Satranç tahtasını taşlarıyla birlikte iç dünyama yansıtmıştım ve tıpkı deneyimli bir müzisyenin bütün sesleri ve bunların birlikteliğini duyabilmesi için sadece notalara bakmasının yeterli olması gibi, ben de yalnızca formüllerin yardımıyla belli bir konumu kuşbakışı görebiliyordum.
Çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir. Özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.
1920’ lerin Viyana’ sında tek taraflı yaşanan bir aşkın mektubunu okuyoruz. Bilinmeyen kadın yaşadığı aşktan pişmanlık duymuyor, kendisini tanımayan aşık olduğu adama karşı nefreti yok. Yaşadığı aşk olmasa var olamayacağını kabul edip, aşkın gücüyle hayata tutunuyor. Değinmek istediğim nokta yazar R’ den olan çocuğunu ikinci bir aşk olarak görmesi. Evet yazar onu hiç tanımamış, değer vermemiş ama yazardan olan çocuk aşkından hep iz taşıyor olacaktı. Çocuğunu istediği gibi besleyebilir, okşayabilir, sevebilir ve öpebilirdi. Çocuğu (yani aşkı) kendisinden kaçamazdı.
Not: Bilinmeyen kadının sürekli tanınmak isteyişi, aşkına değil tanınmayışına karşılık bulamayışı ve bu durum karşısındaki iradesi kadının güçlü oluşunu ne güzel göstermiş.