İbrahim (Sisifos) profil resmi
İbrahim (Sisifos) kapak resmi
"Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı.”

Sait Faik ABASIYANIK
Lisans
İzmir
Çanakkale
2466 okur puanı
07 Mar 2017 tarihinde katıldı.
"Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı.”

Sait Faik ABASIYANIK
Lisans
İzmir
Çanakkale
2466 okur puanı
07 Mar 2017 tarihinde katıldı.
  • İbrahim (Sisifos) tekrar paylaştı.
    T.S.Eliot'un kült şiiri Çorak Ülke (The Waste Land) Yaklaşık 100 yıldır 4-5 defa Türkçeye çevrilmiş. Ben de- ne gerek var demeden - yüzsüzce başka bir çevirme denemesinde daha bulundum. Uzun bir süreç oldu. Zorlandığım yerlerde Psyche 'den de yardım aldım. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Aslına uygun bir çeviri yaptığımı düşünüyorum. Şimdilik blogumda paylaştım bölümleri. Daha sonra ayrıntılı bir açıklama ile birlikte başka mecralara da girebilirim . Bilmiyorum. Neyse isteyenler aşağıdan takip edebilir. Şiiri daha önceden okuyanlar varsa da düşüncelerini söyleyebilirlerse sevinirim. İyi akşamlar.
  • İbrahim (Sisifos) tekrar paylaştı.
    Dünya edebiyatında son yirmi yıl pek çok farklı coğrafyadan yazarın ödüller aldığı, farklı eserler verdiği bir dönem oldu. 21. yüzyıl edebiyatı, post-postmodernizm ya da meta-modernizmin etkisiyle devam ederken birçok iyi romanı listelemek istedim. Her ne kadar 1 Ocak 2001 tarihiyle yüzyıl başlamış olsa da milenyumun etkisiyle popülerliğini kazanmış 2000 yılının eserlerini de atlamak istemedim.

    Dünya edebiyatında 21. yüzyıl eserlerini anlattığım videoyu izlemek için: https://youtu.be/9iexoF_0iNU

    1. Mario Vargas Llosa - Teke Şenliği - 2000 (Can Yayınları)
    2. Mark Z. Danielewski - Yapraklar Evi - 2000 (Monokl Yayınları)
    3. Ian McEwan - Kefaret - 2001 (Yapı Kredi Yayınları)
    4. Jonathan Safran Foer - Her Şey Aydınlandı - 2002 (Siren Yayınları)
    5. Jose Saramago - Kopyalanmış Adam - 2002 (Kırmızı Kedi Yayınları)
    6. Haruki Murakami - Sahilde Kafka - 2002 (Doğan Yayınları)
    7. Gonçalo M. Tavares - Joseph Walser'in Makinesi - Bir Adam: Klaus Klump - 2003-2004 (Krallık Dörtlemesi 1. ve 2. kitap - Kırmızı Kedi Yayınları)
    8. Gonçalo M. Tavares - Kudüs - 2004 (Krallık Dörtlemesi 3. kitap - Kırmızı Kedi Yayınları)
    9. Gonçalo M. Tavares - Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek - 2007 (Krallık Dörtlemesi 4. kitap - Kırmızı Kedi Yayınları)
    10. Don DeLillo - Kozmopolis - 2003 (Everest Yayınları)
    11. Roberto Bolano - 2666 - 2004 (Can Yayınları)
    12. Kazuo Ishiguro - Beni Asla Bırakma - 2005 (Yapı Kredi Yayınları)
    13. Cormac McCarthy - İhtiyarlara Yer Yok - 2005 (İthaki Yayınları)
    14. Cormac McCarthy - Yol - 2006 (İthaki Yayınları)
    15. Mo Yan - Yaşam ve Ölüm Yorgunu - 2006 (Can Yayınları)
    16. Ngugi Wa Thiongo - Kargalar Büyücüsü - 2006 (Ayrıntı Yayınları)
    17. Junot Diaz - Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı - 2007 (İthaki Yayınları)
    18. Olga Tokarczuk - Koşucular - 2007 (Alabanda Yayınları)
    19. Philip Roth - Öfke - 2008 (Yapı Kredi Yayınları)
    20. Olga Tokarczuk - Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde - 2009 (Timaş Yayınları)
    21. Haruki Murakami - IQ84 - 2009-2010 (Doğan Yayınları)
    22. Julian Barnes - Bir Son Duygusu - 2011 (Ayrıntı Yayınları)
    23. Toni Morrison - Yuva - 2012 (Sel Yayınları)
    24. Svetlana Aleksiyeviç - İkinci El Zaman - 2013 (Kafka Kitap)
    25. Ali Smith - İkisi Birden - 2014 (Everest Yayınları)
    26. Carlos Fonseca - Hayvan Müzesi - 2017 (Metis Yayınları)
    27. Kaouther Adimi - Zenginliklerimiz - 2017 (DeliDolu Yayınları)
  • İbrahim (Sisifos) tekrar paylaştı.
    176 syf.
    ·Puan vermedi
    Gılgamış destanı tarihinin bilinen ilk uygarlığı Sümerlerin bilge kralı Gılgamış’ın serüvenlerini anlatan epik yazımdır. Elimize ulaşan ilk yazılı eser olması ve kutsal kitaplarda sıkça konu edilen tufan hikayesini detaylı olarak içermesi sebebiyle insanlık açısından değerli ve önemli eserlerden/buluntulardan birisidir.

    Yazım bilinen destan türlerinin aksine tanrıların övgüsüyle değil krala olan övgülerle başlar. Anlatılana göre Kral Gılgamış her şeyi görmüş, her şeyi bilmiş, bütün gizleri açığa çıkarmış bilgelerin bilgesidir. Sümerlerin en büyük kenti olan Uruk’un etrafındaki sağlam surları o örmüş, tufan ile beraber yıkılan tapınakları o yeniden inşa etmiştir. Dünyada Kral benim diyecek tek kişi varsa o da Gılgamış’tır.Gılgamış birçok sınavdan geçmiştir.

    Peki sınav kelimesinden ne anlamamız gerekir. Gılgamış bunca sınavdan geçtiği için mi bu değerli unvanları ve övgüleri hak etmiştir yoksa unvanları zaten vardır da bu sınavlarla da kendini ispat mı etmiştir?

    Destanın ilerleyen bölümlerinde görüleceği üzere Gılgamış kötü bir kişidir, halkına epey sıkıntı çektirir. Ne oğlu babasına bırakır ne de hiçbir kızı sevdiğine. Durumdan şikayetçi olan Uruklular Tanrılarına yalvarırlar. Tanrılarda onları kırmayarak Gılgamış’ın vücut ve kuvvet olarak aynısı Enkidu’yu yaratırlar. Maksat Enkidu ve Gılgamış’ın birbiriyle sürekli mücadele etmesi ve Gılgamış’ın enerjisini buraya harcamasıdır. Böylece halk rahat edecektir. Ancak durum tanrıların beklediği gibi olmaz ve iki kafa dengi icraatlere başlarlar.

    İlk icraat Humbaba’nın öldürülmesidir. Humbaba sedir ormanlarını koruyan rüzgar tanrısının himayesi altındaki yaratıktır. Enkidu öldürme konusunda çekimserdir. Yaratıktan korkar veyahut bunu gereksiz bulur. Ancak Gılgamış’ın bu konudaki tavrı nettir. Yaratığı öldürerek ün ve nam kazanacak, adı her yerde söylenecektir. Yaratığı öldüremese bile onunla savaştığı sebebiyle ün ve nama layık olacaktır. Nihayetinde Enkidu ile beraber Humbaba’yı öldürürler.

    Humbaba’nın öldürülmesinden en önemli husus Humbaba’nın tanrı himayesinde olmasıdır. Humbaba’ya saldırmak tanrıya saldırmak onu öldürmek bir nevi tanrı öldürmektir. Bizim ilk isyancımız, tanrıya yada tanrılara ilk başkaldıranımız Prometheus değil Gılgamış’tır.

    İkili Humbaba'yı öldürdükten sonra işledikleri kabahatin farkına varırlar, ne yapacaklarını şaşırırlar ancak Humbaba’yı öldürene kadar nam ve ün hırsı ikisinin de gözünü bürümüştür. O ana kadar arkadaş biz bunu öldürüyoruz ama tanrılar bu işe ne derler diye düşünmezler. Ayrıca metindeki tanrılar her şeyi bilen her şeyi gören tanrılar değil de insani özellikte tanrılardır. Humbaba’yı öldüren ikili olayın tanrıların kulaklarına gitmeden, tanrıların haberi olmadan olay yerinden sıvışmak isterler.

    İki kafa denginin ikinci icraati tanrının boğasını öldürmektir. Tanrı İştar Gılgamış’a aşık olur ve bunu itiraf eder. Ancak her konuda duygusal davranan ayrıca hovardalığıyla bilinen Gılgamış bu konuda akıllı davranır ve İştar’ın eski aşıklarına yaptıklarını sayarak onu reddeder. İştar da gök boğasını üzerlerine salar. İkili gök boğasının öldürürler. Enkidu boğayı öldürdükten sonra çok sinirlenir ve boğanın ön budunu Tanrı İştar’a fırlatarak eline geçirirse onu da böyle yapacağını söyler.

    Metinde boğalara tanrısal nitelik verilmesi önemlidir. Boğa figürüne Göbeklitepedeki sütunlarda ve Anadolu’nun göksel tanrılar öncesi inançlarında da sıkça rastlanmaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki topluluklar kudretinden etkilendiği hayvanları aynı kralları yada kahramanları gibi Tanrılara denk veyahut yakın ilişki içerisinde görmüşlerdir.

    Humbaba’nın ve gök boğasının öldürülmesine çok sinirlenen tanrılar Enkidu’nun ölmesine karar verirler. Metinde Gılgamış değil de Enkidu’nun ölmesi enteresan bir tercihtir. Nihayetinde Humbaba’nın öldürülmesinde asıl suçlu Gılgamış’tır. Gök boğasını da tanrılar onların üzerine salmış, onlarda kendilerini korumuşlardır. Enkidu’nun asıl suçunun İştar’a hakaret etmesi olarak görülebilir. Bu hususa hybris adı altında antik yunan destanlarında da sıkça değinilmektedir. Tanrılara karşı gelmek onlarda da en büyük hatta affı olmayan, kahramanların başına türlü işler açan suçlardan birisidir. Ancak kanaatimizce tanrılar -her ne kadar destan kahramanları açısından sadece ölüm ceza olarak görülse de- Gılgamış’ ı da ölümün arkasından gelen acıyı çekmekle ve ölüme karşı yenilgiyi kabul etmekle cezalandırmışlardır.

    Enkidu’nun ölümünden sonra Gılgamış çok üzülür. Günlerce yas tutarlar. Ancak asıl derin üzüntüyü kendine geldikten sonra yaşar. Enkidu öldüyse gün gelecek Gılgamış da ölecektir? Bir şeyler yapması her mücadeleyi kazandığı gibi bunu da kazanması gerekmektedir.

    Ölümsüzlüğün peşine düşer. Utnapiştim adlı bir kişinin ölümsüzlüğe ulaştığını öğrenir. Ölümsüzlük yolunda ilerlerken içkibaşı Tanrıça Saduri ile karşılaşır. Saduri ona; ölümsüzlüğü elde edemeyeceğini bunun tanrılara has olduğunu, insanın tek yapması gerekenin karnını doyurmak, gününü gün ederek eğlenmek, bir eş ve çocuk bularak mutlu olmak olduğunu söyler. Öğüt yada çıkarım çok nettir. İnsan her zaman arayış içerisindedir, bir şeyler başarmak, çok büyük işler yapmak ister ancak mutlu yaşamın sırrı basit yaşamaktadır. Basit ve kaygısız yaşayan mutluluğa ulaşacaktır.

    Gılgamış nihayet Utnapiştimin yanına gelir. Utnapiştim tanrıların ölümsüzlüğü sadece ona verdiğini başkasına vermeyeceklerini, 7 gün 6 gece uyumayarak belki şansını deneyebileceğini söyler. Gılgamış da şansını denemeye karar verir ancak ilk geceden uyur ve 7 gün boyunca uyumaya devam eder. Gılgamış uyurken Utnapiştim’in eşinin söylediği ‘şu tanrı olmak isteyene bak daha ilk geceden uykusuna yenik düştü’ cümlesi çok önemlidir. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun tanrılara denk değildir. Tanrı başkadır insan başkadır. Aslında buradan anlaşıldığı üzere destan türündeki eserlerde tanrılara benzetilenlere yapılanlar sadece övgüdür.

    Nihayet Utnapiştim Gılgamış’a ölümsüzlük otunu verir. Ancak Gılgamış yolda otu bir yılana kaptırır. Ölümü yenemeyeceğini anlar. Kenti Uruk’a döner ve mutlu mesut yaşar.

    Yukarıdaki metinden de anlaşıldığı üzere Gılgamış çok güçlüdür, girdiği bütün mücadeleleri kazanır, insanlara, tanrılara meydan okur. Ancak ölüm karşısında çaresizdir. Gılgamış’ın ölümle karşılaşmadan önceki ve sonraki halleri bambaşkadır. Kahraman dersini almış, hayatın anlamını ve gizlerini çözmüş, bilgeliğe ulaşmıştır. Hayatın manası bir sonunun olmasındadır.

    Metinde değinilmesi gereken bir diğer konu da tufan inancı. Gerçekten tufan metinde çok detaylı olarak anlatılmış. Ayrıca metnin bir çok yerinde tufana ilişkin benzetmeler var. Örneğin, giriş bölümünde Gılgamış’ın tufandan daha eski bir bilgiyi ilettiği söyleniyor. Çıkan manaya göre, tufan tüm bilgileri yıkmış. Daha eski bilgininde ölüm olduğu varsayılabilir. Ayrıca bir yerde de Humbaba’nın sesi tufan gümbürtüsüne benzetiliyor.

    Bu kadar benzetme ve tufan mitinin detaylı anlatımı bu olayın gerçekliğini arttırıyor. Ancak Utnapiştim isimli karakterin bunu farklı bir toplum ile yaşaması bunun duyulan bir bilgi olduğunu göstermektedir. Elbette bu olaylar dinleri ne ispatlar ne de çürütür. Tanrı bilgisi bambaşka bir konudur. Tamamen inanmak isteme veya istememeyle alakalıdır.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • İbrahim (Sisifos) tekrar paylaştı.
    Herkese merhabalar. Bu videoda (https://youtu.be/5zBTDTZ3jiQ) ünlü öykü yazarımız Ömer Seyfettin'den ve Ömer Seyfettin'in bize çocukken okutulan öykü kitaplarının çocuklara uygun olup olmadığından bahsettim.

    Çok uzun zamandır bu video için çalışıyorum, araştırmalar yapıyorum, okumalar yapıyorum. Ömer Seyfettin'in yaklaşık 50 öyküsünü barındıran bir seti 2 ay önce satın almıştım. İşte şimdi Ömer Seyfettin'in çocuklarda travma yaratabilecek nitelikte olan öykülerini derinlemesine işlediğim bu videoyu sizlere sunmanın gururunu yaşıyorum.

    Çocukken sizin de okuduğunuz ve unutamadığınız Ömer Seyfettin öyküsü var ise, yorumlarda belirtirseniz sevinirm.

    Şimdiden keyifli izlemeler dilerim.
  • İbrahim (Sisifos) tekrar paylaştı.
    88 syf.
    Çilem Dilber’in Kuyruklu Yalan kitabının ilk öyküsü Suzey’i bitirdiğimde, kötülüğün hâlâ, sebepleri bütünüyle ortaya konulamamış bir muamma olduğunu ama farklı ve tatminkâr birçok yaklaşımın mevcut olduğunu düşündüm. Kitabının ilk öyküsü Suzey’in konusu da kötülüktü zira.
    “Kişisel kötülük” hakkında felsefe, sosyoloji (Etik-din bu başlığın altına pekâlâ yerleştirilebilir) ve psikiyatrinin işaret ettiği bir yığın sebepten söz edilir. Kimileri hastadır kötülük yapar, bazıları karakterlerinden dolayı -genetik- kötülük yapar, kimileri toplumsal sebeplerden dolayı kötülük yapar, deriz. Oldukça da ikna edici buluruz. Tıpkı, Stephen King’in, The Shining-Medyum romanının kahramanı, yazar Jack Torrance gibi.
    Kötülük asıl, kötülüğün ortak bir kimlik olarak ortaya çıkması durumunda çetrefilleşir. Kişisel kötülük bir günah, bir suç olarak ortaya çıktığında cezalandırılması nispeten kolaydır. Peki ortak kimlikte ortaya çıktığında bu suçu, bu günahı kim üstlenecek?
    Tıpkı Suzey’de kötülüğün ortak kimlikte ortaya çıkmasındaki gibi.
    Çilem Dilber kötülüğü “Biz-O” dikotomisi oluşturarak kurgulamış öyküsünde. Bu çok işlenen tem, yazarın -biçimi oluştururken- anlatıcı seçimiyle özgünlüğün dar alanında kendisine yer ediniyor.
    "Fısır fısır konuştuk önce." Öykünün bu giriş cümlesindeki Biz’in, farklı bir biz olduğunu henüz ilk sayfanın sonuna geldiğimizde anlıyoruz.

    “Biz” anlatıcı kurmacalarda nadiren kullanılır. Tıpkı diğer anlatıcılar gibi bu anlatıcının da farklı tipleri vardır. Mesela Jean Echenoz, “1914” ya da “Bir Yıl” eserlerinde, sadece birkaç yerde araya girip ilahi anlatıcının -bana göre bu eserlerde “bilen anlatıcı” demek daha doğru- elini kuvvetlendiren bir atraksiyon aracıdır. Kahramanın özne olduğu “Biz”in içinde yer alır anlatıcı. Yine Jean Echenoz-Ravel’inde tanıştığım “Biz” anlatıcı, bazen Ravel’in özne olduğu “Biz”in içinde bazen de Ravel’in nesne yapıldığı cümlenin öznesinde yer alır ve cinsiyeti olmayan bir sestir.

    Suzey’in Biz anlatıcısı Jean Echenoz’un biz anlatıcılarıyla örtüşmüyor.

    Bir diğer biz anlatıcı tipi de, Julie Otsuko'nun Tavan Arasındaki Buda'daki Biz anlatıcıdır. Buradaki biz, hem öznenin hem nesnenin içinde yer alır. Çünkü JO’nun bu eserindeki Biz anlatıcı, metnin hem öznesinde yer alır hem nesnesinde. Öznedeki biz ile nesnedeki biz, aynı gruptur zira. Biz, bizi, okura anlatır. Varlığı olan bir sestir ve cinsiyeti kadındır.

    Çilem Dilber’nin “Suzey”deki Biz anlatıcısı, yazarın kurduğu “Biz-O” dikotomisi üstünden yürüdüğü için genel olarak öznedir ve O’dan sürekli nesne olarak söz eder. Öykü boyunca kâh kadın kâh erkek olan ama üstlendikleri misyondan dolayı aralarındaki cinsiyet farkı flulaşmış ve bir varlık olan Biz’in sesini duyarız. Anlatıcı bir kadının da sesi olur bir erkeğin de. Suzey’le hesapları olan bir zümrenin ortak dilidir.

    "Fenerin ışığını görünce kalkıp peşine düştük muhtarın. Ne bir konuşma ne bir fısıltı. Cırcır böceklerinden başka ses çıkaran yok. El fenerinin ışığında, toza toprağa bata çıka yürüdük. Yarasalar tepemizde dönüp durdu yol boyu. Civardaki tepeler, tepelerdeki ağaçlar, onların üstünde ışıyan sabırsız Ay, hepsi birer heyula. En son karşı yamaçtaki eve yöneldi muhtar. Biz de onun peşine. Yamaca vardığımızda hafif bir rüzgâr başladı. Kavak ağaçlarının hışırtısı rüzgâra karıştı. İki katlı, eski evde ne ışık ne ses. İçimizden biri yol boyu topladığı çalı çırpıyı evin önüne yığdı."


    Anlatıcı bahsini bir kenara koyup öykümüze dönersek, teması kötülük olan öykünün konusunu kristallendirebiliriz.

    Hannah Arendt’ın Eichmann Kudüs’te eserinde çizdiği kötülük, dinin, günahkârlık üstünden anlatmaya çalıştığına benzemez. Ona göre kötülüğün sıradanlığı, bireylerde oluşmuş haset-hınç benzeri duyguların erk tarafından yönetilip, sıradan insanların birer canavara dönüştürülmesidir. “Sıradanlığı” buradan gelir.

    "Gözleri bal rengi. Bakınca altın sarısı ışıyor. Dilinden düşen bir kelime bin parça ediyor insanı. Her gülüşünde, al beni, diyor nar dudağı, gül yanağı. Yüreği titriyor bakanın. Bir gören bir daha iflah olmuyor, yemeden içmeden kesiliyor."

    Arendt, Nazi Almanya’sında kötülüğün insanlar tarafından görülür görülmez kötülük olduğunun anlaşılmasını sağlayan bir niteliğini, baştan çıkarıcılığını yitirdiğini ve böylece kendini kamufle ettiğini ifade eder (Arendt 2009: 157)

    Onda var bende de olsun, diyebileceğimiz gıptanın çerçevesinden çoktan çıkmış hâl, bende yok onda da olmasın sınırına girer yavaş yavaş. Kılıf hazırdır.

    "Bak filancanın oğlu hasta oldu, yataklara düştü Suzey’i bir görüşüyle. Falancanın kocası evi barkı unuttu. Böyle giderse ne er kalır köyde ne aile."

    Ve fırsat çıkar.

    "Bir ninesi vardı ona sahip çıkan. O da öldü gitti."

    Erk de hazırdır.

    "Söylediklerimizi duyan muhtar, “Telaşa mahal yok,” dedi nihayet. “Ahalinin huzuru için bir hâl çaresine bakılacak.”

    Örgütlenmiş kitle için kötülük sıradanlaşmıştır artık. Cadı avına çıkabilir, linç yapabilir, “ötekini” kolaylıkla yakabilir.

    Hedefin “hâllinden” sonra erk gerekli önlemleri de alır. Temizlik, izleri silme, suçu flulaştırma.

    "Şehirden bir araç getirtti. Araç dereden yamacı baştan aşağı yıkayacak kadar su çekti. Közler söndü, yıkıntı temizlendi."

    Ötekinin “hâllinden” sonra, topluluğun bireylerinde sindirme pek de kolay olmaz. İnsan varlığının hesaba katılmamış mekanizmaları işlemeye başlar. Cadı avından sonra öykü, “Duman-Vicdan” metaforuyla birlikte bir alegoriye evrilir.

    "Ertesi sabah yine yamaçtan yükselen dumanla uyandık. Yıkıntıda açılan köz dolu koca bir çukur. İçten içe yanıyordu toprak. Kovalara su yerine toprak doldurduk biz de. O her şeyi örterdi ne de olsa, bir köz çukurunu mu kapatmayacaktı? O da nafile çıktı."

    Öykünün masal atmosferinde “hesaba katılmamış” bu mekanizmalar metafizik varlıklarıyla boy gösterir.

    "Bahtiyar gece yarısı avluya su dökmeye çıktığında görmüş ilk. Tepesinden uçarak geçmiş Suzey."

    "Benimkilerin arasına karışmış kıpkızıl bir keçi. Nereden geldi hiç anlamadım billahi. Gözlerinden ışık saça saça üstüme gelince bildim onun Suzey olduğunu?"

    "İmamın karısı halı kursunun arkasında karşılaşınca oturup iki çift laf etmek istemiş Suzey’le. Öte dünyayı soracakmış."

    "Seyfi’nin kızı büyürken Selim’in karısı doğurdu. Sonra başkası ve bir başkası. Köy meydanından aheste aheste geçen, olmadık yerde ortaya çıkan onlarca küçük Suzey’e alışmamız da uzun sürmedi."

    Menfaat için kardeşin kardeşi öldürmesinin insanlık tarihindeki ilk arketipi Hâbil-Kâbil göndermesiyle Çilem Dilber, gerçeğin tersyüz edilip nasıl farklı bir algıya dönüştüğünü göstererek sağlam bir darbe vuruyor.

    "Halim’le Salim’i andık dönüş yolunda. Dağ gibi adamlar. Gür sesli, gök gözlü. Bir batından çıkma can parçaları. İkisi de birbirinden civan. “Vah ki vah, az mı kahrolduk o masumlara,” dedik."

    Edebiyat, bir yönüyle bir derleme sanatıdır. Bu, öyküde daha zordur. Çilem Dilber, bu alegorik öyküsünde, akıllıca yaptığı anlatıcı seçimi, temi ustaca kristalize ettiği konusuyla edebiyatın asla ölmeyeceğini muştuluyor. Düşünsenize bir, Arendt kötülük üstüne bir yığın söz etmiş. Aramış, taramış, konuyu lime lime etmiş. Bu kısa öyküde Çilem Dilber gerçekliği öyle güzel deforme etmiş ki Arendt’ın “kötülüğün sıradanlığını” kucağımıza bırakıvermiş.

    Alegorik okumaya açık bu öyküde son söz elbette her okura ait. Final bir başka güzeldi. Son söz yerine Julio Cortazar’ın Ötekinin Rüyası’nda yazdığı bir paragrafı paylaşıyorum.

    “Ve tanyeri orkestrası nefesli çalgılarını akort ediyordu. Orada kaldım, mutlak mekânda; buradayım, canlı zamanda. Gerçekliğin çerçeveleri kırıldı!”
"Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı.”

Sait Faik ABASIYANIK
Lisans
İzmir
Çanakkale
2466 okur puanı
07 Mar 2017 tarihinde katıldı.
2021
20/50
40%
20 kitap
4.570 sayfa
6 günde 1 kitap okumalı.

Beğendiği kitaplar 97 kitap

  • Düşkaçıran
  • Sonsuzluğa Nokta
  • Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
  • Yürekte Bukağı
  • Yüzünde Bir Yer
  • Apophenia
  • Aylak Köpek
  • Sancho'nun Sabah Yürüyüşü
  • İshak
  • Alemdağ'da Var Bir Yılan

Beğendiği yazarlar 16 kitap

  • Avi Pardo
  • Cemil Kavukçu
  • Hasan Ali Toptaş
  • Ramazan Sarısakal
  • Sait Faik Abasıyanık
  • Thomas Bernhard
  • Jean-Paul Sartre
  • Fernando Pessoa
  • Orhan Veli Kanık
  • Nikolay Vasilyeviç Gogol