Mezarlardan geçerken yüreğimize derin bir üzüntü, bilmem daha nerelere kadar uçabilecek olan insanlığımızın kanatları kırılarak, varlığımıza aşağılık bir düşkü çöker.
Biliriz ki her şeyin sonunu getiren bir sır, doğanın kanatları bizi de gölgelendiriyor.
Bir gün, on gün,bir yıl, on yıl, hasılı en uzun süreyi yok ederek bize saracak, götürecek.
Fakat bu duygu müzelerde keskinleşir; orada hissederiz ki insanlığın insanlığın vücutlarının, kişiliklerinin, sevgilerinin, ruhlarının, sanatlarının, yaşantılarının en küçük niteliğine kadar -ölümsüz olmak insan duygusuyla- taşlarda ortaya koydukları örnekleri de mezara girecekler; tek olarak değil, yapıtlarıyla, uluslarıyla, uygarlıklarıyla göçecekler! İnsanlığın ölmemek için ne zararlı, ne acıklı, ne gülünç özençleri var!
mezarlar bize kendimizin son bulacağını duyurarak bizi korkuturlar; fakat yapıtlarımızın düşüncelerimizin gereksiz bir süsü olacağını, geçmişin bağışlayan bir lutüfla bunları bir köşeye saklayacağını his eder etmez düşüncemizin, sanatımızın, ruhumuzun en ince gururu, en duygulu yeriyle kızlar ve ineriz.