Her şeyin anlamsız olduğunu öğrendim — önce küçük isyanlarla, sonra uzun, soğuk sabahlarda. Evren umursamıyor bizi; ağaçlar düşüyor, yıldızlar patlıyor, insanlar seviyor, nefret ediyor, doğuyor ve yok oluyor — hepsi aynı boşluğun içinde, hiçbir bütünü tamamlamayan parçalar gibi.
Bir zamanlar "anlam" aradım. Anne sesinde, babamın tok gözlerinde, gökyüzündeki ilk ışıkta — her yerde bir işaret, her işarette bir yol vardı sanırdım. Şimdi anlıyorum ki işaretler biziz; anlamı biz yapıyoruz ve sonra onun içinden fırlayıp gidiyoruz. O kadar zahmetli. O kadar komik.
Nihilizm bana bir tür dürüstlük verdi: hiçbir şey kutsal değil, hiçbir vaad baki değil. Bu, umutsuzluk değil — daha çok bir rahatlama. Çünkü artık kimsenin onayına, hiçbir büyük tablonun parçası olmaya ihtiyaç duymuyorum. Anlam yoksa, özgürsün. Özgürsen, istediğini seçersin; sevmek de, nefret etmek de, usulca vazgeçmek de — hepsi sadece bir tercih.
Hayat ağacı filan... Ağaç kökünü toprağa salar, yaprağına ışığı arar. Ben de kök salmak istemedim artık; kökler sızlatıyor, aidiyet boğuyor. Dalın kırıldığı yerde kan yok; sadece kemik gibi çıtırdayan bir gerçek var. Biz, o çıtırtının arasından geçiyoruz.
Bazen geceleyin düşünüyorum: belki de güzellik yalnızca anlamsızlıktan doğuyor. Çünkü eğer her şeyin bir nedeni, her hissin bir amacı olsaydı; belki de duygular bu kadar yakıcı olmazdı. Boşluk, bir lütuf gibi — kıymet bilmezse yaktırır seni, bilirse rahatlatır.
Ben seçtim: anlam aramayı bıraktım, uçuruma bakmayı ve gülmeyi seçtim. Bu gülüş hüzünlü, yorgun, bazen de acımasız. Ama gerçek. Kendime yalan söylemiyorum artık. Her şey geçiyor. Sen de geçeceksin; ben de. Bu bilmek, ironik ama hafifletiyor.
Kendini tutma. Tutunmak için bir sebep yoksa, düşmenin tadını çıkar — veya düşmemeyi, küçük direnişleri, ufak