İbrahim (Sisifos) profil resmi
İbrahim (Sisifos) kapak resmi
"Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı.”

Sait Faik ABASIYANIK
Lisans
İzmir
Çanakkale
2229 okur puanı
07 Mar 2017 tarihinde katıldı.
"Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı.”

Sait Faik ABASIYANIK
Lisans
İzmir
Çanakkale
2229 okur puanı
07 Mar 2017 tarihinde katıldı.
  • İbrahim (Sisifos) paylaştı.
    81 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Hepi topu 80 sayfalık bir romanın, daha doğrusu anılardan oluşma yarı-otobiyografik bir kitabın, yazılma sürecinin tam 12 yıl olduğunu düşünebiliyor musunuz?

    İlk bölümünün 1987 yılında Gergedan Dergisi'nde yayınlanan bu kitabın ilk baskısı 1991 senesinde yapıldı. 12 Yıl uğraşılmış 80 sayfalık bir romandır Bay Muannit Sahtegi'nin Notları. İsmi de bir garip değil mi? Kendine "Bay İnatçı Sahtekar" diyen bir insandır Vüs'at O.(Orhan) Bener. Aile boyu yazar olan bir ailenin üyesidir kendisi. Askerlik yapmış, hukukçu olmuş, devlet dairelerinde çalışmış ve gerisinde harika öykülerle romanları bırakan bir değişik adamdır Bener. Yazar Erhan Bener'in abisi, Yiğit Bener'in ise amcası olup ayrıca Oğuz Atay'ın da arkadaşıdır.

    Bu roman Bener'in hayatından bazı gerçekleri içerse de tam bir otobiyografik roman değildir. Tıpkı Marcel Proust'un Kayıp Zamanında İzinde serisinde yaptığı gibi karakter yazarın bazı özelliklerini taşır ama geriye kalan kurmaca dünyasıdır. Örneğin gerçek hayatta yazar, 1992 yılında tam manasıyla çalışmayı bırakıp emekli olurken, kitapta ise otuz altı yıl devlet memurluğu yapıp emekliye ayrılan ve ekonomik zorluk çeken bir adam karşımızdadır. (1978 Yılında yazar devletten emekli olur ama Yol-İş Sendikasında hukuk müşaviri olarak çalışmaya devam eder ve sonra ikinci kez emekli olur) Yazar üç kez evlenmiş ve ilk eşini hamileyken menenjit hastalığından kaybetmiştir. Bu bilgiler kitapta da geçer ama gerçek hayatta üçüncü evliliğini 1972 yılında Ayşe Ilıcalı ile yapar ve vefat edene kadar tam 33 yıl evli kalırlar. Romanda ise karakter üçüncü eşi tarafından terk edilen bir bekardır ve evlatlık aldığı Fatoş'a karşı da birtakım hisler besler.

    Vüs'at O. Bener, anlatım dili olarak arkadaşı Oğuz Atay'a benzerlik gösterir. Yani aralarında dil kardeşliği mevcuttur. Bu durum bu romanın özellikle ilk sayfalarında bariz görülmektedir. Tabiri caizse yazar cümleler üstünde sörf yapar. Söylediklerime birkaç örnek vereyim:

    "Yalnızlık giyinen, yalnızlık soyunandı, yakınmaya salt bu yolla hak kazanıyordu ayırdında olmadan bana kalırsa."

    "Günah, günah nedir sorusunu soran meraklının kalpazan yüreğine saplı Bursa bıçağıdır daha doğrusu."

    "Atın sülfürik asit sıvısına boş beynimi, yok edin, yazılı vasiyetimdir."

    Roman ana karakterimiz Bay Muannit Sahtegi'nin (İnatçı Sahtekar) iki zaman dilimine bölünmüş anılarından oluşmaktadır. 80 Darbesinin hemen öncesindeki dönemle darbe sonrasının ilk serbest hükümeti olan Turgut Özal döneminin gözler önüne serer. Anılar 1979-1987 dönemlerini kapsar belki ama birbirine paralel ilerleyen 79 ve 84 yıllarını çoğunlukla görürüz. Romanın ilk sayfalarında yukarıdaki örneklerde de görülebileceği gibi tam manasıyla bir edebiyat şovu vardır ama sonrasında anıların ilerlemesiyle birlikte kullanılan dil biraz daha yalınlaşır ve daha anlaşılır bir hale gelir. Ama yine de romanın her yerinde klasik Vüs'at O. Bener dilini görürüz. Nakış gibi ince işlenmiş bir dil söz konusudur. Kitaptaki karakterin anıları Türkiye'nin iki önemli dönemine tanıklık yapar. 79 Yılındaki siyasi çalkantıları ve 84 yılındaki hayat pahalılığını ve ekonomik zorlukları gösterir.

    Kitapta Muannit Sahtegi'nin ağzından birden çok karakterin anlatımı olur belki ama en önemli karakter evlatlık kızı Fatoş'tur. Aralarında klasik baba-kız sevgisinin dışında adı konulamayan başkaca bir yakınlık da bulunmaktadır. Anlatım yalnızca ana karakterin üzerinden olduğu için bu yakınlık gerçek mi yoksa karakterin kendince kondurduğu bir his mi roman boyunca emin olamayız. Ayrıca tıpkı Jack London'ın John Barleycorn anı-romanına benzer şekilde içkiyle mücadele eden ama bir türlü yenemeyip bundan pişman olan bir karakter yer almaktadır. Özellikle içki nedeniyle Fatoş'a karşı olan kötü davranışlarından çokça pişman olur karakterimiz.

    Metin, ben anlatıcının ağzından iç monolog tekniğiyle yazılmıştır. İkili olarak ilerleyen zaman kullanımı okumayı zorlaştırmaktadır. On yıllık bir zaman dilimini kapsasa da metin aslında 1979 ve 1984 yılları arasında sıçramalarla ilerlerler.

    Bu roman hacmen küçük olsa da iki zaman diliminde ilerleyen anı şeklinde yazılmış olması, yazarın kimi yerlerde zorlayıcı dili ve anlatılan dönemlerde yaşanılan gerçeklikler, metnin özenli bir şekilde okunmasını gerektirmektedir. Son olarak muhteşem anlatım diliyle edebiyatımızın önemli ama az bilinen eserlerinden biri olan bu romanı okumanızı tavsiye ediyorum.

    "Anılarımın bir bölümünü okumuş "Üreten ellerinden öperim," diyor. Üretmiyorum, ürüyor ayrıkotları!"

    "Bir dolu konyak ver, ya da ambulans çağır, deliler koğuşuna kapatsınlar beni!"
  • İbrahim (Sisifos) paylaştı.
    Bugün Youtube kanalımda öykü ve romanlarda kullanılan anlatıcı türleri ve örneklerinden bahsettim.

    Birinci, ikinci ve üçüncü şahıs anlatıcı, gözlemci anlatıcı, karma anlatıcı, çoklu anlatıcı ve tekinsiz (güvenilmez) anlatıcı türlerini anlattım. Çoklu anlatıcı için William Faulkner'ın Ses ve Öfke romanı, karma anlatıcı için James Joyce'un Ulysses romanı ve tekinsiz anlatıcı için de Günter Grass'ın Teneke Trampet isimli romanından örnek olarak bahsettim.

    Bu konuyu detaylıca anlattığım videoyu izlemek için:
    https://youtu.be/T_-ZZYELAY0
  • İbrahim (Sisifos) paylaştı.
    Bugün Youtube kanalımda ünlü İngiliz yazar Virginia Woolf'un hayatından ve eserlerinden bahsettim. Aile içinde üvey abisinden yaşadığı taciz, anne ve babasını erken yaşlardaki kayıpları ve bipolar bozukluk hastalığıyla son derece zor bir yaşam geçirdi. O dönem kadınlara eğitim hakkı verilmezken babasının bir yazar olmasından da kaynaklı evde babasından eğitim aldı ve daha 13 yaşında öyküleri yayınlanmaya başladı. Sonrasında Bloomsbury Gruba girmesi, Leonard Woolf'la evliliği ve 1917 yılında eşinin onun kitaplarının basılması için açtığı Hogarth Press adlı yayınevi.

    1915 Yılında Dışa Yolculuk ismindeki romanıyla başlayan yazarlık yolculuğu Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Orlando, Kendine Ait Bir Oda ve Dalgalar gibi onu meşhur eserleriyle devam eder. Özellikle aynı yıl doğdukları James Joyce'la birlikte bilinç akışı tekniğinin öncüsü oldular. Yazarın yaşamı ne yazık ki son eseri Perde Arası'nın bitişiyle birlikte intiharla sonlanmıştır. Onun hakkında Mina Urgan'ın Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan ve Anthony Curtis'in ise İletişim Yayınları'ndan basılan eserleri de bulunmaktadır.

    Virginia Woolf'un hayatını ve eserlerini detaylıca anlattığım videoyu izlemek için: https://youtu.be/ytK0ja1pUTs
  • İbrahim (Sisifos) paylaştı.
    1062 syf.
    ·Puan vermedi
    “Uzun süre tasarlanmış bir intihar, diye düşündüm, umutsuzluğun birden ortaya çıkarttığı bir eylem değil.” / Thomas Bernhard


    Çılgın Bir Doğacı, Reformist ve Ahlak Kuramcısı Kont Tolstoy


    Kont Lev Tolstoy dünya yazarlık tarihinin şüphesiz en kültürlü ve kabına sığmaz kişiliklerinden birisidir. Dönümlerce toprağı ve yüzlerce kölesi olan bir babanın oğlu olarak dünya gelmiş henüz küçük yaştayken hem annesini hem de babasını kaybetmiştir. Üniversite öğrenimine doğa bilimleri okuyarak başlamış bu bölümden kısa sürede sıkılmış, hukuk bölümüne devam etmiş bu bölümü de yarıda bırakmıştır. Rus ordusuyla beraber savaşa katılmış, Rusya’nın meşhur balolarında bir asilzade ve centilmen olarak boy göstermiş ancak henüz genç yaştayken her şeyi arkasında bırakarak bir köye yerleşmiştir.


    Yerleşik kurumlara ve kilise doktrinlerine olan karşıtlığı ile bilinmektedir (Kiliseye olan eleştirileri sebebiyle Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmiştir). Kendisine yeni bir ahlak düzeni oluşturmuş, aynı zamanda da kamu yararına ilişkin olarak yenileşme ve reform çalışmaları yürütmüştür. Ahlak düzenine ilişkin görüşlerini içeren ciltlerce kitap yazmış ancak yine kendi kitaplarında kendisiyle çeliştiği için daha yaşarken ciddi eleştiriler almıştır. Yenilik çalışmalarına ilişkin olaraksa; gelişimin kaynağını köylülerin eğitiminde gördüğü için, köylülerin eğitimini okullarda kendisi vermiş , bu eğitimi geliştirebilmek için Avrupa gezilerine/gözlemlerine çıkmış ve topraklarının bir kısmını köylülere dağıtmıştır.


    Nihayet hayatının sonuna kadar bu çarpıcı ve kabına sığmaz hayatı yaşamış, 82 yaşındayken bir daha geri dönmemek, hayalindeki ideal doğaya dönüşü gerçekleştirmek üzere yerleştiği köyden ve ailesinden kaçmış, uzun bir tren yolculuğuna çıkmıştır. Ancak bu yolculuğa sağlığı dayanmamış ve tren yolu üzerindeki bir köyde vefat etmiştir.


    Anlam Arayışının Yansımaları ve Eserin İrdelenmesi


    Hayat hikayesinde de görüldüğü üzere Tolstoy hayatı boyunca var olan doğruları kabul etmemiş, sürekli bir gerçek ve anlam arayışı içerisinde olmuştur. Bu arayış eserlerinde de açık olarak görülür. Savaş ve Barış’daki Piyer ile Anna Karenina’daki Levin bunun birer örneğidir.


    Yine Anna Karenina’nın Anna’sında da bir anlam arayışı, yerleşik olana açık olarak başkaldırı, kabuğuna kırma, varolanı aşma, değerlerin sorgulanması kitap boyunca  işlenmektedir.


    Anna kitabın girişinde gördüğümüz üzere, sosyete hayatından bir kadındır ancak balolar ve çevresinde yer alan aristokratlar ona sıkıcı ve yapmacık gelmektedir. Evliliği tekdüzedir bir anlam taşımamaktadır. Anna sıkışmışlık içinde tekdüze, anlamsız bir hayat sürmektedir. Kendi tekdüzeliği ve monotonluğu içinde bu hayatın anlamsızlığının çok da farkında değildir. Bu hayatın anlamsızlığını aşabileceğini, bunun dışında bir hayat olduğunu düşünmemektedir. Anna da varlık farkındalığı ve bir anlam arayışı bulunmamaktadır.


    Vronski ile tanıştıktan sonra Anna bu zamana kadar yaşadığı hayatın anlamsızlığını fark eder. Vronski Anna için bir kıvılcım, anlama giden yol, kendi varlığını bir aşma, kabuğunu kırma girişimidir. Önemli olan burada Vronski değil, Anna’nın kendi varlığının ve hayatının anlamsızlığının farkına varmasıdır. Vronski yerine bir başkası olsa yada Anna hayatın anlamını aşk yerine başka bir unsur olarak görse de durum çok değişmeyecektir. Anna hayatının anlamsız olduğunu görmüştür ve kişilik olarak bu aşma girişiminin kaçınılmaz olduğu bir yapıdadır. Nitekim sosyete hayatındaki çoğu kişinin da Anna’ya benzer bir aile yapısı ve aşıkları bulunmaktadır. Ama hiçbirisi Anna gibi bir girişimde bulunmamıştır. Bu husus Anna’nın zeki, kültürlü, dürüst, iradeli  bir karakter yapısında bulunmasından kaynaklanmaktadır.


    Anna anlam yolunda tüm koşulları aşmış ve kabuğunu kırarak yeni bir duruma geçiş yapmış, hayatın anlamı olarak gördüğü aşka sıkı sıkıya sarılmıştır. Bulunduğu yeni duruma adaptasyon, yeni bir ortamın varlığı, çevresinde bulunan kişiler onun yeni durumunu sorgulamasına imkan vermemiştir. Ancak yalnızlaştıkça yanıldığını fark etmiş ve derin bir huzursuzluğa gömülmüş, aşkın düşündüğü gibi hayatın anlamı olmadığını anlamıştır. Nitekim bir anlam çökmesi yaşamış ve kaçınılmaz sona doğru ilerlemiştir. Anna için hayal kırıklığı Vronski’nin ona karşı davranışları yada karşılaştığı diğer problemler değildir. Onun asıl hayal kırıklığı hayatın anlamı olarak gördüğü aşka ilişkin görüşlerinde yanılmış olmasındadır. Nitekim Vronski’nin davranışlarında bir olağanüstülük olmamasına rağmen Anna’nın sürekli artan bir huzursuzluğu vardır. Diğer sorunlarıysa aşılamayacak konular değil Anna’nın huzursuzluğunu artıran, buhranını değiştiren ancak gerçekleşen hayal kırıklığının özüne dokunmayan konulardır.


    Kanaatimce, Anna Karenina’nın Levin ve Anna’sı karakter olarak ne kadar farklı olurlarsa olsunlar özünde Tolstoy’un kendi anlam arayışının yansımalarıdır. İkisinin de hayata yüklediği anlamlar ve arayışları farklı yönelimlerde olup Levin intihar seçeneğini tercih etmeyip huzura kavuşmuş Anna ise hüsrana uğramıştır.


    Eserin Dili ve Çeviri

    Kitabı ben Hasan Ali Ediz çevirisinden okudum. Elbette edebiyatımızın en büyük çevirmeni olarak çevirisinden şüphe edilmezdi.

    Tolstoy’un doğa anlatımları muhteşem. Eseri ise döneminin kültürünün bir yansıması, aynası. Sanırım Tolstoy’un Savaş ve Barış ile Anna Karenina eserlerini okuyan bir okur, 1800-1870 dönemi Rusya’sının sosyal-kültür ortamına ilişkin olarak epey bilgi sahibi olur. Ot biçme sahnesi efsaneydi onu demeden geçemeyeceğim, bildiğin burnuma taze ot kokusu geldi.


    Kitabın dili çok iyi. Tolstoy tüm tahlillerinde insan ruhunun derinliklerine inmiş. Bazı cümleleri tekrar tekrar keyifle okudum. Şu ana kadar AHT’nin Huzur’u ile beraber en keyif aldığım kitaptı diyebilirim.


    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • İbrahim (Sisifos) paylaştı.
    838 syf.
    ·10/10
    HAYAT VE İNZİVA

    Dante 1265 yılında Floransa da doğmuştur. Doğduğu dönemde Avrupa derebeyliklerin sona ermesi ve kilisenin siyasi hayatta aktif rol almaya başlamasıyla beraber toplumsal karışıklık içerisindedir. Dante”nin ailesi orta halli bir ailedir. Annesini 8 yaşında kaybetmiş, 9 yaşında ise Beatrice”i görerek aşık olmuştur.

    Eğitimini papazlık okulunda başlamış ve ilerleyen dönemlerde, felsefe, mitoloji, gökbilimine yönelmiş, antik dönem yunan ve latin eserlerini okumuştur. Dönemin sanatçılarıyla dostluklar kurmuş, ünlü belagat ve dilbilimi ustalarından dersler ve ilhamlar almıştır. Eğitim hayatını tamamladıktan sonra siyasete girmiş içinde bulunduğu siyasi grubun güç kaybetmesiyle beraber sürgüne gönderilmiş, hayatının geriye kalanını sürgünde ve çok sevdiği Floransa’dan uzakta tamamlamıştır.

    Dante idealist bir aydındır. İdeali insanın dünyada ve ahirette mutluluğa erişmesidir. Her ne kadar papaz okulundan mezun olsa da kilisenin yozlaşmışlığını görmüş, bu yozlaşmışlığın insanı ahiret hayatında mutluluğa götüren doğru yoldaki en büyük engel olarak düşünmüş ve kiliseyi dizginleyecek güçlü bir imparatorluğa hasret duymuştur.

    Dante’ye göre kilise insanın ahiretteki mutluluğunu, krallar ise dünyadaki mutluğunu sağlamalı, bu sebeple de din ve devlet işleri birbirinden ayrılmalı, ne papalık ne de imparatorluk üstün olmalı ikisi de birbirinin dengelemelidir. Bulunduğu siyasi grupta bu ideal ve görüşleri savunmaktadır. Dante bu ideal uğruna hayatının en verimli zamanlarını sürgünde ve acılar içerisinde geçirmiştir.

    Dante için sürgün her ne kadar zor geçse de bir olgunlaşma dönemi halini almış, bu sebeple 35 yaşına kadar aktif olarak yer aldığı siyaset hayatını dışarıdan izleme imkanı bulmuştur. Bu izleme döneminde taraflılığını kaybetmiş, hayatının uğraşıları ve gerçeklerini dışsal bir gözle irdeleme imkanı bulmuş, Tanrı’ya olan bağlılığına ve Beatrice olan sevgisine ihanet ettiğini düşünmüş; duyduğu derin vicdan azabına sürgünde olmanın acziyeti de eklenince Tanrı’ya yönelmiştir.

    İşte İlahi Komedya eseri de tam bu noktada ortaya çıkar. Dante’nin Tanrı’ya ve Beatrice karşı olan vicdan azabı, toplumu mutluluğa eriştirmekte ki idealizmi ve Floransa da göremediği adalet duygusuna ilişkin Tanrı’dan olan beklentisi eserin oluşumunda etkili olmuştur.

    Bu eser vasıtasıyla Beatrice verdiği “senin için dünyada hiç kimsenin yazmadığı şiiri yazacağım” sözünü yerine getirir. Kralların ve Papanın siyasi anlaşmazlıklar sebebiyle dünyada ve ahirette refaha ulaştıramadığı toplumu eseri vasıtasıyla ulaştırmayı hedefler. Dante bu zamana kadar toplumun mutluluğu için siyaset hayatında gösterdiği çabayı bundan sonra kalemi ile gösterecek, her ne zorluk altında olursa olsun idealleri için savaşmaya devam edecektir. Ayrıca eserde Dante’nin adaletsizliğe uğramasına sebep olanlara ilişkin açık ithaflar bulunmaktadır. Bir nevi Dante dünyadaki adalet mekanizmasının kendine veremediği adaleti, kendi tasavvuruyla da olsa ilahi adalet karşısında almış; içindeki kırgınlığı, öfkeyi ve haksızlığa uğrama duygusunu az da olsa tatmin edebilmiştir.

    ADALET,ARINMA VE ESERİN GENEL YAPISI

    İlahi Komedya eserinin temeli müspet ve menfi ilimler oluşturur. Eserin dışsal yapısı oluşturulurken mitoloji, tarih, gökbilim ve coğrafya gibi müspet ilimlerden sonuna kadar faydalanılmış; eserin özü ise felsefe ve dinsel öğreti sistematikleri üzerine kurulmuştur. Eser için Dante’nin gördükleri, bildikleri, yaşadıkları, yaşadıklarının iç dünyasındaki yansımaları, dünyadaki dostlarına ve sevdiklerine övgü kısacası tüm hayatı denebilir.

    Eserin Cehennem ve Araf bölümlerinde Dante’ye Vergilus rehberlik etmektedir. Cehennem ve Araf dünya üzerinde yer almaktadır, Vergilius aklın ve bilimin temsilcidir. Buradan denebilir ki Dante için dünya hayatında akıl ve bilim yeterlidir. Cennet kısmında ise Vergilius yerini Beatrice bırakır. Beatrice sevginin temsilcisidir. Buradan da denebilir ki, akıl ve bilim her ne kadar dünya hayatı için yeterli de olsa, ahiret hayatı için insanın sevgiye ihtiyacı vardır. Sevgi, inanç, umut olmadan, Tanrı sevgisi ile kusursuzluğa erişmeden ahirette erince ulaşmak mümkün değildir.

    Eserde antik dönem trajedyalarının, Homeros’un ve Vergilius’un etkisi açıkça görülmektedir. Benzetmeler Homeroscu benzetmelerdir. Eserde Vergilius’un eserinden sahnelere atıflar yapılmaktadır. Ayrıca Homeros ve Vergilius da eserlerinde kahramanlarını tıpkı Dante gibi ahirete hayattayken yolculuk yaptırmışlardır. Antik dönem trajedyaları temeli arınma ilkesini dayanmaktadır. Bu ilke suç, ceza, pişmanlık ve arınma bölümlerinden oluşur. Trajedyalarda bu bölümlerin tamamı dünya üzerinde yerine gelirken, Dante de suçun karşılığı, pişmanlık ve arınma ahirette meydana gelir. Ruhlar dünya da gerçekleştirdikleri suçlar sebebiyle, cehennemde cezalandırılır, pişmanlık arafta gerçekleşir ve arındıktan sonra cennete giderler.

    Dante’nin cehenneminde, suçlar cezalandırılırken adalet kavramı güdülmeye dikkat edilmiştir. Burada cezaya çarptırılan suçlar nitelik olarak iki kısma ayrılmaktadır. İlk kısım suçlar Tanrı’nın yasak etmesine rağmen insanın nefsine uyarak gerçekleştirdiği, bir zarara ve haksızlığa yol açmayan; öfke, savurganlık, şehvet düşkünlüğü, oburluk gibi suçlardır. İkinci kısım suçlar ise dünyada haksızlığa yol açan ve zarara sebebiyet veren suçlardır. İnsanın bu suçları kendine veya başkasına zarar verebilir yada Tanrı’ya karşı bir haksızlık -şirk koşma- yapabilir. İkinci tip ağır suçlara intihar, katillik, bozgunculuk, kadın tellallığı, tefecilik verilebilir.

    Cezalar verilirken bu niteliklere göre sınıflara ayrılmış, aynı sınıfta yer alanlar aynı bölümlerde cezalandırılmış, ayrıca bölümlerin kendi içinde de ayrı bir ağırlık, hafiflik gözetilmiştir. Bu adalet sistemi sadece cehennemin ilk bölümünde yer alan hiçbir suçu olmayan, dünyaya büyük faydalar sağlamış ancak Hristiyanlıktan önce dünyaya geldiği için vaftiz edilmeyen ruhlarda sapma gösterir. Bu durumda Hristiyanlığın temel öğretisinden kaynaklanmaktadır.

    Cezaların güttüğü temel amaç öncelikle -ikinci kısımda yer alan ağır suçları işleyenlerin- içindeki kötülüğü arındırmak, ruhların pişmanlığa ulaşarak kusurluluklarının giderilmesi ve mutlak arınmadır. Gerçekten de pişmanlık arınma da mutlak bir yer tutar. Öyle ki ruhların mutlak pişmanlıktan sonra kusursuzlaştırıldığı Araf’ta cehennem de suçlarının cezalarını çekip pişman olarak gelen ruhlarla beraber; dünyada -içinde kötülük barındırmayan suçlar- işlediği suçlardan ölmeden önce mutlak bir pişmanlık duyarak cehennemde hiç ceza çekmeden gelen ruhlarda bulunmaktadır.

    Ruhların kusursuzlaştırıldığı Araf cezaların yanında güzelliklerin yer aldığı, ilahilerin söylendiği, sevginin ve kötülüğün bir arada olduğu bir mekandır.
    Kusursuzlaştırılarak mutlak arınmaya eren ruhlar gökyüzüne, cennete yükselir. Dante’nin cenneti mutlak sevginin ve ışığın mekanı. Ruhlar değerliliklerini bu ışıkla gösterirler. Bu ışığın kaynağı da Tanrı sevgisidir. Aynı Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’indeki Zoşima’nın din görüşleri gibi Dante’ye göre de; Tanrı yeryüzünü sevgi ile yaratmıştır. Mutlak iyiliğin ,doğruluğun ve aynı zamanda kötülüğün de kaynağı bu sevgidir. İnsan içinde bu sevgi ile doğar. Bu sevgisi zamanla yönelim gösterir. Dünya mallarına yönelirse kendine zulmeder. İnsanın mutlak vazifesi bu sevgiyi Tanrı’ya yöneltmektir.

    Dante eğitim gördüğü Papaz okulunu etkisiyle de beraber bu sevgiyi dünya üzerindeyken Beatrice de hissetmiş. Beatrice’in erken yaşta ölmesinden sonra onu uhrevileştirerek Tanrı sevgisine ulaşmıştır. Gerçekten de ilahi Komedya da Dante Tanrı kadar Beatrice’ide över, onu bir kurtarıcı olarak görür. Ondan bir anne şefkati ve ilgisi bekler. Elbette bunda Dante’nin annesini erken yaşta kaybetmesinin de etkisi vardır.

    ÇEVİRİ VE OKUMA ÖNERİLERİ
    Ben eseri Rekin Teksoy çevirisinden okudum. Çeviri gayet iyiydi. Ayrıca giriş kısmında 20 sayfa bilgilendirici açıklama ve tüm sayfalarda dipnotlar yer almaktaydı. Bu dipnotlar olmadan eseri okumak çok zor. Bilmiyorum, İlahi Komedya’nın hakkını vermek gibi bir şey mümkün mü. Ben eseri yaklaşık 60 saatte okudum. Her kantoya en az yarım saat ayırdım. Yüzde doksanının birincil anlamını -sembolik anlamlarla beraber dört farklı anlamı olduğu söyleniyor- anladım diyebilirim ama dipnotlar olmasaydı mümkün değildi. Çünkü çok fazla kişi var ve bu kişiler şu an için o kadar da bilinmiş kişiler değil.

    Kitaba başlamadan önce Homeros’un eserlerini ve antik trajedyaların çoğunu okumuştum. Fazladan bir mitoolojii okumasına ihtiyaç duymadım. Bu eser için de Aeneis’i okudum. Epey faydası oldu. Eseri okurken en çok tarih -krallarla rastlaştığı bölümlerde, floransa siyasi hayatı- ve astronomi, coğrafyaya ilişkin kısımlarda zorlandım.

    Bence kendinizi hazır hissetmiyorsanız ve yeterli zamanınız yoksa çok acele etmeyin. Ama en önemlisi zaman, okudum bitti bir eser değil. Zaman kaygısı ile çok anlamsızlaşıyor. Yine de korkmayın, dipnotlar yeterli bilgiyi veriyor.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • İbrahim (Sisifos) paylaştı.
    Bugün Youtube kanalımda tarihi roman türünü anlattım. Tarihi romanların neden bu kadar çok okunup sevildiğini anlattım. Ayrıca tarihi kitaplarla tarihsel roman arasındaki farkları da belirttim.

    Dünya ve Türk Edebiyatından çeşitli tarihi roman örneklerinden de bahsettim. Dünya klasiklerinden Alexandre Dumas'nın Üç Silahşörler, Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi, Tolstoy'un Savaş ve Barış romanları; modern dönemden Chinua Achebe'nin Parçalanma, Umberto Eco'nun Gülün Adı ve Amin Maalouf'un Afrikalı Leo ile Semerkant romanları ve son olarak Türk Edebiyatından Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul, Nahid Sırrı Örik'in Sultan Hamid Düşerken ve Kemal Tahir'in Esir Şehir Üçlemesi, Yorgun Savaşçı, Devlet Ana ile Kurt Kanunu romanlarını anlattım.

    Tarihi roman türünü anlattığım videoyu izlemek için:
    https://youtu.be/EQlAtsbN3Lg
  • İbrahim (Sisifos) paylaştı.
    157 syf.
    ·Puan vermedi
    Sonunda tanıştık meşhur Ahraz ve yazarı Deniz Gezgin ile. Epeydir listemdeydi ya, bu aralar kitap siparişi vermek istemiyorum. Ankara Kitap Fuarı derdime çare oldu. Sel Yayıncılık’tan bir son dakika kararı ile Deniz Gezgin’in "Ahraz" ve Zeynep Kaçar’ın "Kabuk" kitaplarını edindim.

    Yazarın farklı bir tarzının olduğunu yapılan incelemelerden biliyordum. Yazarın önceki kitaplarından da az çok tahmin edebiliyorum "Ahraz" ın içeriğini. Hayvan Mitosları, Su Mitosları, Bitki Mitosları. Elbette bu kitapta da mitlerden bahsedecekti, bu kaçınılmaz. Okurlar sever mitosları ve kadim hikayeleri. Farklı bir çekiciliği vardır gizemli unsurların.

    Kitabın ismi de gayet çekici, kısa ve akılda kalıcı. Ahraz. Sözlük anlamı; sağır ve dilsiz. Bir kitap için çok iyi bir tercih. Bir okur sadece ismine bakarak bile tercih edebilir.

    Kitabın girişinde etkili bir giriş cümlesi ve mistik bir hikaye. Vaaaay.. Okurun beklentisini bir anda tavan yaptırıyor. Daha sonraki 10 sayfayı en az 3 kere okumuşumdur. Böyle bir 10 sayfa daha olsa kitabı bırakırdım. Hikayenin geçeceği mekan tanıtılıyor. Aslında söylenmek istenen birkaç paragraf. Arka arkaya yapılan benzetmelerin hepsi aynı anlamı veriyor. Tabi kullanılan kelimelerde pek aşina olmadığımız kelimeler olunca, yazar da kullandığı dil ve cümle yapısı ile okurun işini iyice zorlaştırınca iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

    Romanlarda mekan tanıtımları önemlidir, en nihayetinde olaylar bu mekanda geçecek. Okurun mekana ısınması gerekir. Çok uzun betimlemeler olan gayet kuvvetli romanlarda vardır ama mekanın detaylarına girmeden sadece genel unsurlar üzerinden bunu ilerletirseniz okurun beklentisini kırarsınız. Çok karmaşık cümleleriniz olabilir, okurun tekrar tekrar okumasını, bir emek vermesini de bekleyebilirsiniz ama bu emeğin karşılığını vermeniz gerekir. Okur cümlelerinizi çözdükten sonra “vaay be” demezse yandığınızın kanıtıdır.

    Neyse ilk kısmı geçtik. Sonraları dil sadeleşiyor. Demek ki sade bir şekilde, okuru boğmadan da etkili bir anlatım yapılabiliyor. Ben bu ilk kısmı eserin kadim hikaye olmasına verdim. Nitekim eserde belirli bir bölümde masalımsı mitolojik bir anlatımla ilerledi. Sonra sonra zaman günümüze yakın bir döneme kaymaya başladı. Kaymayı bırakalım komple yerleşti. Bir yandan da mitler ilerliyor. Bir eser ya masalsı bir havada ilerler yada gerçek düzlem de. İkisi beraber olmaz mı olur. Ama bir tarafın ağırlık da olması gerekir. Elbette bunları yaparken dilinde anlaşılır olması gerekir. Aksi halde eser içinden çıkılamaz bir hal alır.

    Yazarın hakkını da verelim. Hikayesi çok iyi bir hikaye. Evrensel mesajlar içeriyor. Yazar da çok iyi niyetli. Okura ekstra bir okuma deneyimi sunmak istemiş. Ama eserdeki mitler, metaforlar, yazarın bazı noktalardaki süslü anlatımı eseri çok boğmuş. Her şey birbirine girmiş. Belki çok daha fazla sayfada anlatılacak bir hikaye dar kalıplara sığdırılmış. Yazarın mitler konusundaki derin bilgisinin de kendine zarar verdiğini düşünüyorum. Bir uzmana çok basit gelen bir şey, bu konuda çok da bilgisi olmayan insanlara ağır, anlaşılmaz gelebilir.

    Ben çok güzel bir hikayenin heba olduğunu düşünüyorum. Bu hikaye çok daha sakin bir dille çok daha etkili anlatılabilirdi. Dramatize olmaya çok müsait bir konuydu ama yazarın bunu başarabileceğini düşünüyorum. Süslü anlatıma girmese, sade olarak anlattığı bölümlerde gayet dil kullanımı yerindeydi. Psikolojik ve sosyolojik analizleri çok iyiydi. Adile’nin, Yusuf’un özellikle İsrafil’in iç dünyalarını, kişiliklerinin ve yaşadıklarının bu iç dünyaya yansımalarını çok güzel anlatmış.

    Neyse incelememi burada noktalıyorum. Tabiki bunlar benim kitap hakkındaki ilk okumama ilişkin düşüncelerim. Kitap ikinci bir okumaya ihtiyaç duyuyor olabilir yada farklı okurlarda farklı izlenimler yaratabilir.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
"Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı.”

Sait Faik ABASIYANIK
Lisans
İzmir
Çanakkale
2229 okur puanı
07 Mar 2017 tarihinde katıldı.
2020
31/100
31%
31 kitap
11.480 sayfa
2 inceleme
3 günde 1 kitap okumalı.

Beğendiği kitaplar 97 kitap

  • Düşkaçıran
  • Sonsuzluğa Nokta
  • Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
  • Yürekte Bukağı
  • Yüzünde Bir Yer
  • Apophenia
  • Aylak Köpek
  • Sancho'nun Sabah Yürüyüşü
  • İshak
  • Alemdağ'da Var Bir Yılan

Beğendiği yazarlar 16 kitap

  • Avi Pardo
  • Cemil Kavukçu
  • Hasan Ali Toptaş
  • Ramazan Sarısakal
  • Sait Faik Abasıyanık
  • Thomas Bernhard
  • Jean-Paul Sartre
  • Fernando Pessoa
  • Orhan Veli Kanık
  • Nikolay Vasilyeviç Gogol