Adem Yüce profil resmi
Köy Enstitüleri Üzerine
#60327475

Köy Enstitülü Yazarlar:
#58587922
331 kütüphaneci puanı (Geçen ay: 10)
1415 okur puanı
14 Tem 2018 tarihinde katıldı.
  • Bu 1 Haziran çok farklı bir ay başlangıcı oldu. Malum Koronavirüs salgını yüzünden esnek çalışmaya geçen dairelerin normal çalışma düzenine döndüğü gündür 1 Haziran. Beş gün çalışma düzenini öyle benimsemiştik ki esnek çalışma düzenini bir garip karşıladık. Yine hep saat 7 de kalktık yine alarmın çalacağı endişesi ile ondan önce davrandık. Bu virüs bu hayatta zamanımızın nasıl sistematik bir şekilde sömürüldüğünü anlattı durdu. Ve garip bir zaman kazanma yolu sağladı bize. Bir elde ölüm bir elde zaman. Normaleşme günleri uzadıkça ölümler artıyor, ölümler azaldıkça kapitalizm tasmasını koparan bir yaratık gibi virüsün dışında kalanları yok etmek için hazır bekliyor. Virüsün ulaşamadığı işçiyi bir iş kazasında öldürmek, atanamadığı için ailesine layık olamadığını düşünen gençleri intihara sürüklemek için büyük bir iştahla adım atmaya hazırlanıyor.. belki de bu virüs bize günlük hayatta olan diğer ölümcül sebeplerin kaynağının eşitsizlikler olduğunu yeniden hatırlattı. Sosyal eşitsizliklere ek yeni bir kavramı da kazandık "sosyal mesafe" bir buçuk metre kötülükleri ne kadar uzak tutabilecek insan hayatından onu da izleyip göreceğiz.
  • Adem Yüce paylaştı.
    404 syf.
    ·6 günde·10/10
    "Ben beş kitap yazdım,ama bana hepsi tek
    kitapmış gibi geliyor " demiş Aleksiyeviç.

    Ben de onlarca acı hikaye okudum ama sanki tek hikayeyi,tek kadını okudum.Ve ortak duygularını hissettim:Izdırabı.

    KADIN

    Çocukluğunda:

    "Okulda bize ölümü sevmeyi öğrettiler.Falan
    şey uğruna ölmeyi nasıl da istediğimize, hayal ettiğimize dair kompozisyonlar yazardık." (sayfa 11)

    Savaşa girmeden:

    "Şahane lüle lüle saçları olurdu...Komutan zeminliğe girer:

    --Erkek gibi kesin,derdi.
    --Ama kadın bu.
    --Hayır, o bir asker.Savaştan sonra tekrar kadın
    olacak "(sayfa 223)

    Savaşla Yüz Yüze Geldiğinde:

    "İnsan birini öldürebileceğine hatta buna mecbur olduğuna ilişkin çılgın fikirle nasıl başbaşa kalır?"(sayfa 45)

    Savaş Sürerken:

    "Biz istiyorduk ki...Biz kimseye "Ah,şu kadınlar
    dedirtmek istemiyorduk...O yüzden erkeklerden daha fazla gayret ediyorduk işte,
    onlardan kötü olmadığımızı kanıtlama derdindeydik."

    Savaş Bittiğinde:

    "Zaferi bize yar etmediler.Onu usulca sıradan kadın mutluluğu ile takas ettiler.Zaferi bizimle bölüşmediler.Bu çok inciticiydi...Anlaşılmazdı.
    Çünkü cephede erkekler bize mükemmel davranıyorlardı."

    Bunları anlattığı zaman kadın altmış yaşlarında. Bir ömür kaç şey ile savaşmış, dersiniz.

    Yaşama sevincinden uzak tutulmak, ölümle iç içe yaşamak, sevdiklerini kaybetmek,vatan sevgisi ve yaşama isteği arasında bocalamak...

    Ya kadın bedeninde erkek gibi yaşamanın zorluğu,erkeklerden geri kalmama kaygısı...

    Açlık,yorgunluk,uykusuzluk öyle geri planda ki bunların yanında.

    Üstelik asıl ızdırap savaştan sonraya saklıymış. Savaş biter,erkekler alkışlanır. Savaş kadınlarından ise çekinilir,korkulur, evlenilmek istenmez.

    Erkeklere savaşın korkunçluğunu hatırlattığı için mi?
    Zaferi kadınların yardımı ile kazanmanın ezikliği mi?
    Cephede onlarca erkekle beraber yaşadıkları için mi?

    Bence hepsi.

    Oysa onların en çok özlemini duydukları şey kadınca yaşamaktı.Güzel hissetmek,hoş sözler duymak,aşık olmak ,çocuk doğurmaktı.

    İçlerinden biri Almanya'ya girdiklerinde en çok zoruna gidenin Alman kadınlarının evlerinde beyaz örtülü masalarda,porselen fincanlarda kahve içmeleri olduğunu söylüyor. Onca acının ortasında kadının buna takılmasını sanırım bir erkeğe izah etmek zor.

    Kadın askerin tüfeğine menekşe takmasını, sargı bezlerini aşırıp elbise dikmesini anlatmak zor...


    Yazar bir çiftle konuşurken adam" Karım daha güzel anlatıyor, bir sürü ayrıntıyı hatırlıyor, ben de yıllarca onu dinleye dinleye onun anılarını yaşamış gibi oldum" benzeri bir cümle kuruyordu.


    Sanırım bu kadınların yaşadıkları bir daha yaşanamaz,onları anlayamayız,acılarını çekemeyiz.

    Ama otuzbeş numara ayaklı minik bir kızın kırk iki numara erkek botlarıyla kilometrelerce yürüyüşünü anlattığını okuduğumda ayaklarım karıncalandı çünkü benim de ayaklarım otuzbeş numara. Kan kokusundan midem bulanır,çiğ etten tiksinirim.Onlarca savaş sonrası yıllarca kırmızı rengi görmeye tahammül edememişler. Hayal edebilirim ancak bu yüzden çektiklerini.

    El arabasına doldurulan kesik kolları,bacakları, hayvan gibi tasmayla gezdirilen çocukları, kendi bebeğini suda boğmak zorunda kalan anneleri anlatamadım. Bunları anlattım ben de.

    Sarsıldım,düşündüm bol bol. Sanırım zenginleştim de. Kitap yanına ne başka kitap istedi ,ne film... Öyle sızı olarak tek başına yaşamak istedi ben de. Mola vere vere okumak zorunda kaldım. Normal de tek oturuşta epey okurum.

    Sığınacak bir yer aradım.O sırada:

    "Bir şekilde insan,insana iyi geliyor."(sayfa 165) dedi bir kadın.

    Evet,insan insana bütün bu dehşeti yaşatıyor. İyileşme de yine insanla.

    Zaten yazarın derdi de insan."Tek bir insan"
    Bu yüzden ruhların tarihini yazıyorum,demiş. Başarmış da.

    "Yeryüzünde binlerce savaş yaşanmış(...) ama savaş insanlığın başlıca sırlarından biri olarak kalmayı sürdürüyor."

    Savaşı tekrar tekrar okuyoruz,dinliyoruz, izliyoruz, görüyoruz. Hala merak etmemiz bundan mı?
  • 128 syf.
    ·1 günde
    "İnsanım ben, yani benzerlerinin acıları karşısında acı duyan tek yaratığım, insanım.."


    Bu geceyi Panait İstrati'nin Uşak adlı eserine adadım. Okuduğum ilk eseridir. Uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı Rumen İstrati... Sevim Burak'ın bir eserini sahaflarda didik didik arayıp bulduktan sonra kargo parası ödememek adına siparişimi zenginleştirme amacıyla sahafın diğer kitaplarını kurcalarken iki tane İstrati kitabına denk geldim. Uşak ve Angel Dayı..

    Uşak kitabı şüphesiz en iyi, en sanatsal kitabı değildir. İlk bu kitabını okumanın büyük bir artısı var o da: İstrati'nin 19 yaşında ve hayata dair çok az tecrübesi varken eskiden yoksul olup sonradan kapağı burjuva bir kocaya atan Anna'nın konağında 'uşak' olarak göreve başlaması ile başlayan ve sonraki hayatındaki görüşlerinin oluşum sürecini işleyen bu eser İstrati'nin yaşam felsefesini daha iyi anlamak için güzel bir başlangıç eseri olacaktır..

    İstrati hayatında bir sürü maddi zorluk yaşayan bir insandır. Ağır işlerde çalışmış kendi parasını kazanmış. Ama yazar olduktan sonra da eserlerinin gelirleri ile şımaran biri olmamış. İhtiyaç sahiplerine dağıtmış. Maddiyat peşinde koşmamış, aldatıcı süslü zenginlikleri hayatında olmazsa olmazlarının arasına sokmamıştır..

    Eserinde geçen Uşak Adrian kendisinin başka bir adlandırmasıdır. Başyapıt olarak görünen "Arkadaş" eserinde de Adrian yer alacak lakin orada Adrian'a eşlik eden bir de arkadaşı Mihail olacak ve bu eserde de Mihail'e olan özlemi sıkça yansıtacaktır...

    "Adrian, hayatının örneğini göstererek ispat edecektir ki mertçe yaşamak, yaşayabilmek için tanrısal ya da erdemli bir ruha sahip olmak mutlaka zorunlu değildir. Yalnızca cömertlik insanı bencillikten arındırır ve daha mutlu kılar da ondan"

    İstrati'nin altını çizdiği erdem cömertlik. Ne tanrısal ne de gösterişsel bir cömertlik bu. Sadece insanın insana ihtiyacı olduğu ve sadece insanın hemcinsinin acısını hissedebilir olduğunu bildiğinden kaynaklı oluşan doğal bir cömertlik..

    Ne kadar da yoksunuz bu erdemden.. Dört duvara sahip olabilmek için ve o dört duvarı süsleyebilmek için kaç tane insanın acısını görmezden geliyoruz? Kaç tane insana uzatacak olduğumuz yardım elini geri çevirip bizce küçük muhtaç olanlarca büyük yatırımlar yapıyoruz geleceklerimize...

    "Bütün geleceklerden nefret ediyorum" diyecek İstrati bu yüzden. Hangi gelecek bu.. olmasını arzu ettiğimiz hayatın gelmesini beklediğimiz belirsiz tarihlerden mi oluşuyor o gelecekler.. İyi ki geleceklerden nefret edip doya doya anı yaşamış İstrati sürekli gezmiş, sürekli görmüş, sürekli yaşam biriktirmiş..

    Kırk yaşına gelince de ilk eserini yazmış. Kırk yaşından sonra bu aleme dalmak saçma biliyorum ama kalemime yenik düştüm diyor İstrati.. ve kendi dilinde de değil Fransızca yazıyor. Romain Rolland itmişti onu bu yazma sevdasına.. desteklemiş, güvenmiş. Ve sonuçta yirmiye yakın eser vermiş İstrati.

    Çok çaba göstermiş. Fransız gramerini anlamak onunla anlatabilmek için gece gündüz demeden çalışmış. Kırkından sonra bir adam "günde yüz kere laruesse'a başvurmak zorunda kalmış" ve şöyle ifade eder o günleri: "Bir cehennem azabıdır bu! Kızgın bir merdivenin basamaklarını tırmanan bir köstebek gibiyim. Yazdığımı ne zaman düzeltip ne zaman bozduğumun farkında olmadan bütün hücrelerimle acı çekiyorum."

    İstrati bu eserinde sınıfsal farklar arasında mekik dokuyor. Uşak olarak başladığı konakta burjuva yaşamını gözlüyor. İşi bitip ortalıktan çekilince soluğu işçi örgütünün evinde alıyordu. Yürüttükleri işçi hareketinde sembol bir isim haline gelecek kadar yükselecek ve sonrasında bu işçi örgütü tarafından ayaklar altına alınacak ve "Burjuvaya satılmış adam" olarak afaroz edilecekti.

    Panait İstrsti'nin dışlanma sebebi sonradan burjuva yaşamına katılan Anna'ya duyduğu sevgidir belki de. Anna çok yoksul bir ailenin kızıdır. Hizmetçi olarak girdiği evde hanımefendi statüsüne sahip olur ve hayatı birden değişir. Yalnız Anna özünü yitirmez. Yoksul, sefil günlerinin getirdiği akışkanlar ile yeni burjuva yaşamının çarpışması sonucunda eski düzeni galip çıkacak. Ve Anna eskiden olduğu gibi minimalist bir hayat sürecek fakirlik günlerinde olduğu gibi cömert olacak ve bu sefer eline maddi güç de geçtiği için yardıma muhtaç olan yoksul kadınlara daima el uzatacaktır. Özellikle zengin bir adamın şımarıkları karşısında zor durumda kalan kadınlara yardım elini daha çok uzatacaktır. Bu kadınlar hizmetçi olarak girdikleri evde evin erkekleri tarafından hamile bırakılan ve çocukları düşürmeleri konusunda tehdit gören kadınlar. Bu kadınlar yanlış kürtaj uygulamaları yüzünden kanamadan ölecekken Anna tarafından hastaneye yetiştirilen kadınlar..


    İşte Adrian gerçek hayatta sahip olduğu en büyük erdem olan cömertliği bencillikten arınmış kişiliği Anna'da görüyor. Lakin içinde bulunduğu işçi örgütü burjuvazinin kökten yok edilmesini savunuyor. Adrian'da sınıfsal ayrımın bir sonuca ulaşabilir olduğunu düşünmüyor çünkü eline gücü alan kesimin daima birilerini edeceğini görüyor. Bugün düzen burjuvada ise onlar ezecek yarın işçi sınıfına geçerse bu sefer onlar ezecekti. Halbuki her iki kutupta da hem iyi hem kötü insanların varlığını görmüştü Adrian. Tüm işçi sınıfı Anna'nın cömertlik seviyesine ulaşabilir miydi? Ya da onun maddi güce erişip sonradan görme olma şansına sahipken ve üstüne üstlük de çevresinin tümü burjuvayken bunu reddeden bir kadın bu kadına nasıl olur da kötü diyebilirdi ki..

    "Yaşasın hiçbir inanca bağlanmayan kişi"

    Panait İstrsti'nin manifestosu budur. Ve insanlığa bu kitabın önsözünde şöyle seslenecektir:

    "İster ulusal, ister uluslararası olsun, eski ya da yeni efendileriyle, demokrat ya da mutlakiyetçi, birbirlerini yaşatmak için başkalarını öldürenler yerin dibine batsın. Bir başkası uğrunda can vermeye yanaşma. Kavuştur kollarını! Olduğun yerde kal. Kim olursa olsun, o baylara, her yüzyılda yarattıkları yeni yeni ülkelerin hepsinin birbirine benzediklerini söyle ve gidip kendiniz can verin, de onlara. Sen, çıplak adam, zavallı kollarıyla zavallı başından başka şeyi olmayan adam, düşüncelerine de, tekniklerine de hayır de, sanatlarına da, rahat koltuklarından destekledikleri ayaklanmalara da boş ver.."

    İstrati bu sözleri söylediği zaman 1929 yılında Komünist parti davetiyle Sovyet Rusya topraklarında yaşamış. Komünist rejimi görmüş ve dünya düzeni üzerinde hiçbir rejimin insanlığın arasındaki o bencil uçurumu kapatmaya gücünün yetmeyeceğini, hiçbir siyasi rejimin tüm insanları kurtarmaya yetmeyeceğini anlayacak kendi içinde umutsuzluğa kapılarak Balkanların Gorki'si olarak adlandırılan İstrati artık politikadan, politik mücadeleden çok insanı insan yapan değerler üzerinde duracak ve onları aktaracak. İstrati'nin kaleminin çok güçlü olduğunu düşünüyorum. O yüzden okunması yönünde tavsiye verebilirim.

    Teşekkürler ve iyi geceler.
  • 128 syf.
    ·1 günde·İnceledi
  • Ama fakir bir insan bir lokma ekmeği kendinden daha fakiriyle paylaşmasını daima bilir.
  • Polisle papaz gittiklerine göre burjuva kapitalist devletin yarısı salondan ayrılmış sayılır, artık aramızda her şeyden söz edebiliriz.
  • Sosyalist doktrini hiçbir zaman "birbirinizi seviniz" demez. "Birleşin, örgütlenin" der.
  • Dürüst yapılmış olsun olmasın, büyük ölçüde işler her zaman yoksulların zararına yapılır.
  • Benim hayatımın gerçek manevi güzelliği nerede?
Köy Enstitüleri Üzerine
#60327475

Köy Enstitülü Yazarlar:
#58587922
331 kütüphaneci puanı (Geçen ay: 10)
1415 okur puanı
14 Tem 2018 tarihinde katıldı.
2020
115/170
68%
115 kitap
19.945 sayfa
39 inceleme
1463 alıntı
4 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 121. sırada.

Okuduğu kitaplar 779 kitap

  • Bütün Oyunları
  • Hedda Gabler
  • Üç Kız Kardeş
  • Bir Yol
  • Yağmurun Altında
  • Irazca'nın Dirliği
  • Seçme Şiirler
  • Mektuplar
  • Uşak
  • Damla Damla Günler