Ben yalnız Fahri’yi severim, o da beni sever. Severim. Niçin? Bunun niçini yok. O da beni sever, onun sevgisinin de niçini yoktur. İşte sevgi bu. Kalanı yalan. Kalanını biz uydururuz.
bana derler niçin gülzâra varmazsın bahâr oldu
bahârı neyleyim ben yârim ağyar ile yar oldu
Cevapsız sorular soruyorlar, kesip atması çok zor. “Bak! İlkyaz geldi, renkler gülüyor, yumuşak esintiler gülleri okşuyor. Neden bağlara bahçelere, güllüklere koşmuyorsun?” diyorlar. Âlem bahar kılığında, ruhum kara kışın kıskacında. Gözümde yok güller, bülbüller, yeşiller, renkler, dereler. Gönlümde keskin buzlar, yüzümde ihanetin tırnakları. Beşinci mevsimin ortasındayım. Bana ne yazdan, bahardan. Düşmanlarla yar oldu sevdiğim, ben onun kaygısındayım.
Hayatımda ondan başka bir şey yoktu. Yalnız ne olduğununu bilmediğim bir şey, bir eksiklik vardı. Onun çehresi yoktu, hayatı yoktu; sonra, o büyük hülyalı gözlerinin müşaşa, nurlu derinliklerinin cazibesiyle geldi. Mukaddes maksadımın çehresi, senelerce beklediğim çehresi sendin Handan.
Sevgili Dost!
Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba 'insan' denince hatırlanıyor muyuz?