On dokuzuncu ve yirminci yüzyıl boyunca fakirlerin neden fakir olduğu sorusuna onlara söz hakkı vermeden cevap ve renlerin sayısında hiç sıkıntı çekilmedi. Sesi gür bir çoğunlu ğun dediğine göre fakirlerin kendi salaklıkları ve yetersizlik leri yüzünden fakir oldukları, kesin (ve bilimsel olarak kanıt lanabilir) bir gerçekti.
Ekonomik meritokrasinin yükselişiyle birlikte fakir insan lar, zenginlerin yardımına muhtaç "talihsiz" kişiler olarak ta nımlanmaz oldular; kendi çabalarıyla zengin olmuş, hali vak ti yerinde insanların umarsızca aşağılayabildikleri "başarı sız" insanlara dönüştüler. Suçluluk ve merhamet gibi hisler den azat edilen zenginler, malikanelerde sefa sürüyor olmak tan ötürü hiç de utanç duymuyor, dönüp konuşmaya bile te nezzül etmedikleri fakirlerin talihsiz halleri için timsah göz yaşları döküyorlardı.
Refahın ve mal mülkün adil bir biçimde dağıtıldığı görü şünü savunan kuramlar arasında, on dokuzuncu yüzyıl felse fesi olan Toplumsal Darvincilik'ten daha iyi bir örnek düşü nülemez. Toplumsal Darvincilere göre toplumdaki herkes başta kısıtlı kaynaklarla yola koyulmuştu, yolun başında her kes eşit ölçüde para, mesleki olanaklar ve kendine güvenle donatılmıştı. Bu yarışta kimileri ön sıraya geçtiler. Bunun ne deni onların ayrıcalıklı olmaları ya da şanslarının yaver git mesi değil, yarıştıkları diğer kişilere oranla daha nitelikli olmalarıydı.