"Ne kadar da küçük, kısıtlı bir dünyam var benim! Öylesine ufacık, öylesine dar ki burası bir adım bile atsam o kadar fark ediyor beni o kadar etkiliyor ki! "
Bunları söyledim ufuklara bakarken, az ötemdeki ay ile gülüşürken. Ancak halen bunun kendi küçüklüğümden değil de dünyanın sınırlı oluşundan kaynaklandığını sanıyordum. Hiç kimseyi doğru dürüst tanımıyor fakat onlar hakkında efsane derecek düzeyde çıkarımlar yapıyordum. Hiçbir yeri gezmemiş fakat sanki bütün dünyayı avucumun içerisi gibi biliyormuş gibi konuşuyordum. Bugün ise şunu fark ettim, aslında küçük olan benim bu kadar büyük hayallere kalpılmamdaki etkenler, ruhumun cahilliği, sığ denecek düzeydeki düşüncelerimmiş. Ama ne hayaller, ne hayaller...
Mucizelere inanır mısınız? Bana soracak olursanız inanmazdım, ta ki bu eseri okuyana kadar. Bir milletin yok oluşunu seyre dalmak, hatta bundan keyif almak ile meşgul olanların aksine Atatürk, kurtuluş yolunda hayatını ortaya koymuştur. Kendisi gibi hayatını ortaya koyan, kendi tabiri ile geleceğin ümidiyle kaynayıp coşan gençler taze ve temiz kanlarını bu vatan uğruna feda etmişler, gelecek nesillerin rahatı için kendilerini bir an dahi olsa düşünmemişlerdir. Bu fedakar Türk milleti ile beraber Atatürk hayatının büyük bir kısmını cephede, kalan öbürünü de Türk milletine ve devletine hizmet etmekle geçirmiştir. Öncelikle yıkılmış bir devleti küllerinden doğmasına vesile olmuş, sonrasında ise geri bırakılmış bu milleti baştan yaratmıştır. İlerleyebilmek için, gelişebilmek için hiçbir zaman engel tanımamış, tanınmasına da izin vermemiştir. Yalnızca 20 yılda, ülkesini ve milletini asırlarca ileri taşımış, bizim de bunu devam ettirebilmemiz için gençliğe, ileriki nesillere en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyet'ini bırakmıştır.