Bir geminin iskele bordasına vuran dalgaların sesi kulaklarımı dolduruyor, pruvaya yakın bir tarafındayız geminin... Bodoslama yırttığımız denizin tiz sesleri de geliyor yakından. Nereye gidiyoruz bilmiyorum. Biz... Yanımda çehresini hiç hatırlayamayacağım bir adam deli gözleriyle bana bakıyor biliyorum. Durmadan anlatıyor. Anlattıkları deli saçması şeyler ama bakışlarına ve anlattıklarına rağmen bir deli olmadığını biliyorum. Söyledikleri değil, bunların yaşanmış olması delilik işte! Onun saplantılı, hasta ruhu bedeninden taşan takıntılı bir adam olduğunu düşünüyorum. Fakat o da değil... Saplantılı biri karşıdakinin yerine de düşünemez, hesapsızca davranır. Karanlıktaki adam yer yer kendini frenlemeyi becermiş. Anlattıkça ona kızıyorum, tiksiniyorum, yüzüne bakılmayacak kadar adi biri diyorum iyi ki karanlıktayız! Bazen de ona acıyorum, kendimden ürkmek pahasına hak veriyorum. Devam ediyor anlatmaya, sonu iyi gelmeyecek biliyorum. Karşımdaki adamın sonu gelmiş ve iyi bitmemiş, bir çırpıda hazin sonunu getiriyor anlattıklarının... Bu tiksindiğim adam için kendimi üzülürken buluyorum. Kitabın son sayfasını da kapatarak şöyle düşünüyorum; Benim hakkımda hiçbir şey bilmeyen bir hayatın daha acısını yaşadım.