Azra kumru'nun Kapak Resmi

A.K (hastane günleri')
Asla romanlara konu olmamış, olamayacak geceleri yaşıyorum.
Gecenin bir yarısı deliksiz uyuyacağım sandığım uykudan kan kokusu ile uyanıyorum.
Bana eşlik eden tek şey ilaç şaseleri ve şırıngalar,
Saate bakıp yine sabah olmamış diyorum.
Ucuz deterjan yastık kokusu ile aval aval tavanı izleyip güneşin doğuşunu bekliyorum.
Sokak lambalarının söndüğü saatleri ezberledim.
Hepsinin aynı anda sönmediğini biliyor muydunuz ?

05:04

Azra kumru tekrar paylaştı. 19 Eyl 15:35

Kader
" Sen de anla artık, başka yolu yok bunun! Yazıkmış, kılmış, tüymüş hepsi hesap edildi bunların ya. Her şeye hazırım diyorum sana. De ki iyilik ediyorsun, de ki sevap işliyorsun.. Herkesin inandığı bir şey vardır bu amına koduğumun hayatında. Benimkisi de sensin. Ne yapayım..."

Azra kumru tekrar paylaştı. 18 Eyl 18:10

A K
yağmurlu bir günde akşam üzeri pencere kenarında, sevdiğim mısralar eşliğinde soğumaya yüz tutmuş bir fincan sütü içmek dışında başka bir beklentimin olmadığı bu hayatta ilk kez kısa bir kelimeyi duymak için uzun zaman sonra Tanrı ile bu denli muhatap olmuştum. Sadece bir kal için gecelerce yersiz umut edip Tanrıya yalvarmıştım
Aylar sonra yaptıklarımın anlamsız olduğunu fark etmiştim.
Soğuk ve pervasız gerçek boğazımı düğümlemişti, yutkunamıyordum.
Anlamalıydım! en yakınları tarafından vazgeçilen biri için kal fazla bir kelimeydi.
Kaldı ki hislerim bile beni yavaş yavaş terk ediyordu.
Eğer hayata bir kez yenik başladıysanız acı şekilde ardı kesilmez.
Hiç bir dua bana asla kal demeyeceği gerçeğini ne yazık ki değiştirmedi.
Oysa kurduğum küçük ütopyam aslında onu kaybettiğimi bir türlü anlamıyordu.
öyle ki herhangi bir şeyi kaybetmeniz için önce sizin olması gerekir.
size ait olmayan, hiç sizin olmamış biri kaybedilebiliyorsa şayet ben asla bulmamak üzere ziyadesiyle kaybettim.

-Acaba oyuncağımı mı kaybetmişm

Azra kumru tekrar paylaştı. 15 Eyl 11:55

Şimdi Tarlabaşın'da çay içmek vardı diyorum
ııy esrarcılar diyorlar. Erzurumda'da çok tarla var ne alaka esrarla şimdi :/

Selim Pusat'ın GÜNTÜLÜ için yazdığı şiir;
-Ulu Tanrım!, bu nasıl dizeler artık kesinlikle aşka inanıyorum.

Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden? Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu? Pervane olan kendini gizler mi hiç alevden?
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu.

Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse,
Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse,
Herşey silinip kayboluyorken nazarımdan,
Yalnız o güzel gözlerinin nuru görünse..

Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla,
Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince,
Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince.


Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım,
Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.
Gözler ki birer parçasıdır sende İlah'ın,
Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın.

Vur şanlı silahınla, gönül mülkü düzelsin,
Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!

Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden,
Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden..

Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,
Vaslınla da dinmez yine bağırdaki ağrı.
Dinmez! Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu! Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu!

Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı,
Görmek seni ukbadan eğer mümkün olaydı.

Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler,
Tek bendeki volkanları söndürse denizler!

Hala yaşıyor gizlenerek ruhuma 'Kaabil'
İmkanı bulunsaydı bütün ömre mukabil Sırretmeye elden seni bir perde olurdum.
Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.

Mehtaplı yüzün Tanrı'yı kıskandırıyordur,
En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.
Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur;
Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik...

Azra kumru, Ruh Adam'ı inceledi.
 14 Eyl 20:17 · Kitabı okudu · 10 günde · Puan vermedi

Kitabı bitirdiğinizde etkisinden kurtulup normal
hayata dönmeniz bir hayli zaman alıyor. Romanın Hüseyin Nihal Atsız'ın hayatını anlattığı(Selim Pusat karakteri adında) rivâyet ediliyor.
Doğa tasfirlerini, ruh talillerini dibine kadar hissedeceğiniz, aşkı da bir o kadar güzel yaşayacağınız ve anlayacağınız muhteşem bir kitap.Kitabın kurgusu, şiirlerin yerleştirildiği zamanlar o kadar güzel ve incelikli.
Atsız sever misiniz bilmem ama okumanızı isterim.

"Küseceksek oynamayalım"
sizin hiç mahalleniz oldu mu?
aşağı mahallenin çocuklarıyla oynayıp, arka mahallenin kızlarına sevdalandınız mı?
peki sizin hiç mahalleniz yıkıldı mı?
Tarlabaşı'nın o rengarenk özü.
molozlor arasında kaldı söylenecek sözü,
yaşayan bir şehrin, hayalet köşesi.
artık yankılanan sadece dozer sesi.

küçük İskender
"savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye,
zaman ki sana hasta oldu
incelikli haytasın

nüksederken mahallenin maşallahı eyvallahı
güzelleş be oğlum.

şimdilik ölümüne kadar hayattasın
şimdilik, ölümüne kadar hayattasın."

Kenar mahalle ile ilgili yazımı şikayet etme mantığı nedir? Gerçekten yaşamın içersinde olan konuşmalardan, insanlardan bu kadar mı rahatsız oluyorsunuz?
Ötekileştirmeye devam edip, bize karşı sağırı hatta körü oynayıp varlığımızdan şüphe duymamızı mı istiyorsunuz?
Hepiniz mi küçükken sokaklarda oyun oynamak yerine mutlu aile tablonuzla plaza plaza dolaştınız.
Rant için evlerimizden edilmemiz bir yana toplumda bile varlığımız hakkında konuşulmasını neden istemiyorsunuz ?
Potansiyel suçlu, orospuyuz(!)
İnsanız yahu insanız, elinize aldığınız kameralarla sanki hayvanat bahçesindeymişsiniz gibi şak şak flaş patlatmanızdan da bıktık.
bunuda şikayet ediceksiniz, çünkü hala aynı iğrenç zihniyete sahipsiniz.
modern gettolaşmadır bunun adı. Veya istenmeme.
öyle veya böyle ne kadar sokak insanını istemeseniz bile bizler varız.

Azra kumru tekrar paylaştı. 06 Eyl 19:02

Boy boy residence dikip "mahalle kültürünü yaşatmayı amaçlıyoruz" diyorlar. Küfür mü etsem bilemedim.

Orhan Pamuk
Yıkıntıların Hüznü: Tanpınar ve Yahya Kemal Kenar Mahallelerde
Tanpınar ile Yahya Kemal İstanbul'un ücra, uzak ve fakir semtlerine birlikte uzun yürüyüşlere çıkarlardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Tanpınar bir kere tek başına gene aynı yerlerde, “Kocamustafapaşa ile surlar arasındaki o geniş ve fakir semtlerde” dolaşırken bu yürüyüşlerin kendisi için ne kadar öğretici olduğunu anlatır. Buralar Gautier'nin de 1853'te yürüyüp şehrin hüznünü içinde hissettiği yerlerdir.

Tanpınar ile Yahya Kemal bu mahallelerde “mütareke yıllarında” yürümeye başlamışlardı. Nerval ve Gautier'nin şehre gelişi ile, bu iki Fransız arkadaş yazarın eserlerini hayranlıkla bilen, onların yolculuk kitaplarını, İstanbul hakkında yazdıklarını çok dikkatle okumuş bu en büyük iki Türk yazarın bu uzak mahallelerde yürüyüşü arasındaki yetmiş yılda, Osmanlı Devleti bütün Balkan ülkelerindeki ve Ortadoğu'daki topraklarım kaybede kaybede, küçüle küçüle yok olmuş, İstanbul'u besleyen gelir kaynakları kurumuş, özellikle Balkanlarda kurulan yeni devletlerin uyguladığı etnik temizlikten kaçan Müslüman göçmenlerin İstanbul'a akın akın gelmesine karşın yüzbinlerce kişi de Birinci Dünya Savaşı'nda öldüğü için şehrin nüfusu ve zenginliği artmamıştı.

Tam tersi, bu yetmiş yılda Avrupa ve Batı çok büyük bir teknolojik ilerleme ve zenginleşme yaşarken İstanbul fakirleşmiş, dünyadaki gücünü ve çekimini kaybettiği için işsiz ve ücra bir kent olmaya başlamıştı. Ben çocukluğumu bir büyük dünya şehrinde değil, büyük ve yoksul bir taşra şehrinde yaşadığımı hissederek geçirdim.

Tanpınar'ın “Kenar Semtlerde Bir Gezinti” başlığıyla anlattığı kendi yürüyüşü ve daha çok da Yahya Kemal'le beraber yaptıklarından söz ettiği yürüyüşlerde yalnızca fakir ve ücra İstanbul'a, kenar mahallelere gitmek değil, Türkiye ve İstanbul'un dünyada fakir ve ücra bir yer olmasına ruhsal bir hazırlık da vardır. Kenar semtlerin bir manzara olarak keşfi, Türkiye'nin ve İstanbul'un da kenar mahalle olmasıyla ilgilidir. Tanpınar, benim de çocukluğumda bol bol gördüğüm yangın yerlerinden, harap eserlerden, yıkık duvarlardan söz eder. Sonra bu fakir ve yıkıntı mahallede “nasılsa ayakta kalmış büyük ve ahşap bir Hamit devri konağından” gelen kadın seslerine (eski alışkanlıkla “harem cıvıltısı” der Tanpınar) dikkat kesilir ama yazının kurduğu siyasi-kültürel programa uygun olarak bu seslerin Osmanlı'dan değil, “bir çorap fabrikasında ya da dokuma tezgâhında” çalışan fakir şehirli kadının modern çalışmasından geldiğini anlatır.

Tanpınar'ın “hepimizin çocukluğumuzdan beri tanıdığımızı” söylediği ve Ahmet Rasim'in herhangi bir sayfasında okuduğumuzu hatırlattığı ve bir köşesinde “küçük asma veya salkım çardaklı çeşmesi, güneşe serilmiş çamaşırı, çocuğu, kedisi köpeğiyle, mescidi ve mezarlığıyla” kenar mahalledir burası. Nerval ve Gautier okuyarak şehrin ücra mahallelerinden, yıkıntılardan, izbelerden ve şehir surlarının çarpıcı görüntüsünden öğrendiği melankoliyi, Tanpınar yerli bir hüzne çevirir ve bu hüznü yerli bir manzaraya ve çalışan modern kadının hayatına ustalıkla taşır.

Yaptığı şeyin anlamının tam ne kadar farkındaydı bilemeyiz. Ama kenar mahallelere, şehrin yıkıntılarına, unutulmuş boş sokaklarına “izbe” dediği yangın yeri, yıkıntı, imalathane, depo ve yıkılmakta olan ahşap konaklara özel bir güzellik ve anlam yüklemeye çalıştığının farkındaydı. Çünkü aynı yazıda şöyle der Tanpınar:

“Bu harap semtlerin macerasını bir sembol olarak görüyordum. Bir şehrin sadece bir semtine bu yüzü verebilmek için ne kadar zaman ve ne kadar vaka, hadise lazımdı. Kaç fetih, kaç bozgun, kaç hicretle bu insanlar buralara gelmişler, hangi yıkılışlar ve yapılışlardan sonra bu görünüşü alabilmiştiler?”

Şimdi, belki okurun da aklını kurcalayan şu soruya bir cevap verebiliriz: Osmanlı Devleti'nin yıkılışının, İstanbul'un Batı karşısında bir yandan kendi kimliğini kaybederken, bir yandan da fakir düşüşünün, bütün bu büyük kayıpların uyandırdığı melankoli-hüzün duygusu şehre bu kadar bağlı bu iki büyük yazarda niye Nerval tarzı bir içe çekilme, bu içe çekilmeye denk düşecek bir “saf şiir” (Yahya Kemal “halis şiir” derdi) arayışı yaratmadı?

Nerval'in Aurelia'smda, aşkta kaybedince yükselen melankolinin, onun hayattaki diğer faaliyetleri “kaba saba oyalanmalar” düzeyine indirmesine neden olduğunu görüyoruz. Nerval, İstanbul'a melankolisini unutmak için gelmişti. (Farkına varmadan bu melankoliyi Gautier'nin şehre bakışına taşıdı.) Türk edebiyatının yirminci yüzyıldaki en büyük şairiyle en büyük romancısı olacak Yahya Kemal ve Tanpınar bu hüzünlü, ücra semtlerde dolaşırken sanki kaybettikleri şeyleri ve melankoliyi daha da fazla içlerinde duymak istiyorlardı. Niye? Siyasi bir amaçları vardı: İstanbul'un yıkıntıları içerisinde Türk milletini ve Türk milliyetçiliğini keşfetmek, büyük Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıldığını, ama onu yapan Türk milletinin (Rumları, Ermenileri, Yahudileri, Kürtleri ve diğer azınlıkları Türkiye Cumhuriyeti Devleti'yle birlikte unutmaya hevesle hazırdılar) hüzünle de olsa ayakta durduğunu göstermek istiyorlardı.

Ama Türk milliyetçiliği fikrini, milliyetçi olmaları gerektiğini öğrenir öğrenmez, güzellikten yoksun otoriter bir söylem kullanan milliyetçi Türk devletinin ideologları gibi değil, emir ve zordan uzak bir “güzellik” ile geliştirmek istiyorlardı. Yahya Kemal Paris'te Fransız şiirini ve edebiyatını tanıyarak on yıl geçirmişti ve Türk milliyetçiliğinin, ancak “Batılı gibi” düşünerek, bu milliyet-çiliğe uygun Batı tarzı bir imgeyle “güzelleştirilerek” yapılabileceğini biliyordu.

Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması, İstanbul'un Tanpınar'ın Sahnenin Dışındakiler adlı romanındaki deyişiyle “esir şehir” olması, Boğaz'da, padişahın kaldığı Dolmabahçe Sarayı'nın önünde demirleyen İngiliz ve Fransız zırhlıları, İstanbul'un ve Anadolu'nun geleceğinde Türk kimliğinin öne çıkarılmadığı çeşitli siyasi tasarılar onları Türk milliyetçisi olmaya zorlamıştı. (İleriki yıllarda devletle ilişkilerini kolaylaştırarak onları elçi ve milletvekili yaptıracak bu zorunluluktan, milliyetçi olmaktan, 6-7 Eylül gibi Hıristiyanlık ve Batı karşıtı etnik şiddet olayları karşısında sessiz durmaktan şikâyetçi değildiler.)

Anadolu'da Yunanistan ordusuna karşı savaş sürerken, savaşı, siyaseti ve askerleri çok da fazla sevmeyen Yahya Kemal Ankara'ya gitmemiş, Tanpınar'ın romanının başlığında ima ettiği gibi, İstanbul'da “sahnenin dışında” kalmış ve bir yandan geçmiş Türk zaferlerini anan şiirler yazarken, bir yandan da bir “Türk İstanbul” imgesi geliştirmeyi üzerine vazife edinmişti.

Yahya Kemal'in başarıyla tamamladığı bu siyasi programının edebi yanı, Farisi edebiyattan devralınmış geleneksel şiir biçimleri ve ölçüleri (aruz) ile yazılıp konuşulan Türkçenin havasını ve edasını birleştirmek ve Türk milletini büyük zaferler kazanmış ve büyük eserler vermiş büyük bir millet olarak anlatmaktı. İstanbul'u milletin en büyük eseri olarak göstermesinin iki amacı vardı: Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, mütareke yıllarında eğer İstanbul bir Batı sömürgesi olacaksa, bu şehrin yalnız Ayasofya ve kiliselerle hatırlanan bir yer olmadığını, İstanbul'un “Türk” kimliğinin de göz önünde tutulması gerektiğini sömürgecilere anlatmak. Kurtuluş Savaşı'ndan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra ise Yahya Kemal İstanbul'un Türklüğünün altını “yeni bir millet olmaya” çalışıldığı için çiziyordu. Her iki yazarın da İstanbul'un kozmopolit, çok dilli, çok dinli yanını görmezlikten gelen, İstanbul'un “Türkleştirilmesine” ideolojik destek veren “Türk İstanbul” adlı uzun makaleleri vardır.

Tanpınar, yıllar sonra yazdığı bir yazıda “Biz acı mütareke senelerinde mazideki eserlerimize nasıl sarılmıştık!” diye hatırlar. Yahya Kemal de “İstanbul Surlarında” başlıklı bir yazısında, aynı yıllarda öğrencileriyle Topkapı tramvayına binip “Marmara'dan Haliç'e kadar kule kule, diş diş, göz alabildiğine giden surun yanından” yürüdüğünü, “yekpare düşmüş duvar kütlelerinin” üstünde oturup dinlendiğini anlatır. İstanbullun bir Türk şehri olduğunu ka-nıtlamak için bu iki yazar “turistik” Batılı gözlemcinin altını çizdiği şehrin uzaktan gözüken siluetiyle, camiler ve kiliselerle yapılmış gölgesiyle yetinemeyeceklerinin farkındaydılar. 
Lamartine'den Le Corbusier'ye kadar bütün yabancı gözlemcilerin dikkat ettiği siluet (Ayasofya'nın da hâkimiyeti yüzünden) Türk İstanbul'un etrafında toplanabileceği “milli” bir imge değil, kozmopolit bir güzellikti. Yahya Kemal ve Tanpınar gibi milliyetçi İstanbulluların yenik, ezik, yoksul İstanbul'un Müslüman nüfusunu vurgulayacak, onun varlığını ve hâlâ kimliğini hiç kaybetmeden yaşadığını kanıtlayacak ve kayıp ve yenilgi duygusunu ifade edecek hüzünlü bir güzelliğe ihtiyaçları vardı. Bu yüzden kenar mahallelere yürüyüşlere çıktılar, şehirde yaşayan insanla eskinin, yıkıntının, geçmişin hüzünle buluştuğu güzel görüntüleri aradılar ve Gautier gibi gezginlerin yetmiş yıl önce keşfettiği (ve çok iyi okudukları) melankolik kenar mahalle manzaralarını buldular. Bütün milliyetçiliğine rağmen Tanpınar Batılı bir gezgin bakışıyla kimi zaman “pitoresk”, kimi zaman da “peyzaj” dediği kenar mahallelerin geleneksel, bozulmamış ve Batı etkisine girmemiş bu yanını anlatmak için “haraptı, fakir ve biçareydi, fakat kendine göre bir hayatı ve üslubu vardı” diye yazmıştı.
 

Parisli iki arkadaş şair-yazardan, İstanbullu iki arkadaş şair-yazarın Osmanlı Devleti'nin yıkıldığı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu yıllarda etkilenmesinin milliyetçilik, yıkım, Batılılaşma, şiir, manzara gibi iplerle teker teker örülmüş hikâyesini düğüm düğüm anlatmaya çalıştım. Bazan ipleri birbirine istemeden dolayarak ortaya çıkarmaya çalıştığım bu hikâyenin sonunda İstanbulluların dana sonra yaygınlaştırarak benimseyecekleri bir fikir, bir hayal çıktı ortaya. İlk kaynağını şehir surlarında ve civarında ıssız, izbe ve yoksul mahallelerden alan bu hayale “yıkıntıların hüznü” demek, bu hüznün en iyi hissedildiği şehir manzaralarına da, dışarıdan bakan birinin bakış açısıyla (Tanpınar gibi) pitoresk demek uygun olacak. İlk olarak pitoresk manzarada bir güzellik olarak keşfedilen hüzün, İstanbulluların kayıp ve yoksullaşma yüzünden daha yüz yıl yaşayacağı hüzne denk düşüyordu.

Orhan Pamuk

İstanbul Hatıralar ve Şehir

Kenar mahallede bir pazar günü
İstabul'un bir semti değil, bir dünya.
Kapısını açabilenin namının alıp yürüdüğü, en kallavi cümlelerin gizli öznesi.
Duyulunca narin kulakları tırmalayan.
Dar sokakları ağır ağır ilerledikçe keskin bozuk asfalt, kömür, sidik ve esrar kokusu burunları sızlatır. Çiçek kokusu mu bekliyordun diyor köşeden küçük kız, hiç konuşmadan.
Zarlar düşeş gelseydi, çiçek kokarmıydı ?
Hayat bu hep çiçek kokmuyor, hele ki burda hiç kokmuyor.
eski damların üstünde güneşin ilk ışıkları sevişmesiyle, tüm orospular, pezolar, şoparlar, gafticiler, bitirimler, ağır ablalar eskimiş penceredeki yırtık perdeleri açar.
mahallenin eski kral kevaşesi Aysel abla kafayı camdan çıkarıp sağa solu keser.
Bakkal sahibi kürt Şiran abi dükkanı açmak için sokağa iner inmez Aysel abla ile oynaşır.
eskiden ne zaman konuşmalarını duysam kıkır kıkır gülerdim.
- Erken açtın, ne oldu gacıya kene mi lazımmış
+ keneyi sen alacan, kız hala taş gibisin manitanın hasosusun. Nasıl kerhaneyi üstüne yapmadılar.
- Bi ara uğrada keneyi dönelim yavrum.
Kafasındaki tepsiyle bağıra bağıra poğaçacı belirir. Karılar uzattıkları sepetle almasıyla mahallenin piç çocukları ellerinde poģaça ile sokağa oyun oynama dökülür. Çoğu yarı çıplaktır.
Öğleye doğru kocalarını, dostlarını yataģından çıkartan karılar sokağa iner.
Hep aynı saatte ne olur ne olmaz diye polis devriye gezer.
yaşlı teyzeler terliklerinin topuğu ile bastıkları kubarları sıkı sıkı zıvanalamasından sonra mahalleye esrar kokusu yayılır.
pezolar ise hafta içi sattıkları cıbırları yemek ile meşguldürler.
pencereden sokağı izleyen mahalle büyükleri içtikleri kokulu bitkileri sepetele salarak aşağıda olan tanışlara ikram ederler.
tanışlar zıvanalardan bir iki nefes çektikten sonra kafayı hafif öne eğerek sepete geri koyup yaşamına devam eder.
Akşama doğru mahallenin genç kızları ileride pezevenkleri olucak manitalarıyla buluşmak için süslenip sokağa iner.
inmesiyle kaldırımda oturan karıların
-Ne o kız, izinli değil misin bugün demesiyle gülüşleri boş binalara yankılanır
Gece ise herkesin kafası güzeldir. Elinde şişesi ile mahallenin şarapçı delisi bağıra bağıra söylediģi şarkıya diğerleri eşlik eder.
Devriye sayısız gezer.
Kadın çığlıkları, pavyondan gelen muzik sesleri, baģırışma, gülüşme, şoparların çaldığı darbuka hepsi birbirine uyum sağlar.
Gökyüzünde yıldız dahi yoktur, kim bilir belkide bu garip dünyada gökyüzü bile yoktur.

Azra kumru tekrar paylaştı. 05 Eyl 23:29

kazanılabilecek en güzel ödül yalnızlıktır;
seslere karşı daha fazla duyarlılık,
kendini daha fazla dinleme,
arkadaşlarını ne çok ektiğini fark edip telafi etmeye çabalama,
arkadaşsız mı kaldım lan ben paniği,
ne var yani tek başıma da plan yapabilirim diye diye 1 ay evde oturma,
shuffle'da inadına damar şarkılara denk gelme,
sokaktaki sevgilileri seçip sinir olma (algıda seçicilik olarak çiftleri seçmek)
yapacak yeni şeyler arama,
internet sitelerinde daha aktif olma,
her şey tatsızmış sanrısı,
oha her şey süper lan manikliği,
içki,
sigara,
Belki biraz ot,
tek gecelik ilişkiler,
uygulanmayacak süper planlar,
ama tüm bunlara rağmen yalnızlık dünya üzerinde kazanılan en güzel ödüldür.
Tabi cesaret edebilene