Zaten hayat da uyum ve uyumsuzluklar arasında gidip gelen bir salıncak değil miydi? Önemli olan sevgi, kalıcı olan aşktı. Aşk en paslı kilidi bile açacak
güçteydi.
Aşk her şeye muktedirdi.
Akşam iniyor. Gökyüzünde yıldızlar beliriyor, bir bir yanarak gökyüzünü aydınlatıyor. Sürgünler, her yerleri sızılar içinde birbirine bakıyorlar, bazıları mışıl mışıl uyuyan, bazıları annelerinin
kucağında uyuklayan çocuklarına, pencerelerden uzaklara,
gökyüzünde parlamaya başlayan yıldızlara bakıyor. Bu yıldızlar
onların değil mi? Yaylalarının, dağlarının, vadilerinin yıldızları değil mi bunlar? Şimdi gözleri yıldızlarda, yaylalarından, dağlarından, vadilerinden uzaklaşıyorlar. Şimdi yaylaları, dağları, vadileri onlara bu yıldızlar kadar uzak. Bir daha yaylalarının, dağlarının, vadilerinin havasına yeniden ne zaman kavuşacaklar?
Herkese yetecek kadar bu uçsuz bucaksız ülke niçin durulmuyor?
Niçin bu siyasal depremler? Ülke niçin, doğal depremlere dayanabilen bu dağlar, göller, ovalar, nehirler , tarlalar gibi siyasal depremlere karşı duramıyor? Kim bunun sorumlusu? Askerler mi?