Ama esas sorun yaşamadığımız için pişmanlık duyduğumuz hayatlar değil. Sorun pişmanlığın kendisi. Büzüşmemize , kuruyup kalmamıza kendimizin ve bütün insanlığın en büyük düşmanı olduğumuzu hissetmemize neden olan , pişmanlığın ta kendisi .
Mutlu olmak için üzüm yetiştirip şarap üretmesi ya da gün batımını California'da izlemesi gerekmiyordu. Büyük bir evinin ve mükemmel bir ailesinin olması da gerekmiyordu. Yalnızca potansiyele ihtiyacı vardı ve potansiyelden bol bir şey yoktu.
Bir hayatta kendimizi köşeye kısılmış hissettiğimizde, hüznün, trajedinin, başarısızlığın ya da korkunun, tek bir varoluşun ürünü olduğunu düşünmek çok kolay. Yalnızca yaşamanın değil, belli bir şekilde yaşamanın sonucu olduğunu düşünmek. Demek istediğim, acıya karşı bağışıklık kazanmamızı sağlayacak bir yaşam tarzı olmadığını anlasak, her şey çok daha kolay olurdu. Mutluluğun doğasında acının da olduğunu. Biri olmadan öbürünün de olamayacağını. Tabii ki farklı düzeylerde ve miktarlarda. Ama hiçbir hayatta sonsuza kadar saf bir mutluluk içinde olamayız.
Ona aşıksın ama bu aşk sana ait. Seni bağlar. Aşkını reddetse bile bunu değiştiremez. Sadece bundan faydalanamaz hepsi bu. Senin sunduğun Momo, her zaman için senindir; gizlediğin ise sonsuza dek kayıptır!