Bir insanı avucunun içi gibi bilmek; onu yukarıdan seyretmek değildir, küçük görmek hiç değildir.
Tam aksine, gizli bahçelerine girecek kadar güvenilmiş olmak, kuytularında üşüyen çocuğa dokunmuş olabilmektir.
Bazılarını böyle tanırsın.
Seslerinin titreyişiyle, nefeslerinin molasıyla, gözbebeklerinin ıssız kıyılarıyla tanırsın.
Karanlık yanlarını ezberlersin, ışığına methiye dizersin, yaralarını sahiplenirsin..
Böyle bir tanıma, oldukça nadirdir.
Çünkü çok sayıda insan hızla tüketir, sabırsız sever, kolay vazgeçer.
Çünkü akışkan çağda bağlar değil,bağlantılar vardır.
Bağ kurmak zahmetlidir; ama bağlantı kurmak kolaydır.
Ve ne yazıkki insanlar artık kolayı seçiyor.
Ama sen hâlâ bağlanmayı seçenlerdensin.
Kök salan, sevdiceğinin iç dünyasına yürüyen; bir ömürlük yolculuğun değerini bir anlık yakınlığa değişmeyensin..
Ne var ki, antik mitlerde hep tekrar eden bir lanet vardır: bazen, en çok bildiğini sandığın yerde yanılırsın.
Cürmü en çok en yakın olan işler. Darbe, en çok avuçta taşınandan gelir. Sevgi biraz da budur: yanacağını bile bile yaklaşmak...
Göze almadığın sevgi, zaten sevgi değildir..
İr insanı avucunun içi gibi bilmek.. Evet,büyük bir yakınlık. evet, büyük bir mahremiyet. ama aynı zamanda en büyük kırılganlık.
Bugünün insanı ilişkileri tüketim mantığıyla yaşıyor.
Hız kültürü, konfor bağımlılığı, dopamin ekonomisi...
Her şey hızlı, yüzeysel, tek kullanımlık. Sen ise hâlâ bazı insanları avucunun içi gibi tanıdığına inanıyorsun.
Oysa bir insanı tanımak, onun değişkenliğini kabullenmektir.
Ruh sabit değil, gündem sabit değil, dünya sabit değil.
İnsan denen varlık; yaralarını gizleyen, ihtiyaçlarını saklayan, sevgisini bile kimi günlerde unutabilen bir muamma.
Sosyolog Bauman'ın dediği gibi: modern aşkın sorunu, bağlanmak isteyenlerin bile süreklilikten