Masumiyet Müzesi bana göre görece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda ayrıcalıklı bir melankolinin bir insanı ve çevresindeki hayatları nasıl tüketebileceğini anlatan rahatsız edici bir roman.
Altı Harfli Bir Tatlı“yumuşak yerden sert vuran” kitaplarından biri oldu benim için. Kitapta en derin tema şuydu:
Bir insanın görülme, anlaşılma ve sevilme ihtiyacı. Acıma duygusu başta karakterler için başladığını zannediyorsun sonra usulca kendine doğru yönelmeye başlıyor. Kitapta " İnsan karşısındakine ağlamaz; ona bakar, ona ağlıyormuş gibi yapar ama asıl kendine ağlar." Başta bu cümle bana bencilce geldi ama sonra düşününce ve hayata bakınca doğruluk payı olduğunu anlıyorum. Kim bilir belki de kendi derdimize ağlayacak kadar açık yürekli olamıyoruz, kendinize yakıştıramıyoruz derdimize ağlamayı. Bu kitabın bu kadar etkileyici olasında dramatik olaylardan çok duygusal gerçekliğe yaslanmasının payı büyük. Süslü değil, çıplak bir duygu anlatımı var. Karşımda konuştuğum, dertleştiğim, ağladığım biri vardı. İnsanı savunmasız anını yakalıyor, içinde barındırdığı duygu yükünü sanki normal bir konuşma havasında yavaşça okurun omuzlarına bırakıyor. Ve sanırım aylarca okumayı ertelediğim bu kitabı okumaya hazırmışım çünkü herkes aynı kitabı okur ama herkes aynı yerden kırılmaz derler öyle oldu birazcık... Havf ile reca arasında olduğum, hem yüzleştiğim hem de içten içe iyileştiğim bir eserdi.
Bu eser ve Edmond Dantès hakkında söyleyecek o kadar çok sözüm varken sadece şu cümle ile yetinmem daha doğru geliyor bana:
" Hamdım, piştim, yandım " Mevlana
Bu bir insan eseri olamayacak kadar gerçekçi ve olağanüstü. Bu eser Suç ve Ceza'yı geride bırakarak benim en etkilendiğim roman oldu. Çünkü okurken olaylardan kendimi çekemeyip, sanki bende yaşıyormuşum gibi gerilimini hissettiğim, kendimi sorguladığım, vicdan muhasebesi yaptığım bir başyapıt. İnsan doğasındaki çelişkiyi, insanın içten içe kendini değersiz hissedip sürekli kendini suçlamasını, Tanrı ve iman ilişkisini, günahların tek suçlusu bireyin olmadığını aslında toplumdaki her birey toplumu içinde taşıdığını anlatmış. Romanın bazı yerlerinde bütün günahkarların gerçekten sevilebilir olduğuna yapılan vurgu aslında kıymık gibi elime batan tek şey oldu. Bir terörist, tecavüzcü, çocuk katili sevilebilir mi ? Pek sanmıyorum. Bu noktada İvan'ın düşüncesi daha gerçekçi gibi geldi bana.Gerçekten bütün günahların sebebi toplum mu? İnsanın içindeki günakarın kontrol edilmesinde en büyük etken bireyin kendisi değil mi ? Gibi gibi... Okuyanlara iyi okumalar dilerim.