“Nasılsın?” diye sorarlar.
Kalbin enkaz, ruhun kırık dökük olsa bile “kötüyüm” desen duymazdan gelirler. Dudaklarından dökülen tek şey alışkanlıktan doğan bir refleks: “Nasıl gidiyor bari?” Senin acını taşımazlar, kaderini paylaşmazlar; fakat kürsüye çıktıklarında birer fetva tüccarı, birer akaid muktediri kesilirler.
Yüz yüze geldiğinde sahte tebessümleri parlatılır; ama iç dünyaları şehvetin, menfaatin ve unutkanlığın bataklığında çırpınır. “Severim, sayarım, düşünürüm” derler; fakat sözleri, hakikatin kefenine sarılmış kadavralar gibidir. Sen günahların karanlığında çırpınırken, onların bütün meziyeti hüküm dağıtmaktır. El uzatmaz, yürek uzatmaz, yalnızca mahkûm ederler.
Bir mesaj atarsın, cevabın dönüşü on saat sonra gelir; soğuk, yapay, alelade. Seni takip ederler; ama seni yürütmek için değil, seni gözlemek için. Boşlukta kaybolmuş ruhlar, kendi hiçliklerini gizlemek için seni hedefe dikerler. Hedonist arzularının arenasında seni bir figürana indirgerler.
Ne zaman “Nasılsın?” diyenlerden gerçek, kanaatli, dert edineni göreceksin?
Kaç kişi sana “İyi misin?” diye düşünürken, kalbine dokunmayı bir ritüel değil, bir sorumluluk olarak gördü?
Dertlendiren, yürekten soran, seni sen yapan çukurları görüp o çukurlara el uzatan kaç dostun var?
Ve çoğunluk... onlar soruyor; ama aslında kendi içlerindeki boşluğu senin sessizliğinle doldurmak, seni kendi hikayelerinin bir dekoru yapmaktan başka niyet taşımıyorlar.
Sahi, ne vakit “Nasılsın?” diyen bir ses, senin adını ferdiyetle andı; ne vakit “Seninle ilgileniyorum” dendiğinde kalbine ferahlık düştü?