O zamanlar ölümün ne olduğunu bilmezdim. Söylenmeyen, dile gelmeyen derdin, yurt hasretinin içten içe usul usul ölüme dönüştüğünü bilmezdim. Yıllarca, kuşların gelmesini daha fazla bekleyemedi, kuşlarla beraber gitti. Güneşin parlak saçlı kızı sabah penceremizi tıklattığı vakit pencereden uçup gitti, diye düşünüp durmuştum. Ta ki ölümün beyhude karanlığını anlayana dek...
Büyümeye fırsat bulamadığı yalnızca çocukluğunu biriktirebildiği bu şehir, bir zamanlar bu seslerden yapılmaydı. Hayatı tanımlayan bu seslerin şehirden ne vakit çekildiğini, ne vakit savaşı anlatan seslere dönüştüğünü kimse bilemezdi...