aLi | Cahil Bilge profil resmi
İsterseniz yanlış düşünün, ama her durumda kendi kafanızla düşünün.
~ Doris Lessing ~
https://www.instagram.com/ali.uveyik/
137 okur puanı
09 Ağu 2017 tarihinde katıldı.
  • aLi | Cahil Bilge tekrar paylaştı.
    Mumlar söndüğünde köyde, hepimiz toplanırdık ninemin dizinin dibinde. Çiçekli bir fistanla yamalanmış bir elbise. En çok dikkatimi çeken buydu çocuk aklımla. Hâlâ hayretle hatırlarım... Nineme sorduğumda uyumuna rağmen fistanı, ellerimde tutarak çiçekleriyle, bahar gibi bakardı, genç kız gözleriyle... Ve anlardım ve elbet ki yıllar sonra çok daha iyi anladım bu fistan genç kızlığının, evlendiği o ilk zamanların hatırasıydı. Dedemin hatırası.

    Bu mu gızım? derdi, okşayarak çiçekleri...
    Başımla onaylayarak, birgün o güzel gözlere bir parçada olsa sahip olabilmeyi dilerdim. O sevince, o sadakate…

    Dedenin hatırası ya, kıymetlimdir, kıymetli… Yiyecek ekmeğimiz dahi yokken ve üstüm başım çok daha çiçekken, güldü o an; ahada bu kumaştan elbise almıştı bana.
    Öyle güzeldi... Pembe sarı iri gülleri ve beyaz tomurcuklarıyla öyle güzel... Solmadı ha, solmasın diye de nasıl çabaladım gızım.. Giymeye kıyamadım çoğu zaman. Giydiğimde ise dedene giydim en çok. Kahvesini yaparken, aşını pişirirken, bebesini taşırken, onun göreceği yerlerde giydim. Çoğu zaman görmezdi ya yorgunluktan. Acırdı elleri topraktan. Toprak ki bizim herşeyimizdi. Toprak…
    Bakışları yeniden yaşlanmıştı sanki.. Beli çok daha büküktü şimdi. Yorgun ve yalnız. Dedemden sonra, yaşlanmıştı…

    Haydin bakalım toplaşın daha çok yanıma da masal anlatayım size, sesiyle irkildim. Bir masalın içindeydim, başka bir masala ihtiyacım var mıydı?


    ... Pencerenin hemen yanındaydım ve çaktırmadan pencerede asılı perdeden küçük bir parça yama alırken kendime, sadakatten, o sevinçten pay sahibi olduğumu düşündüm. Öyle mutluydum, döne döne kutladım beni. Benimde bir dedem olacak!! dedim. Beni gören annem ise, yan odada duaya duran ninemi unutup çığlığı bastı!!

    Yaramaz seni!! Bir perdeyi kesmediğin kalmıştı, gel buraya!!
    Anne terliklerinin isabet noktasının ki ne kadar tuttuğunu bilirsiniz. Hesaplarımıda katarsak durum dahiline, o an kaçmam gerekti. Ama ben kaçmak yerine bulunduğum yerde dimdik durup, afacanlığımı güçbela saklayıp,

    “Ninemde de var aynısından!! “ dedim.
    Ninem ise odadan çıkıp ve büyük ihtimal duasını tamamlayamadan,
    “ Bende de var ya, hemde çiçekli ve aradığım böyle birşeydi” dedi.
    - Anne, kemirir bu senin evini. Böyle durduğuna bakma, uysallığına, 10 çocuğa bedeldir.
    Utanmıştım o an, tüm afacanlığım kristal bir vazo gibi tuzla buz olmuştu gözlerini görünce... Perdenin o bir parçasını ninemin ellerine bırakırken, hiçbir şey söyleyemedim.
    O ise bebeğine elbise yapalım mı? dedi.
    Bebeğim yok ki nine dedim..
    Olmaz tabii afacan, dedi, saçlarımı şevkatle okşarken.
    O halde sana bir bebek yapmalı...
    ...

    Hiçbir şey onun kadar güzel değildi. Yalnız bir fark var ki ninemin perdesinin o bir köşesinin yanında, çok daha sonsuz güzellikte bir şey. Ninem, dedemin fistanının o son parçasını bebeğime etek dikmişti ve bendeki tülde üst olmuştu ona. Öyle güzeldi ki..
    Pembe yün ipliklerle diktiği saçlarını toprak elleriyle okşarken,
    Sen birgün bu kızdan da güzel bir kız olacaksın yavrum, dedi.
    Koyu kahve gözlerle bakarken nineme ve sonra bebeğe..
    Ve birgün dedeyi de bulacaksın, dedi.

    Kalp atışlarında kaybolabilirdim, sıcaklığında, beni sararken o kısık seslerle ettiği dualarda..
    Birgün ben de büyüyecektim…

    ...


    Ve şimdi işlemeli ceviz kaplama bir sandığı kaldırırken o bebeği buldum yeniden. Pembe saçlı, gül desenli ve tül elbisesiyle yazgımın gülen tarihçesini. Söz verilmiş bir dost gibi hatıramda olduğu kadar karşımda duruyordu işte… Büyümüştüm ve tek fark dede eksikti.

    Sandığı yavaşça kapatırken sırtımı sandığa verdim ve bebek kucağımda dinlendim, kısacık da olsa bir ömrün, bir nefesle yorgunluğunu atabilmek için.
    Varlığın... dedim bebeğe, varlığın dahi sadakatin ve sevginin en güzel göstergesi.

    O hiç vazgeçemediğim leylak işlemeli kanaviçe örtüsüne sahip yatağımın hemen yanındaki komidinin üzerine koydum bebeği. Sana bir yer bulana kadar yerin burası ve aslında burası!! dedim kalbimi göstererek ve bebeğin saçları çok daha pembeydi şimdi…


    Yağmur.. işte yağıyor. Biten bir haftanın sonunda eve topuklu ayakkabılarıyla yetişen ben. Üstüm başım sırılsıklam ve yağmur, giydiğim beyaz gömlekten tenimi göstermekte. Ne var ki? Pekala normal bakışları altında utanıp sıkılarak eve gitme çabam. Herkesin normal olarak gördüğü ben de nasıl başka... Saçlarım sırılsıklamdı ve durduğum bir trafik. Allahım nasılda bitmeyen bir yol, ne zor bir gün…
    Derken bir omuz çarptı omzuma!! Yağmurdan ötürü çok daha iyi hissettim, tenimdeki dokunuşunu. Boyu benden pekala uzun bir adam. Aramızda pek bir yaş olduğunu düşünmüyorum ve bu genç yaşında, oldukçada yakışan sakalları var.. Güldüm.. Güldüm ya bu fikir geçerken aklımdan.

    Dede de nereden çıktı dedim gökyüzüne bakarken…
    Ah şu masallar…

    Yeşil ışık yanarken ve sırılsıklam halimle bir yandan da üşürken, bir sıcaklık hissettim hemen yanımda. Soğuk ve bir o kadar sıcak bir sıcaklık.. Sol yanıma baktığımda aynı adam. Beni takip etmiş olabilir mi?
    - Üşümüş olmalısınız, kusura bakmayın, dedi.
    Paltosunu çıkarıp ona verirken ve gözlerine bakmamaya çalışırken,
    - Çok kibarsınız ama gerek yok. Yağmur dindi zaten, dedim.

    Yağmur hızlanmıştı ve hemen karşımda bir gökkuşağı. Şehrin tüm kirliliğine rağmen, şehri aşan ve önümde hemen bir gökkuşağı. Pembesi ki nasıl belirgin. Ardıma baktım, görmeyeceği şekilde hızlı hızlı yürürken.. paltosu bıraktığım gibi ellerinde ve gözleri bendeydi.
    İhtimal vermedim, şaşırdım..
    Masallar, masallarda kalmalıydı…


    Eve vardım, kapımı kapattım hızlıca. Ve bir o kadar hızlı bir şekilde ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarıp banyoya doğru yol aldım. Tam varmışken ve arınacakken düşünceler olduğu kadar kirden, o herzaman odanın dönemecinde duran aynaya takıldım, gözlerimle.
    Büyümüştüm... Uzun siyah saçlarımda damlayan suların fayansta biriken yoğunluğunda tekrar söyledim içimden bu sözü.. Büyümüştüm!! Dimdik duruşuyla, kökleri ninem, kökleri annem ve bakışlarının kahvesini o tüm koyuluğuyla babasından alan bir genç kadın olmuştum. Saçlarımı topladım, son bir sözü varmış gibi yağmur tanelerinin saçlarımda, dinlemedim onları.. Yağmur, yağmurda kalmalıydı birazda, tıpkı masallar gibi…


    Saat: 4. Gün hangi gün olursa olsun aynı saatte uyanışım... Bir Cumarteside 5 dakika sonra kalksam hayret.... Seviyorum bu disiplinimi ve hepsini nineme borçluyum. Aynı şevkatle uyandırırdı gün doğmadan. " Güneşten sonra uyanılmış zaman yitirilmiş bir zamandır " derdi..
    Ve güneşle boy ölçüşen ben, perdesiz o geniş pencerelerimden sızan keskin taze ışığa doğru seslenen..

    " Gün Aydın Güneş!! Bak senden önce uyandım!!!
    Güneş ise hiç bozuntuya vermeden, nasılsa dağ tepe yok gördüğün kozunu kullanarak pekala kibirli gözlerle ve beni hiç görmeden, aslında bana doğru o tüm gücüyle parlayarak, gün aydın " derdi..

    Gün Aydın!!


    Üstümü başımı güzelce giyip ve bugüne özel, bana özel bir günde.. tatil günümde en sevdiğim ve vazgeçemediğim boyu dizlerimde buz mavisi elbisemi giyip yollara düşmekti çabam. Hiç bilmediğim... Telefon yok, aramalar yok.. Sadece ben. Şehre rağmen, yaşamla sadece ben…

    Bebeğimle gözgöze geldik o an, beni unutacak mısın der gibi bir bakış attı, gördüm..
    Unutulur musun? dedim ve kafası çantamdan sarkacak şekilde, aslında onunda bu geziden eğlenme payında yollara düştük birlikte.
    Kaldırımlar dünün hatırasını taşıyan yağmur birikintilerindeydi. Kurutamamıştı, gücü yetememişti şehrin yağmur damlarını yok saymaya. Gün ışığında parlarken herbiri ve kırık beyaz babetlerimle incitmekten korkarak yürürken, bir balerin gibi yollarda, rüzgarda bana eşlik etmekteydi...

    Bebeğimin pembe saçlarının birkaç tutamını ve saçlarımı uçuşturan rüzgar... Gözlerim hafifçe kapalı, dudaklarımda sevdiğim bir şarkı…

    Fotokopi makinasından çıkmış insanların içinde bir ben..
    Aykırı? Hayır sadece İnsan.. Yaşamaya çalışan ve onu dinleyen…



    O an bir şarkı daha derken içimde ve bebeğim bir önceki şarkıyı hâlâ söylerken birşeye çarptım. Duvar desen değil, yastık desen sokağın ortasında işi ne? Soğuk sıcak arası bir şey....

    Gözlerimi açtım, bakışlarımı kaldırdım.
    O oradaydı..
    Yağmur adam..


    Ve yağmur yağdı yeniden...
    Hava günlük güneşlik, gökkuşağı birşeyi bekler gibi çıktı çıkacak…
    Yağmur yağdı, gözlerine bakarken.


    Saçlarım ki pembeydi artık, onun ise sakalları bu yüzden vardı;
    O dedeydi…

    Yağmur yağdı ve asla dinmedi….

    ...


    Ee nine sonra ne oldu??
    Böyle işte çocuklar masalımız...
    Peri kızı nerede hani bu masalda nine? Peri var demiştin, dedi çocuklardan biri… Peri ya... Siz periyi kanatlı, gerçekten sihirli bir şey mi zannettiniz? " Gerçek sihir sevgidir " çocuklar ve peri dahil biz insanların gizemi onu anlamadıklarına, çözemediklerine, aykırı gördüklerine verilen bir addır. Asıl sihir sevgidir…


    Siyah saçlarıyla izliyordu tüm masalı..
    Gerçek olabilir miydi tüm bunlar? dedi küçük kız...
    Sevgi sihirdi evet ama gerçek gerçekten olabilir miydi?
    Üstelik " Başlangıçlarla…"

    Odanın tahta kapısını yavaşça kapatırken küçük kız, pembe sarı ve beyaz çiçekli basmasıyla.. Saçlarının ucunda beliren bir renk vardı.
    Nine gördü, çocuklar gördü...
    Bir çocuk ki bakışlarını ayırıp ve tüm bakışları gördüğü şeyde toplayacaktı biraz sonra...
    Küçük parmaklarıyla pencereyi işaret etti, aslında ardını...
    Yağmur yağıyordu.
    Dinmeyecek bir yağmur...
    Ve bu yağmuru ki sadece kalbiyle görebilenler farkedebilirdi.
    Islanmak ki çok büyük bir marifet ve sihir...
    Tıpkı sevgi gibi,
    Başlangıçlar gibi..
    Hep yeniden bir sesle....


    " https://soundcloud.com/...e-willow-maid-erutan " :)

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim...
    Sevgiyle parlayın :)
  • aLi | Cahil Bilge tekrar paylaştı.
    Ah! İnsanın kendi kendisini yermesi ne kadar zor! Kendi hatalarımızı görmek, her zaman mümkün olmuyor. Zaten, hatalarımızı da kabul etmek kolay değil.
  • aLi | Cahil Bilge tekrar paylaştı.
    - Fenalığı kabul etmemek lâzım. Haksızlığı her kabul ediş, daha büyüğünü doğuruyor.
    - Bir nokta daha var. Haksızlığa hücum ederken yeni bir haksızlık yapmamak...
    Ahmet Hamdi Tanpınar
    Sayfa 379 - 22. Baskı, Şubat 2014
  • aLi | Cahil Bilge tekrar paylaştı.
    İnsansız hayat aracı.

    Yeter ki yatakta hiçbir şey yapmadan kalmamak. Her zaman bir şeyleri seçme zorunluluğuna itilmelerimiz. Ayağa kalkabilmek için ellere ve kollara ihtiyacı olmak. Sistemin bize sunduğu somut sınırlardan soyutluklarımızı kullanarak sıyrılamamak. Samsa kelimesinin bir börek çeşidi anlamına gelmesi. Belirsizliğin çekiciliği. İnsanlarla iletişim kurarken yaşanan, asansörlerde zamanın bir türlü geçmemesi gibi oluşan iletişim fobisi. Dünyadaki yaşamış, yaşıyor olan ve yaşayacak her insanın bir tane bile olsa böcek ezmiş olması ve yine bir tane bile olsa böcekten tiksinmiş olmaları.

    En tatlı sabahlar içsel devinimlerle başlar. Dünyanın o ruhu ezen kaosu ve gürültüsü hepimizin ruhlarını bir böceğe dönüştürür. Aslında her gün metrobüslere, arabalara, mezarlara, mağazalara, oy kullanmaya, okullara ve işimize ruhlarımız böcekleşmiş olarak gideriz. Daima bizleri A noktasından B noktasına götürmeye şartlanmış insansız hayat araçları içerisinde bulunuruz. İnsansız hayat aracı dediğim de aslında ruhun ta kendisi. Ne kadar insanlıktan uzak, o kadar yere yakın.

    Tin Suresi 4.ayetinde geçtiği gibi "Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık." cümlesinden insanların yaratılışının güzelliğine, 5.ayetinde geçtiği gibi de "Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik." cümlesinden dönüşümün ta kendisine ulaşıyoruz! Acaba dıştan o kadar tiksinç görünen böcekler aslında onlarca altın orana sahip, en güzel biçimde yaratılan insanlardan daha mı masumlar yoksa? Gerçekten, biz neye dönüşüyoruz? Bu kocaman beton yığınlarını dünyaya yığan, bütün belaların baş sorumlusu insanoğlu yolculuğuna böyle nereye kadar devam edecek? https://www.youtube.com/watch?v=WfGMYdalClU

    Peki, son ağaç kesildikten, son nehir zehirlendikten ya da son balık yakalandıktan sonra mı anlayacağız paranın yenmiyor olduğunu? Ya da dönüşmeyen tek şeyin dönüşümün ta kendisi olduğunu? Esas şaşırdığım şey de bizleri doğurmuş olan insanların bizler için demiş olduğu nurtopu gibi lafından sonra kintopu ve paratopu olan insanlara dönüşmüş olmamız. O gözleri açılmamış bebeklik hallerinden sonra gözleri açılan canavarlara dönüşmemiz. Keşke bir böcek olup da bu olmuş, oluyor olan ve olacak olayların hiçbirini görmemek isteyişlerimiz.

    Kafka'nın Dava kitabındaki K.'nın o bitmeyen merakının sürecinde gittiği yukarıdaki kasvetli sistemdeki insanların aşağıda duran K'ya baktıklarında nefes alamamaları ve ölecekmişçesine hissetmeleri gibi, Samsa'nın etrafındaki insanların -yani biz, hepimiz!- her birisi de olabildiğine rütbeli, olabildiğine ego sahibi, olabildiğine kibirli, olabildiğine iyi arkadaşlıkların ve sevgilerin sahibi, olabildiğine para ve güç sahibi olmayı ister. Beklemediğiniz, tanışmadığınız ve yüzleşmekten korktuğunuz o sistem sizi eninde sonunda odanızda bulur ve sizi bir paranoyağa, böceğe ya da apeirofobik bir insana dönüştürene kadar da hiç durmadan o duyulmayan sesini çığırmaya devam eder.

    Dönüşüm benim açımdan Kafka'ya ait esrarengiz bir kaçış romanıdır. Kaçış fakat bastığı toprağın üstündeki acılardan farkında -nereye kaçarsan kaç- kaçamayacağın bir kaçış. Öyle ki, dönüşümün nedeninin bile hiç sorgulanmadığı, aynen kabullenildiği bir kaçış. Eski muhabbetlerin samimiliğinden ve aile yaşantısının güzelliğinden, statik ve katı bir duygusuzluk hayatına doğru alınan yoldan kaçış. Otoritenin psikolojik, spiritüel ve ekonomik olarak bizlere biçtiği rolün sömürgesinden 1984vari bir kaçış.

    Peki, böcek mi toplumdan çıkar yoksa toplum mu böcekten?
  • aLi | Cahil Bilge tekrar paylaştı.
    "hayatta her insanın kendini gregor samsa gibi hissettiği zamanları olmuştur"

    kafka'nın sembolizmin ve soyut düşüncenin dibine vurduğu hikaye. fiziki bir değişiklikten yola çıkarak, belki de duygu dünyamızda bunun binlerce katı ters değişiklikleri ne kadarda doğal karşıladığımızı yüzümüze vurur. düşünülenin aksine değişen gregor samsa değil, ailesi ve çevresindekilerdir bana göre.

    yazarın tam olarak ne anlattığından çok sizin ne anladığınıza bağlı bir kitap.hayatınızın her döneminde, her her okuyuşunuzda, yeni bir şey bulursunuz içinde, hayatınızdaki her dönüm noktasında, ilkokuldan liseye, liseden üniversiteye, her dönemde bir şeyler katar bu kitap size. hep kendinizden bir parça bulursunuz.

    bir insanın böceğe dönüşmesiyle bir böceğin insana dönüşmesi arasındaki ayrımı düşündürür ilk başta.
    sistemin çarklarından biri olursan, yaşarsın. Ama özgürlüğünü, sistemin belirlediği sınırlar dahilinde yaşamak zorundasındır. eğer çarktan ayrılmayı seçersen asıl özgürlüğü yakalamışsın demektir. ama bu sefer de toplum tarafından dışlanırsın. insanlar, onlara yük olduğunu sana hissettirmekten kaçınmazlar. psikolojin dağılır, yalnızlaşırsın ve sonunda ölürsün. en acısı da, kimse pek üzülmemiştir ölümüne. kurtulmuşlardır senden çünkü…

    insanlara faydan dokunuyorsa onların herhangi bir ihtiyacını karşılıyorsan, sevilirsin, sayılırsın. eğer bir faydan dokunmuyorsa ve hatta zararın dokunuyorsa insanlar tarafından yavaş yavaş dışlanırsın. ilişki bu duruma geldiğinde artık onların umrunda olmuyorsun ve gözlerinde bir böcek olarak görünüyorsun sadece.

    bunu hayatınıza da uygulayabilirsiniz. siz insanlara iyilik yapsanız da bu iyiliği kestiğiniz vakit karşı tarafın takındığı tavrın bir anda nasıl değiştiğini görebilirsiniz rahatlıkla. iyilik artık mesuliyete dönüşür…
  • aLi | Cahil Bilge tekrar paylaştı.
    Bir toplum böyle köksüz,yoksul,amaçsız hale gelirse,o toplumdaki insanların birinci işi dedikodu olur.
  • aLi | Cahil Bilge tekrar paylaştı.
    Ey ima edenler, iman ediniz!
  • aLi | Cahil Bilge tekrar paylaştı.
    Tren garındayım. Hızlı adımlarla yaklaştığım trene hareket saatinden beş dakika önce yetişiyorum. Soluklarımın hızıyla aynı hızda koltuğa yerleşiveriyorum. Yaz sıcağının bunalttığı bir günde trenin serin olması ile rahatlayıp, iyi bir yolcuğun beni beklediğini düşünüyorum. Yedi saatin kötü geçmesi için hiçbir sebep yok. Derken yakınlarımda ki koltuklara hilal taktiği ile çok çocuklu bir aile yerleşiyor. Üç kuşak bir arada, en sevdiğimden. Yaşlısı ayrı, orta yaşlısı ayrı, çocuğu ayrı konuşacak belli. Çocukların sesinden nasıl bir gürültü içine düştüğümü anlıyorum. Yaşlı amcamın da kısa aralıklara balgam temizleme sesi bas etkisi yapıyor. Sinirlerim bozuluyor, bağırıp çağıran çocuklardan birinin yanağına şamarı basmak istiyorum. Hemen bu düşünceden vazgeçiyorum. Çocuğa, doğası gereği etrafı tanıma aşamasında, zihninde sınırlayıcı kurallar duvarı olmayan, bu sebeple sebepsizce bağıran çocuğa vurmak. Toplumsal kuralların, bencilliğimle bir olup beni anlayıştan yoksun bıraktığını anlıyorum. Kendime güzel bir küfür savuruyorum.

    Tren hareket saati gelmesine rağmen hareket etmiyor bir türlü. Yarım saat geçtikten sonra bir görevli vagonları dolaşarak, yapımı tamamlanmamış, bu nedenle tek bir rayın kullanılabildiği hatta, gelen trende yangın çıktığını, belki yarım saat belki de yarım saatten uzun bir süre sonra hareket edebileceğimizi, yolcuların isterlerse trenden inip garda ve peronda dolaşabileceğini, anonslara dikkat etmeleri gerektiğini söylüyor. Çoğu kişi iniyor, bu çoğu kişinin çoğu da peronda beklemeye başlıyor. Ben de gürültünün dışarı taşınma fırsatından istifade hemen kitabı elime alıyorum, yavaşça silikleşen çevreden sıyrılıp kitabın içine dalıyorum. Yarım saat süren sessizlikte zamanın farkına varmadan kitaptan bir bölüm bitiyor. Bu kısa okuma beni dinginleştiriyor, sakinleşiyorum. Bu dakikalarda kitaptan kafamı kaldırdığım sırada peronda ekmek arası bir şeyler yiyen bir çocuk görüyorum. Bir yandan da trene bakıyor. Ekmekten büyük bir parça alıyor, aldığı parçadan bir kısmı yere düşüyor. Yere düşen parçayı alıp hiçbir şey olmamış gibi yemeye devam ediyor. Yanına kızgın ifadesini takınmış, esmer tenli, saçları dağınık, çocuğa bir pislikmiş gibi bakan gözlerle bir adam yaklaşıyor. Adamın yürüyüşünde eski Türk filmlerinde patronun emrinden çıkmayan ama içinde korku imparatorluğu barındıran kötülere özgü kabadayılık kokan bir hava var. Çocuk adamı görür görmez kaçar gibi oluyor, sonra duruyor. Sakınır bir tavırla elini başının üzerine kaldırıyor. Adam, çocuğun babası, bu belli. Bir şeyler söyleyerek, çocuğun kolundan sertçe tutuveriyor. Trenin içindeyim, onlar ise peronda, ne konuştuklarını duyamıyorum. Çocuğun dayaktan sakınan ve korkmuş hali, benim de içime bir korku salıyor. Adam, kolundan sürüklediği çocuğu sert ve ani bir hareketle banka oturtuyor. Bir şeyler söylemeye devam ediyor, arkasını dönüyor bir müddet. Ben içimden 'iyi' diyorum, 'çocuğa vurmadı hiç yoktan.' Hay şom ağzımı... Adam dönüyor, çocuğun kafasına önce bir tokat atıyor, çocuğun eline geliyor tokat. Sonra göğsüne vuruyor, çocuk iki büklüm kıvrılıyor. Koltuğuma siniyorum, kanım çekiliyor. Aniden adamı parçalara ayırma isteği baş gösteriyor. Böyle, trene kafasını vura vura parçalama, vahşi bir hayvanmış gibi saldırma isteği var içimde. Kalabalığa uyuyorum, kalabalık da bana uyuyor, kimseden çıt çıkmıyor. Herkes kendi eğlencesine, sohbetine bakmaya devam ediyor. Güçlü olduğumuzu hissettiğimiz zamanlar genellikle kötü davranışlar, istekler baş gösterir ya da tam tersi olur; kötü davranışlar, istekler bizi güçlü hissettirir. Aynı şey işin diğer tarafı için de geçerli. Naif, sakin olduğumuzda iyilik yapmayı düşünürüz, yaparız; ya da iyi şeyler yaptığımızda, düşündüğümüzde naif ve sakin hissederiz. Adamı parçalama isteği duyduğumda öylesine güçlü hissettim. Ancak suskun kaldığımda naif ve sakin hissetmedim, korkak hissettim, korkak. İyiliğim dokunamadı çocuğa, kendime de. Anons yapıldı, trene insanlar binmeye başladı, ben de diğer insanlar gibi çocuğa atılan dayağı unutuverdim hemen.

    Trene binmeyen bir kişi var. İki koltuk önümdeki kişiye buğulu gözlerle bakıyor perondan. Kafasını şefkatle yana eğiyor, eliyle cama dokunuyor. Gözümü alamıyorum oradan, çünkü bana da dokunuyor. Ellili yaşları aşmış teyzem beni ayrı bir duyguya sokuyor böylece. Bulunduğum konumu düşünüyorum. Şu an memlekete gidiyorum, uzun zaman olmuş gibi geliyor ayrılalı memleketten. Daha 4 yıl olmadı. Sık sık da gidiyorum zaten. Ama annemin beni ilk uğurlayışını, gözlerinin doluşunu, kaşlarının bükülüşünü, benim sakladığım gözyaşlarımı gördüm bu teyzede. Zaten o da çok dayanamadı, tren hareket etmeye başlayınca serbest bıraktı gözyaşlarını. Yavaşça ilerleyen trende ondan ayrılan kişi de (orta yaşlı bir kadın, kardeşi diye düşündüm) ayağa kalktı, el sallamaya başladı ağlayarak. Yine eski filmlerdeki dramatik sahnelerden birinin içinde hissettim kendimi. Bağırışan çocuklar, zalim babasından dayak yiyen bir çocuk, trenin hareketiyle başlayan hasret duyguları. Eski bir Yeşilçam filmindeydim bugün. O filmde bir figürandım.

    Etrafımı çevreleyen ailenin en küçük üyesi çığırtkan ve enerjik kız çocuğu yanımda o komik ve saçma dansına başlamasaydı ağlayacaktım. Dansını sergiledikten sonra bana döndü "Deyy" dedi. "Deyy" ne demek bilmiyorum ama elimi uzattım, küçücük eliyle parmağımı tuttu. Adın ne senin dedim, "eyyia" gibi bir şey dedi, annesi "Esila" diye düzeltti. Kızın abisi ise 7 yaşında, ön koltuğumda oturuyordu. Bir bilmece sormasıyla başladı yol arkadaşlığımız onla. Sonra yanıma geldi, tablet bilgisayarından araba yarışı açtı, o oynadı ben yorumladım. Esila koridorda gidip geliyordu, yanımızda durdu, tekrar parmağımı tuttu, "Deydeeyy" dedi. Kendimi uzun zaman sonra insan hissettim.
  • Gülbahar ne kadar sorarsa sorsun Sofi ona Ağrı Dağı'nın bu belalı öfkesinin ne yüzden ileri geldiğini, öfkenin ne olduğunu bir türlü söylemiyordu.
    .... Ben Destan'ın yalnız kaval dilincesini biliyorum.
    Yaşar Kemal
    Sayfa 28 - Yapı Kredi Yayınları
  • Sofi :
    "Bu," dedi, "Ağrıdağının öfkesidir. Ağrı çok öfkelenmiş, sonra da atalar Ağrının bu öfkesine türkü yakmışlar."
    Yaşar Kemal
    Sayfa 27 - Yapı Kredi Yayınları
İsterseniz yanlış düşünün, ama her durumda kendi kafanızla düşünün.
~ Doris Lessing ~
https://www.instagram.com/ali.uveyik/
137 okur puanı
09 Ağu 2017 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 107 kitap

  • Gezgin
  • Amok Koşucusu
  • Dönüşüm
  • Ağrıdağı Efsanesi
  • İlmihal Yahut Arzuhal
  • Gazap Üzümleri
  • Anadolu Tanrıları
  • Surname
  • Ezilenler
  • Kumarbaz

Okuyacağı kitaplar 4 kitap

  • Angela'nın Külleri
  • Mirdad'ın Kitabı
  • Beyaz Zambaklar Ülkesi
  • Tatar Çölü

Kütüphanesindekiler 71 kitap

  • Dönüşüm
  • Ağrıdağı Efsanesi
  • İlmihal Yahut Arzuhal
  • Gazap Üzümleri
  • Ezilenler
  • Kumarbaz
  • Meczup
  • Müslümanca Yaşamak
  • Puslu Kıtalar Atlası
  • Çanakkale Mahşeri

Beğendiği kitaplar 98 kitap

  • Gezgin
  • Amok Koşucusu
  • Ağrıdağı Efsanesi
  • Gazap Üzümleri
  • Surname
  • Ezilenler
  • Kumarbaz
  • Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası
  • İzdiham Sayı: 32
  • Müslümanca Yaşamak

Beğendiği yazarlar 32 kitap

  • Rasim Özdenören
  • Peyami Safa
  • İskender Pala
  • Ernest Hemingway
  • Kemal Tahir
  • Murat Menteş
  • Anton Çehov
  • John Steinbeck
  • A. Ali Ural
  • Erdem Bayazıt