Fazla konuşmazdı. Ben konuşurdum. Atölyeye katılanların hepsi çok konuşurdu; sadece şiirden değil, aynı zamanda siyasetten, seyahatlerden (ki ilerde başımıza neler geleceğini hiçbirimiz hayal bile edemezdik), resimden, mimariden, fotoğraftan, devrimden ve silahlı mücadeleden de söz ederdik; silahlı mücadele bizi yeni bir hayata, yeni bir çağa taşıyacaktı, zira çoğumuzun hayaliydi bu, daha doğrusu, hayallerimizin, uğruna yaşamaya değecek tek şey olan hayallerimizin kapısını açacak anahtar gibiydi. Üstelik çoğu zaman hayallerin kâbusa dönüştüğünü de biliyorduk belli belirsiz, ama umurumuzda değildi. Yaşlarımız on yediyle yirmi üç arasındaydı.
bir gün gelir bu kör acı kendisine bilenir
zamana katmer katmer, bir gül anlam eklenir
geçip gider düş gibi, bu kavkılı zor yıllar
dar kundakta ak bebeler sevdalara dillenir
sık dişini, yılma sakın, vazgeçme bu umuttan
elbet bir gün insanlar hasretle kenetlenir
gör işte o zaman, devranını küskün dünyanın
bilinmedik cemrelerle bak nasıl çiçeklenir
görmese de altıok metin oğul veren günleri
toprağın tavından sezip, kemikleri şenlenir
#metinaltıok
Güzelliğini henüz hiçbir erkeğin fark etmemiş olması inanılır şey değil gibi geliyordu bana; henüz kimse onu keşfedememişti. Belki de onu gördüğüm anda o var olmaya başlamıştı.