrar İstanbul'dayım. Hiç olmazsa bir hafta kadar hapis yatmadan bu işi temizleyemeyeceğiz. Çünkü beni tevkif etmeden mahkeme gününü tespit etmiyorlar. Herkes beraat edeceğimi muhakkak sayıyor. Fakat ben dışarıdaki işlerimi halletmeden içeri giremezdim. Eğer ilk tevkif çıktığı günü yakalansa idim, ne Alibaba çıkardı, ne de Sırça Köşk. Eh, şimdi gazete biraz yoluna girdi. Hikaye kitabı da çıktı . .. Bir iki ufak işim daha var, onları da yoluna koyarsam, bir hafta sonra Müddeiummiliğe [savcılığa] müracaat etmek niyetindeyim...



    Alibaba • 2 Aralık 1947 · Sayı: 2

    HUKUKU MERKEP BEYANNAMESİ

    Manşetten verilen haberle ilgili olarak yazılanlar şöyle: Aşağıdaki Beyanname Jan Jak Marsuvan tarafından kaleme alınmıştır:

    1 . Bütün eşekler eşek olarak doğar, eşek olarak ölürler; hür olarak doğar, esir olarak ölürler.

    2. Bütün eşekler görünüşte eşit, hakikatte çeşit çeşittirler.

    3. Eşeklerin ahırları her türlü taarruzdan masun ise de, sahipleri semere kızıp eşeği dövebilirler.

    4. Bütün eşekler anırma hürriyetine sahiptirler. Ancak başkalarına çifte atmamak şartı ile.

    5. Ömrü billah eşekler, hoşaftan anlamayacaklardır. Suyunu içip, tanelerini, efendilerine bırakacaklardır.

    6. Sıpa olarak doğan eşekler, tekamül ederek eşek olurlar. Marsuvan eşekleri deve kervanlarına ve uyuz eşeklere kılavuzluk ederler.

    7. Eşeklerden her türlü asalet unvan ve imtiyazları alınmıştır. Sırtına palan vursan eşşek, yine eşşektir.

    8. Şeddesiz eşekler, şeddeli eşeklere itaate mecburdurlar.



    Birinci sayfadaki "Haftalık Türk-Amerikan Gidiş Geliş Programı"nda yazılanları da okuyalım:

    " Pazartesi - Amerikan zırhlıları, bahriyelileri gelecek, Türk inceleme heyetleri gidecek.

    Salı - Dört Amerikan senatörü gelecek, iki milletvekili gidecek.

    Çarşamba - Amerika'dan Naylon kopça gelecek, milyonlarımız gidecek.

    Perşembe - Amerikadan borç vaatleri gelecek, ziyafetler, paralar ve pullar gidecek.

    Cuma - Uçak filoları gelecek, kaçak filoları gidecek....

    Cumartesi - Kontrol heyeti gelecek, kontrolsuz heyetler gidecek.

    Pazar - Müşavir ve müşahit heyetler gelecek. Gidecek bir şey kalmadığından, ne kalmışsa o gidecek.

    Amerika'dan geleceklere ve Türkiye'den gideceklere haftanın yedi günü kafi gelmediğinden, haftanın sekiz güne çıkarılması düşünülmektedir.





    Amerikan heyetleri konusunda bir yazı daha göze çarpıyor. "Amerika'dan Heyetler" başlıklı yazı, mizah açısından olduğu kadar günümüzde gelinen durum açısından da önem taşıyor:

    Dün şehrimize, Hasan Efendi adında bir vatandaşın evini idare etmek üzere bir Amerikan heyeti, Hüseyin efendinin karısını idare etmek üzere üç Amerikan heyeti, Ali efendinin tavuklarını

    idare etmek üzere bir İngiliz heyeti ve Mehmet efendinin kendisini idare etmek üzere de 38 Amerikan heyeti gelmiştir.



    Bu sayıdan seçeceğimiz son yazı da benzeri içerik taşıyor ve "Yurdumuzun Kalkınması" başlıklı:

    Ankara, 30 (Zavallı muhabirimiz göz kırparak bildiriyor) -

    "Türkiye'nin iktisadi kalkınması için, hükümetimiz Milletler arası Kalkınma Bankasından 600 milyon dolar isteyecek. Fakat, banka altıyüz lira dahi vermeyecek, aşağı kapıya havale edecektir. Amerika'daki

    Aşağıkapı Bankasından 600 milyon dolar istenecek, o dahi bize metelik vermeyeceğinden dahili istikrara başvurulacaktır.

    Maliye Bakanına muhabirimz.:

    - Nasıl isteyebilirsiniz ki? diye sormuş. Sayın Kişmir Nazmi de:

    - İsteyenin bir gözü kara, vermeyenin iki yüzü kara! cevabını vermiştir.

    Bunun üzerine muhabirimiz.:

    - Tencere dibin kara, seninki benden kara! diyerek Sayın Bakanın huzurundan dört nala kaçmıştır.



    Alibaba · 9 Aralık 1947 · Sayı: 3

    Gazetenin birinci sayfasında Sabahattin Ali'nin başyazısından başka "Türkiye'de İlk Faşist Nasıl Doğdu?", "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Beş Para Ermez" ve "Aforizmalar" başlıklı haber-yorumlar

    yer almış. Birinci sayfa sol altına çerçeve içinde bir açık dilekçe verilmiş. Dilekçe sahibi Aziz Nesin . . .



    "İstanbul Cumh
  • Sene 2009. Belki de 2010.
    İstanbul kazan ben kepçe dolaşıyorum. Vapur tutuyor sanırım beni, elimden geldiğince kaçınıyorum kullanmaktan.. Bir de o iskeleler falan hiç güvenli gelmiyor. Daracık bir yolu kullanarak çıkıyorum Moda'dan Kadıköy'e..
    Karga'da soluklanıp susuzluğumu gideriyorum 2 bira ile. Fazla oyalanmıyorum. Yetişmem lazım vapura.. Vapura yetişmenin telaşını iliklerime kadar hissediyorum. Hafif bir rüzgar esiyor, soğuk bira damarlarıma nüfuz ederken, ürperiyorum. Karnım acıkmış.. Bir simit alıyorum. Tam gaz devam..
    Yolda birkaç sefer göz göze geliyorum tanımadığım insanlarla. Üstüm başım mı pis acaba? Neden bakıyor ki insanlar bana? İnsanların bana bakmasına hiç alışık değilim. Yıllar yılı silik bir karakter olduğum için miydi acaba?
    Simidi bölüyorum ikiye..
    Hızlı adımlarla geliyorum tiyatronun önüne. Herkes birilerini bekliyor. Bense, nereye yetiştiğimi bilmeden vapura koşuyorum. Biliyorum, bir şeyler olacak bugün. Hissediyorum. Arka cebimden cüzdanımı çıkarmak için bir müddet cebelleşiyorum. Çıkmıyor bir türlü. Sahi, pantolonların arka cepleri neden bu kadar dar? Bu kadar dar olmak zorunda mı arka cepler?
    Basıyorum Akbil'imi. Koş koş koş! Kapıdan geçiyorum ve görevli kapatıyor. Arkamda birkaç kişiyi bırakıyorum ve zafer kazanmış komutan edası ile iskelede yavaşlıyorum. Yürüyorum ağır adımlarla vapura doğru. Ayağımı attığımda vapura, son düğüm de çözülmüş oluyor. Geriye dönüp ardımda bıraktıklarıma bakıyorum.. Camdan bana bakıyorlar kızgın gözlerle. ''Her zaman iyiler kazanmaz.'' diyorum. Kötü bir karakter canlandırmanın zevki ile harmanlarken kendimi, elimde simit olduğunu hatırlıyorum.
    Hayallerle sevişmek ne güzel.
    Rüzgar yüzüme çarpıyor, bu sıcacık günde; üşüyorum. Biliyorum yahu, bir şeyler beni bekliyor karşıda. Güneş gören yerine oturuyorum vapurun. Sağ yanımda, birkaç metre ötede, bir çift var. Ara sıra kaçamak gözlerle bakıyorum. Kıskanmıyorum hayır. Sadece kendime üzülüyorum.
    Elimde simit ile, martıların beni fark etmesini bekliyorum.
    Hep öyle olur zaten. Ben beklerim ki fark edileyim. Hiç atılgan biri değilim sanırım. Ancak kafamda kurduğum dünyalarda kahramanım. Martılara simit dahi atamıyorum. Hunharca yiyorum elimdeki bir yarıyı.
    Sonra onu görüyorum. Vapurun biraz açığında, salınıyor kendi başına. ''Burdayım!'' diye bağırmamak için zor tutuyorum kendimi.
    Bir martı ile tanışmıştım yıllar önce Topçular'a geçerken. Ona ne çok benziyor. O martı da attığım her simit parçasını yakalamıştı. Acaba bu da yakalar mı? Biraz yaklaşıyor. Koparıyorum simidin ucundan azıcık. Olur da yakalayamazsa kocaman bir parçayı ziyan etmeyeyim istiyorum. Gerçi o yemese balıklar yer. Deniz gibi bir yerde; zerre ziyan olmaz.
    Ne güzel yer deniz.. Son anda farkedip kapıyor çılgın martı. ''Heytt bee'' diye seviniyorum içten içe. Hemen ötemdeki çift de beni görüp hareketleniyor. Birer simit çıkarıyorlar ve acayip sinir oluyorum. Koca koca parçaları atıyorlar. Ama o kadar beceriksizler ki, martıların hiçbirini denk getiremiyorlar. Açıyı ayarlayamıyorlar. Ben ise attığım en ufak parçayı bile ''laapss'' diye martının ağzına koyuyorum. Yetenek fışkırtıyorum fezaya fezaya..

    Velhasıl, simidin zayi olmadığı eylemdir vapurdan martılara simit atmak.
    O simidin kıymetini martı bilmese de deniz bilir.
  • 200 syf.
    Utandığın, gizlediğin, sakladığın olmasın aşk..
    Tacın, tahtın olmasın; vazgeçemediğin, terkedemediğin..
    Yankı bulmayan sesin, çürümüş cesedin, acaban olmasın.

    "AŞKIM Dinimdir!" de,gerçek aşıklar gibi.

    Her gece, her zerresine kadar senin olan bir şehirde, her sabah, yüreğinde deli gibi bir hasretle uyanıyorsan..
    Kendi kendinle savaştayken bile, kalbin ve mantığın seni iki koldan çarmıha gerdiklerinde ; hayırlar, aslalar evetlere yenildiğinde, kendine saygını yitirip un ufak dağıldığında bile,sesiyle, bir nevruz ateşi gibi alev alev yanmaya başlıyorsan..

    "HADİ DE, HADİ!"

    Bütün büyüler, bir gün bozulur çünkü.
    En kuvvetlisini bizzat sen yapsan da kendine, adına aşk desen de..
    Derin bir kuyuya bıraksan da kendini ,ellerin bağlı,sebep olarak sevgiliyi göstersen de..
    Sen versen de onun eline el bombasını, hem de pimini çekerek..
    Gönüllü bir yitişte kaybetsen de kendini..

    Bütün büyüler bir gün bozulur, başlayan her şey bitmeye mahkum çünkü.
    Içinde söylenmemiş sözler, hayalinde yaşanmamış anlar, aklında suskun zamanlar kalmasın.

    "HADİ DE HADİ !"
    Bir kelimenin neler değiştireceğini aklın hayalin almasa da, korksan da bir devrimin genetik çoğalışından, bir şeylerden ,bir hayattan, kendinden vazgeçip sana gelenin, senden de vazgeçebilecegini bilsen de..HADİ, de..
    Başka bugün yok çünkü..

    Bu kitap aşkın en yalın hali. Sayısız şiir ve aşk romanı okumuş olsam da, duru ve tertemiz haliyle, hiç tanımadığım bir rüzgar savurdu saçlarımı bu defa.
    Vıcık vıcık bir melankoliden uzak, öldüm bittim edebiyatının dışında, bazen çok gerçekçi, bazen kafamdaki tüm dengeyi alt üst eden, sorgulatan, cesaretlendiren, ısıtan, kısacık ama birbirinden etkili hikayeler, kuru toprağa düşen yağmur damlaları gibi, zerre ziyan olmadan ta içime nüfuz etti.

    Bir başka Aziz Nesin 'le tanıştım. Ironik dili, hayran bırakan zekası, hiç sıkmayan anlatımının yanında, sevmeyi bilmiyormuşum hissi uyandıran, alev alev bir derinlik süzüldü kaleminden bu sefer.

    Susup da sessizliğimle mühürlediğim dilimi çözdü.
    "HADİ!.." demek istedim..



    Keyifli okumalar...:)
  • Senin Kapında Kim Zarar Görecek?...

    Bir kere Hasan'ın Şem'ûn ismindeki ateşperest komşusu hastalanmış ve hastalığı can çekişme derecesine varmış. Hasan'a:
    -Komşusunun imdadına yetiş! dediler. Hasan, hastanın başucuna geldi, adamın ateşin dumanından simsiyah kesildiğini gördü ve:
    -"Allah'tan kork, zira bütün ömrün ateşle duman arasından geçmiştir. Şimdi İslâm ol, ola ki, Yüce Allah sana merhamet eder." dedi. Şem'ûn:
    -"Beni İslâm'dan vazgeçiren şu üç şeydir: Birincisi, bir yandan dünyayı kötülüyorsunuz ama öbür yandan gece gündüz onu taleb ediyorsunuz. İkincisi, hem ölüm haktır, diyorsunuz, hem de onun için hazırlık yapmıyorsunuz. Üçüncüsü, Hakk'ın dîdârını görelim, diyorsunuz ama O'nun rızasına aykırı hareket ediyorsunuz." dedi. Hasan ona şu cevabı verdi:
    -"Bu, âşinaların nişanı ve âriflerin alâmetidir. Şimdi eğer mü'minler böyle diyorlarsa, sen ne diyorsun? Onlar (böyle yapıyorlar ama) Allah'ın vahdaniyetini ikrar ediyorlar. Sen ise bütün ömrünü ateşperestlikle geçirmişsin. Sen yetmiş sene ateşe taptın! Ben ise ona hiç tapmadım. Ama yine de ateş her ikimizi yakmakta. Seni (kayırmamakta ve) hakkını gözetmemektedir. Ama benim Rabbim dilerse, ateş benim bir kılımı bile yakmaya cüret edemez. Zira ateş, Allah'ın mahlûkudur ve mahlûk memurdur. Şimdi gel ikimiz de elimizi ateşe sokalım, bu suretle ateşin aczini ve Yüce Allah'ın kudretini müşâhade et." Hasan bunu söyledi, sonra elini ateşe soktu. Elini ateşten çıkarınca vücudunda zerre kadar bir değişiklik olmadığını ve hiç yanma alâmeti bulunmadığı görüldü. Bu manzarayı gören Şem'ûn hayrete düştü, âşinâlık rüzgarı esmeye (ve İslâm olma alâmetleri zuhur etmeye) başladı. Hasan'a:
    -Yetmiş yıl var ki, ateşe taptım durdum. Şimdi şurada birkaç nefeslik ömrüm kaldı, benim için tedbir ve çare nedir? diye sordu. Hasan:
    -İslâm olman, dedi. Şem'ûn:
    -Eğer Hakk Teâlâ'nın bana azab etmeyeceğine dâir elime yazılı bir vesika verirsen, iman getiririm. Lâkin yazı vermezsen iman etmem, dedi. Bunun üzerine Hasan'a şu yolda vasiyette bulundu:
    -"Emir buyur, beni gusletsinler, kendi elinle beni toprağa ver, bu yazıyı da elime koy, tâ ki hüccetim olsun." Hasan:
    -"Bunları kabul ettim." dedi. O da kelime-i şehâdet getire getire vefat edince, gusledip namazını kıldılar, o yazıyı da eline koyarak toprağa verdiler. O gece, endişesinden Hasan'ın gözüne uyku girmedi. "Ben ne yaptım! Kendim batmışım, batan biri diğerinin elinden nasıl tutabilir? Benim kendi mülkümde bile hiç tasarruf hakkım yok, İzzet ve Celâl sahibi Allah'ın mülkü hususunda böyle bir vesikayı nasıl tanzim ettim?" düşüncesiyle bir ara uyudu ve rüyasında Şem'ûn'u gördü, yüzü ayın ondördü gibi pırıl pırıl, başında taç, üzerinde hulle, gülerek cennet bahçelerinde salına salına geziyor. Hasan:
    -Ey Şem'ûn! Nasılsın? dedi. Şem'ûn dedi ki:
    -Bana bunu neden soruyorsun? Gördüğün gibiyim, lûtfuyla kendi civarına konaklamamı emir buyurdu, keremiyle bana didârını gösterdi. Lûtfunun eseri olarak hakkımda ferman buyurdukları hususlar vasf ve ifade edilemez derecededir. O yüzden şimdi sen de verdiğin teminattan kurtuldun. Şu senedi al, zira artık benim buna ihtiyacım kalmadı.

    Hasan uyanınca, verdiği senedi elinde buldu ve dedi ki: "Rabbim! Bana malûm olmuştur ki, senin muamelen illete, işin sebebe bağlı değil! İşin sırf lûtfunun eseridir, senin kapında kim zarar-ziyan görecek? Yetmiş yıllık bir mecusiye, bir kelime söylemekle civarına vâsıl olmak için yol verdin. Yetmiş yıllık bir mü'mini nasıl olur da mahrum kılarsın?"
  • https://www.youtube.com/watch?v=kavwV9otwQk

    Zelal...!
    Adın gibi bir aşktı umut ettiğim
    Yüzün kadar berrak, adın kadar ak
    Ömrümün ziyan bir zamanında gelmiştin
    Karmaşık düşüncelerde boğulan gözlerimle,
    Çöl kumları dolan yüreğimle sahiline sığınmıştım,
    Yorgundum Zelal, yorgun.!
    Seher yelinin, sen esen kokusunda bulmuştum kendimi.
    Titriyordu umut meşalem, sönüyordu, tükeniyordum ben
    Tütsü tütsü sen kokuyordu güller
    Düşmüştüm, tesiri yüksek bir sevdadan ayak dibine
    Tuttun gözlerimin yere çakılan donukluğunu
    Yüzüne çevirdin, öyle berrak, ve öylede iç acıtıcı
    Yakıyordu gözlerindeki matem,
    Yağmura tutulmuştu gözlerin gözlerimde
    Ben yarından sonrasında seni sevmeye yemin etmiştim Zelal...
    Yarınım, ahirim ol diye...
    Şimdi yokluğunda perdeliyorum sevinçleri yüreğime
    Hüzne gebe geceler, ıslıklarla çalıyor kapımı
    Üşüyor sobam yokluğuna, üşüyor bütün perdeler
    Gözlerin ısıtırdı her yanımı
    Özlemin boğuyor her hecemi Zelal,
    Özledim Zelal Özledim,
    Aşk'a dokunmuyor eskisi gibi heceler
    Gözlerin aklımı alıyor, bedenimden
    Yorgun düşüyorum, üşüyorum
    Ah Zelal Ah
    Adın gibi bir aşktı umut ettiğim
    Yüzün kadar berrak, adın kadar ak
    Ey kalemime lisan ettiren yar
    Ey kağıdıma ağıt yüklü heceler yükleyen can
    Bu gidiş yakıştımı, gözlerinin ben çeken gamına
    Bu ansızın gidişin yakışmadı Zelal
    Yüreğime gergef gergef adını işlemiştim
    Zelal diye, ak ve pak yüreğin gibi
    Sevdam gibi,Vuslata ramak kalmış bir zamanda gittin
    Bir sesleniş beklerim hala umutsuzca
    Belki gelirsin diye zerre ümitlerdeyim
    Yüreğim gam kervanı Zelal...
    Gel Zelal Gel,
    Yine yüzüne vursun leyl ışıkları
    Yüzünün ondördüne hasret gözlerim
    Med-cezir zamanlarım oluyordu biliyorum
    Ama ben hep senden sana gelirdim
    Şimdi sen gittin, yokluğun kıyamet öncesi sura üfleyiş
    Yokluğun harab ediyor gecelerimi zelal
    Gidişinin ertesine sığmıyordu ümitler
    Ve gittin zelal gittin,
    Gidişinle siyah bir zambak düştü gözlerinden yüreğime
    Gözlerinin seher vaktine vurulmuştum Zelal
    Kaç sayfalık bir aşktı yüreğimizi zelzeleye tutan
    Kaç saniyelik bir hazdı ömrümü ömrüne kurban eden
    Suskun sabahların koynunda saklanır bir çift güvercin yüreğin gibi
    Sabahın kızıl ışıklarını gözler
    Bir çift beyaz güvercin
    Bembeyaz ellerin gibi açar kanatlarını semaya
    Uçar benden uzaklara,
    Gitme zelal gitme
    Haydi tut ellerimden Zelal
    Tutunayım kanatlarına
    Sen olayım, sende kalayım
    Bölme beni, kendinden uzaklara
    Benim yarı/m yarim ol Zelal..
    Yakıyor gözlerindeki matem,öyle bakma ardınsıra
    Yağmura tutulmuştu gözlerin gözlerimde
    Ben yarından sonrasında seni sevmeye yemin etmiştim Zelal...
    Yarınım, ahirim ol diye..

    L.D
  • I.veda neziri

    sözün harfi bağışlamadığı yerden geldim
    sabır telkin eden ayaklarımı unutup
    taşın ve suyun uzağına geldim
    oysa erkenmiş daha
    ceplerimi sökerek ayrıldığım kendimden
    ne kadar uzak düşsem
    çeşmeler yine susacakmış yüzüme
    geç oldu ama bunu da bildim: 
    yarıldı aklımın serinliği
    herkes bir nehrin dalgınlığıyla baktı bana
    ben ey paslı sözlerin sahibi
    onca zaman sonra
    herkesin yalanın saçlarını okşadığı yere geldim

    herkesin veda hevesiyle toprağa imrendiği yerde
    iki gece beş kış uyudum rüyama
    kara atlar kışı geldiğinde
    artık kalbime gerek yok, diyordum
    olsa da faydasız
    beni kadırgamdaki üveyiklere mahcup kılacak
    hangi kelime geçit
    dokunduğum ipeklerden yükselen zerre
    bana neyi fısıldar, diyordum
    ama bir gün bir harf parmaklarıma dar geldi
    kirpiklerimin işaret ettiği vadiye baktım
    bir gün ceketimle bir kapıya yığılıp durdum: 
    adımın geçtiği yerde bana kim üşüyebilir, dedim
    her taşa tuttuğum alnımı kim unutturabilir bana

    daha çok dökülmeden varıp sormalıydım çünkü
    ellerim titrerken çıraklığım nerde bitti
    sebepsiz ıslanırken yoksul eskilerim
    kayaları yalıyan köpeklere eşlik ettimse niye
    kendimi soldurmakla ünlendim sonunda
    sandım ki su bana sırrını bağışlayacak
    taşa rastlayan bir çivi nasıl susarsa
    öyle eğileceğim her kuşkuya
    sandım ki söğüt ağaçlarına ağlayan 
    ürkek süvarileri susturabilir
    ellerine bakarak büyüyenleri sevip
    okuduğum veda yüzleri unutabilirim
    çıraklığım nerde biter bilmeden
    yedi cüretle geçtim kapılardan
    yine de kaplan kini bırakmadı beni

    hududa kulak veren boynuma 
    ne söylediysem faydasız
    kırmızı karlar yağarken affedecektim 
    herkesi ve nezirimi
    bu başkasının kini olmalı, dedim
    bu gergef eski
    vahdeti bozdum, daha çok mahvolmak için
    çelikten aynalar tuttum çöle
    haram sularda dağladım marifetimi
    ne yapsam, ne yapsam
    yine de hep, ah
    düşmanımın teni çekti beni

    en sonunda
    başkasının kanatlarıyla vurdum kıyıya
    yaralı atlarım, kırbamdan dökülen kan
    gelip almaya gücümün yetmediği iştah
    havaya atılan taşla vardım kapılara 
    çok eskiden yeterdi bana
    duvara dayanmış tüfeklerle aldığım soluk
    sanıyordum ki
    rüzgâr her sözü süpürmeden anlayacaktım: 
    herkes ölüm kınaları sürünüp beni unutacak
    ah ve ay’la görünecek görünmeyen
    etimde sınanan bir veda ki
    içimden o kelâm-ı kadîm akacak: 
    beni herkes en son gördüğüyle hatırlayacak

    çünkü temaşakârların yalanıyla indim
    çocukluğumun yılan sarnıcına
    dilim ve rüyam geride kaldı
    uzak düştüm yas çadırlarının kahrına
    kırk inziva bakarken gözlerim
    dedim: kara yazlar biriktireceğim yazgıma
    gün gelecek göç edeceğim sarnıç ve şerrimden
    ellerinden dövme güller düşürüp
    güneşe sırt dönenler
    kısmet ve Allah’ı burada değildi
    diyesilerdi bana

    II. veda tavafı

    puhu kuşlarıyla uyanıp
    endam aynasında gördüğüme kıyam etsem
    o isli tandırın etrafında ne kadar dönsem de
    bir kuyu başında herkes kadardım işte
    herkes kadar sevdim hatamı
    söz olsun ki kustum öğrendiğim kelimeleri
    ve eğildim uzağımdaki seyrime
    kuyuya düşen kara çocuğa bakarken
    son kez bakarken bende kararan bana
    solarken solan her insan kadar 
    sordum suya karışan arzuma: 
    bir kötülük vaadidir insan
    ey gizli çürüyen sima
    yol dönsem şimdi kime

    uzak kervanlara terk edilmiş atlar gibi bakmasaydım
    başkasının gözleriyle sevmeyecektim kendimi
    bir tenha bulaydım kara kışlağımda
    eğilip yalıyacaktım sağramı
    ah, sırtımda rüya ve rüzgâr
    ölüm suları dökünüp
    yeniden sırdaş olacaktım cesedimle
    ey zamanı kısa denilen heveskâr suret
    kadınların hatırladıkça içlendikleri
    o çok çocuklu çıkrık sesi
    belki bu kadar incitmeyecekti beni
    yalnızlığın herkese düğme olduğunu bilmesem
    daha ikiydi tavafım, belki gitmesem..

    bir geyiğin gözlerinde kıştı uyandığımda
    oysa öğrenmiştim dişlerimi sıkmadan
    göklere yakın uyumayı.
    fakat dizlerim geyikler kadar koşarken tuzağına
    hep bir fukara öfkesi belli etti beni
    yokluk vadisinde ziyan seferiler
    dönüp son kez baktılar bana
    dediler: zamana küs
    öldürdüğün yılanları gömmek için gelme 
    ağunu kirpiklerinin hürmetine sakla
    çünkü kış kanat germez toprağın imâsına
    nasılsa herkes ömrünü yer
    dön sen
    kalbin acısını ayakların sızısı alır
    dönsen de

    daha uzağa gidebilirdim ayaklarım olmasa
    yükümü mola taşlarında indirmez
    geceden geceye katrana bulamazdım göğsümü
    parmaklarım her beladan hevesini alır
    anlardım: geçer zaman
    insan kötülüğüyle nam alır
    ve ricat eder yılan derisine
    bir elin bir ele selamıyla
    velev ki geçer zaman
    hâşâ, demedim, ama
    kalpte zina gibi geçti söz içimden: 
    daha gül sen, daha gül
    insan duman hevesindedir dünyada

    yarasaların kanat sesleriyle
    atımın masum boynundan inip
    iki harf arasında şüpheyle kıvranan
    toprağa ve adıma baktım
    bir yaprak gibi ağdım boşluğa
    ağzımdaki sağanağı dindirdim
    ve fakat rüyâ terzisi razı gelmedi
    kendimin kal’asında kirli durmama: 
    avuçta sıkılmış bir taş gibi durma, dedi bana
    çünkü sorar her taş, sormalı: 
    neden benim kadar katlanmadın bana

    kaç zaman sonra
    eksik tavafıma bakıp
    uzak gözüyle ağlayan bir kadına söz düştüm: 
    kıvranan ömrün uzun olsun, dedi bana
    o yokluk burcunda git ve gel
    Allah bir tenha bulur belki sana
    belki bana gel..

    III. veda hutbesi

    ey sabahına uzak düşüp meydanda sıra bekleyen
    çok yer dolandım sonunda yanına düştüm
    sokaklara vardırmadım gözlerimi ama gördüm: 
    şehirde herkes tebdil, erkekler yalan
    orada herkes tacir arzusunda
    şimdiden sonra her söz tehir gelir onlara
    orada zifiri kadınlar zamanla kendilerine kararır
    denizi bilmeyen çocuklar suyu söyletir: 
    şehirde herkes teşhir, kadınlar yalan
    andolsun ki neden sustuğu şüphe
    bir seda kadını sevdim orada
    uzadı saçları, görmedim
    her harfi sağdım
    alkışlar aldım şehirden çıkarken
    erkekler ayan da, her kadının kalbi sır
    neden, bilmedim

    bildiğim, o haram duvardan neden geçtiğim
    neyim varsa geride bıraktım çünkü
    oysa gözlerim ki biri kibir biriktirir
    biri içlenirdi ötekinin mahsenine
    meğer denizi buluncaya kadarmış nehrin telaşı
    hasılı bir bardakta iki suymuş kıymet ve kıyam
    anladığımda gelip durduğum duvar
    kollarına aldı beni ve git, dedi: 
    daha uzağa ve doğu’ya
    saçlarını arkaya yaslayacak kadar
    öğren yokluğun yılan dilini
    doğu’da her şey bir vedayla sezilir
    ey sözün sedefi
    seni göndermez
    anlam ve âmâ nerde
    kulağına fısıldardım ammâ
    sen de bir riyânın çocuğusun sonunda

    iki taşın sesinden çıkan alazla
    her sabah yediğim toprağı unutup
    soğuk taşlar biriktirdim sabahla gelenlere
    ama her seferinde yatır uykusuyla 
    döndüm herkese ve ezberime: 
    şüphesiz, o eski ağunun çocuğusun sen
    denilen tekrarı duydum her seferinde
    karaağaç, karaağaç
    sen de duydun mu, dedim
    duydum, dedi
    ama ben sözümü yutar taşımı çoğaltırım
    her sırrını meydan eden o şüphe beytine: 
    ey geceden geceye katran isteyen
    yoksulun oldum her seherde

    göğsüme doldurduğum kemikler yetmez olunca
    altın ufağı ayaklarıyla yolu tozutan kadınlar
    hüsran renginde baktı bana
    yüzümdeki peçeden umar yok, dedim onlara
    kendine şehvet dedirten dünyadan payım yok
    bir kırbacın iç çekişinden beklediğim sadakat
    incimi nerde düşürdüğümü hatırlatmıyor bana
    kusur benimdir, başa dönen tespihle affedin beni
    boynum eğilirken çıkardığım ses
    nöbet durduğum uykular, sonunda: 
    bu kimin haramıdır, diyecek bana

    son gece, bir kadının çadırında
    eğildim kar kuyularının ateşine
    mübarek akşamdır diye yaktığım kandil
    kıstığım kadın, sırrım ol, dedi
    korkarım gizli bir bıçak imtihan ediyor beni
    çünkü ay batarken hendekler kazacaklar sana
    ve sen söyleneceksin: 
    sırtındaki ben, gözündeki kıymık 
    neden görünüyor şimdi bana
    ve belki yeni bir mezhep için
    ferman edeceksin feryat edenlere: 
    aşk bir yutkunmadan başka nedir
    aşk bir yutkunmadan başka nedir
    yeniden ırayacak yolların
    sanırsın yeniden çöl ve bedir

    kör akşamların hışırtısını duyduğumda
    artık hakkım yoktu
    kimsenin otağında söz dökmeye
    hile ve hevestim herkesin huzurunda
    sim yeşili sularla örttüklerinde beni
    uzak, mor bir örtüydü doğu’nun rüzgârında
    duydum: herkes başkasının ateşiydi sonunda
    böylece uzadıkça uzadı ardımda tüten akşam
    geceye ellerini açanların sancısı sararken beni
    ey hâlâ yollardan bir göz uman
    ey kör, dedim 
    her nefes kafestir artık
    her nefes kafes
    beni senden soracaklar, şahit ol! 
    inandım: biriktirdiğim nal sesleri ezel
    inandım: her şey ben gittikten sonra güzel

    • Kemal Varol, 'Katran'