Okuma konusu açıldığı zaman çok sık duyduğumuz bir yakınma vardır: "İyi ama vakit yok ki birader! Gazete bile okuyamıyorum."
llk bakışta doğru gibi geliyor değil mi? Sabah alelacele evden fırlayıp işe giden insanlar, iş dönüşü yorgun argın eve geliyorlar ve yemek telaşından sonra çeşitli televizyon kanalları karşısında yarı uykulu bir mahmurluğa gömülüyorlar. Ama aynı koşullar Batı insanları için de geçerli. Onlar da en az bizim kadar yorucu bir tempoda çalışıyorlar. Nasıl oluyor da o ülkelerde birçok kitabın satışı milyonlara ulaşabiliyor?
Batı ülkelerini görmüş olan herkes bu sorunun cevabını kolayca verebilir. İnsanlar yolda okuyorlar. Metroda, otobüste, elinde kitap, gazete ya da dergi olmayan tek bir kişi bile göremiyorsunuz. Tren ve uçak yolculuklarına herkes bir ya da birkaç kitapla çıkıyor. Otobüs duraklarında beklerken dergilere
göz atıyorlar. Tatile gittikleri zaman bavullarına mutlaka birkaç kitap koyuyorlar. Plajda güneşlenirken ya da yeşillikler arasında bir şezlongda dinlenirken kitap okuyorlar.
Bizim insanımızsa Hitit döneminden beri büyük bir sabır ve tevekkülle bıraktığınız yerde oturuyor. Ağrı’dan otobüse binip İstanbul'a gidiyor ve günler geceler boyu yola bakıyor. Hastane kapısında üç gün bekliyor da aklına bir gazeteye bakmak gelmiyor. Toprağa çömelmiş bir Hitit heykeli gibi
kıpırdamadan duruyor.
Okuma konusu açıldığı zaman çok sık duyduğumuz bir yakınma vardır: "İyi ama vakit yok ki birader! Gazete bile okuyamıyorum."
llk bakışta doğru gibi geliyor değil mi? Sabah alelacele evden fırlayıp işe giden insanlar, iş dönüşü yorgun argın eve geliyorlar ve yemek telaşından sonra çeşitli televizyon kanalları karşısında yarı uykulu bir mahmurluğa gömülüyorlar. Ama aynı koşullar Batı insanları için de geçerli. Onlar da en az bizim kadar yorucu bir tempoda çalışıyorlar. Nasıl oluyor da o ülkelerde birçok kitabın satışı milyonlara ulaşabiliyor?
Batı ülkelerini görmüş olan herkes bu sorunun cevabını kolayca verebilir. İnsanlar yolda okuyorlar. Metroda, otobüste, elinde kitap, gazete ya da dergi olmayan tek bir kişi bile göremiyorsunuz. Tren ve uçak yolculuklarına herkes bir ya da birkaç kitapla çıkıyor. Otobüs duraklarında beklerken dergilere
göz atıyorlar. Tatile gittikleri zaman bavullarına mutlaka birkaç kitap koyuyorlar. Plajda güneşlenirken ya da yeşillikler arasında bir şezlongda dinlenirken kitap okuyorlar.
Bizim insanımızsa Hitit döneminden beri büyük bir sabır ve tevekkülle bıraktığınız yerde oturuyor. Ağrı’dan otobüse binip İstanbul'a gidiyor ve günler geceler boyu yola bakıyor. Hastane kapısında üç gün bekliyor da aklına bir gazeteye bakmak gelmiyor. Toprağa çömelmiş bir Hitit heykeli gibi
kıpırdamadan duruyor.
Çok da aman aman bi hikaye olduğunu söyleyemem. Çocukları hastalanıyor doktorun parasını ödemek için inci bulmaya çıkıyolar. Çok büyük bir inci buluyorlar. Bu haber bütün ahaliye yayılıyor ve başlarına gelmeyen kalmıyor, sonrası klasik gerçekler. İnciyi de alıp kaçıyorlar yanlarında bebekleriyle. İz sürücüler peşlerine düşüyor, onları öldürme planı yapıyor Kino, karısını ve çocuğunu bi mağaraya saklıyor, kino mağaradan aşağı onları indirmek için indiği sırada bebek ağlıyor ve biri tüfeğini mağaraya doğrulttuğu sırada Kino üzerine atlıyor ama çok geç tüfeği ateşliyor adam kurşun tam bebeğin kafasına isabet ediyor. Kino hepsini öldürüyor. Tabi karı koca sonra yeniden köylerine dönüyor bitkin vaziyette. Yani çok da alın kesin okuyun diyemem. Normal bir insan evladı da bu hikayeyi kurgulayıp yazabilir. Ayrıca kitap konuyu uzatıp kitaplaştırabilmek için o kadar detay veriyor ki bayıyor artık.