Beyza profil resmi
Beyza kapak resmi
''Ne kadar az bilirsen, o kadar iyi uyursun...'' Maksim GORKİ
Avukat
Yüksek Lisans
İstanbul
İstanbul
144 okur puanı
15 Haz 2016 tarihinde katıldı.
''Ne kadar az bilirsen, o kadar iyi uyursun...'' Maksim GORKİ
Avukat
Yüksek Lisans
İstanbul
İstanbul
144 okur puanı
15 Haz 2016 tarihinde katıldı.
  • Beyza tekrar paylaştı.
    Merhaba değerli okurlarımız. Küçük bir güncelleme yayınladık.

    -Ne Okusam? önerilerimizi oluşturan kod parçacığımızı geri bildirimleriniz sayesinde biraz geliştirdik. Artık öneriler biraz daha isabetli olacak.

    -Takip ettiğiniz okurların "tekrar paylaş" gönderilerini artık kapatabileceksiniz. Bunun için okurların profil sayfasındaki menüyü kullanabilirsiniz.

    -Akışta aynı okurun aynı türdeki paylaşımları bir sayıdan sonra otomatik olarak gruplanacak artık. Bu sayede akış daha okunabilir olacak. Dileyen okur da istediği kadar gönderi paylaşabilecek. Örneğin 1 okur bir gün içerisinde 20 alıntı paylaştığında akışta sadece son 4 alıntısını görebileceksiniz. Gizlenen alıntıların yerine "x okurunun 20 yeni alıntısını göster" isimli bir düğme gözükecek.

    -Önceki özellik gibi, akıştaki kitap gönderileri de artık gruplanacak. Örneğin bir okur 20 kitabı okuyacaklarına eklediği zaman artık "19 kitabı ve x kitabını okumayı düşünüyor" ibaresi ile tek bir gönderi göreceksiniz.

    İyi okumalar dileriz.

    Not: Bu güncelleme neticesinde kısa bir süre için Android işletim sistemi kullanan bazı cihazlarda uygulamamız erişilmez hale geldi. Sorun düzeltildi. Sorun yaşamaya devam eden okurlarımız, uygulamayı kapatıp açarak bu sorunu aşabilir.
  • Beyza tekrar paylaştı.
    Samuel Beckett.

    Bu ismi hangi okur zikrediyorsa ona saygı duyarım, üzerine konuşuyor, fikir üretiyor ve yazımları üzerinden çözümlemelere ulaşmaya çalışıyorsa da hayranlık duyarım. Oldukça ciddiyim. Çok özel bir yazar, kelimelere derinlik ve değer katan bir yazar. Onu özel kılan özelliklerinin hemen hepsini şimdiden yazmayacağım biraz sabredin çünkü bazı övgülerimi konusu ve zamanı geldiğinde açık etmem gerekir ki hakkını teslim edebileyim kendisine.

    Okurun zihninde ya da reel dünyasında karakterlerin kalıcılığı, yazarın başarısını gösterir. Mercier ile Camier zannediyorum ki biz okurların zihninden öyle çok çabuk silinecek karakterler olmasa gerek tıpkı Vladimir ve Estagran gibi. Bu iki ayrı ikilinin oldukça benzer yanları var. Misal bekliyorlar, birini ya da bir şeylerin olmasını ya da anımsamakla kuşku duymak arasında korkunç bir çelişkiye, hiç olmadı zamanın kayganlığı üzerine şüpheye düşüyorlar.

    Yazarın anlatımını size şöyle tarif edeyim. Gözünüzün önüne loş bir tiyatro sahnesi getirin ve o sahnede yaşları oldukça geçmiş iki adam olsun, birini sıska uzun diğerini ise şişman kısa olarak hayal edin ve bunların o küçücük sahnede uzun bir yolculuğa çıktığını tahayyül edin. Şartlar değişsin, yağmur yağsın, soğuk bastırsın, ellerindeki nesneler kaybolsun tekrar gelsin, bataklıklardan, hanlardan ve mezarlardan geçsinler. Hemen sonrasında kentten şehre yolculuğa çıktıklarını düşünelim ama hep akıllarında kente geri dönmek olsun. Tüm bunlar olurken izleyiciler arasından bir kişinin tüm sahnede yaşananları kendi yorumuyla, kendi sorgulamalarıyla size yansıttığını düşünün. İşte okur olarak bizler tüm yaşananları o izleyicinin bize yansıtmasıyla öğreneceğiz, bir bakıma onun gözüyle izleyeceğiz sahnelenen oyunu. Atmosfer yazar tarafından böyle yaratılıyor.

    Anlatının benim izah etmeye çalıştığım gibi basit olmadığını, çok çabuk kendini açmadığını ise ayrıca ifade etmem gerekir. Öyle ki oldukça zorlayan kapalı bir anlatım mevcut, bunun yanı sıra simgesel öğelerin fazlalığı ve metaforların varlığı kitabın görünenden daha ağır olduğunu biz okuyucuya belirgin bir halde hissettirmekte. Hoş, Beckett okumaları yapan arkadaşlar ne demek istediğimi daha iyi anlamış olacaklardır.

    Yazarımızı hala anlatmaya devam ediyorum çünkü öyle üstün körü birkaç kelam edip geçilecek bir yazar değil asla dolayısıyla Beckett karakterlerine odaklanalım istiyorum. Karakterler, isyan çizgisine oldukça yakın olmalarına mukabil şaşırtıcı bir şekilde çok çabuk duygusallaşabiliyorlar ve bir zaman sonrada kahkahalar ile gülme aksiyonu gösterebiliyorlar. Çok daha ilginç bir örnek vererek karakterlerin ne kadar dikkat çekici olduğunu ise sizlere hissettirmeyi kendime görev addediyorum. Bir otele varan karakterlerimizden biri odasını şu cümlelerle talep etmekte;

    “Gerekirse çekinmeden kendimi aşağı atabileceğim yükseklikte bir oda olsun.”

    Her an yok olmaya meyilli olmakla birlikte değişken haleti ruhiye ye sahip bir karakter. Tüyler ürpertici! Kaldı ki karakterler de anlatıcı da asla bir şeylerden emin olamamakta. Bu durum anlatının her daim çekiciliğini arttırmaktadır;

    “Bir güz ikindisiydi, görünüşte Kasım sonuydu belki de.”

    “Doğuda soluk ve ısıtmayan bir leke belirdi, herhalde güneş bu.”

    Zamandan emin olamamak hatta Güneşten dahi emin olamamak. Emin olamamaların, gizemli sorgulamaların, havaya bırakılan ve bir zaman sonra yok olan sorgulamaların keskinliği korkarım ki Beckett’ı benim nezdimde farklı bir yere konumlandırıyor. İşte bu sebeple onu okuyan okurlara saygı duyar, sorgulamaları özelinde fikir üretenlere ise hayranlık duyarım.

    Son olarak yazarın simgesel anlatımına değinmek ve bu işi ne kadar başarılı yaptığını sizlere örneklendirmek istiyorum. Karakterlerin kimi fikirleri sorgularken, o fikirlerin içinden çıkamayacaklarını anladıkları esnada bataklıktan geçiyor olmaları ve bir an sorgulamalarını durdurup o bataklıkta solucanlar aramaları kesinlikle tesadüfi değildir.

    Beckett’ın hala okumadığım kitaplarının olmasına fazlasıyla seviniyorum. Tümünü bitirip başka bir zaman diliminde tekrardan okuduğumda daha farklı alacaklarımın şaşkınlığını şimdiden görebiliyorum.

    Bir varoluş sorgulamasıyla da bu yazıyı sonlandıralım o zaman;

    "Sonra tamamen uçup gittiniz usumdan. Sanki hiç olmamıştınız Bay Conaire, yoktunuz. Hayır, doğru değil bu, sanki varoluşunuz tükenmişti. Hayır, bu da doğru değil, sanki vardınız da ben farkında değildim bunun."
  • %36 (150/419)
  • Bir yığın iç parçalayıcı yokluktan ibaret bir dünya idi bu..
  • bu azabın daha keskini var mı?
  • Beyza tekrar paylaştı.
    Ben inanıyorum, hatta aslında biliyorum ki, insanın düşündükleri ve yaptıkları iyi ve güzel olan ne varsa, bunların hepsi hükümetlere rağmen vardır, onlar sayesinde değil.
    Emma Goldman
    Sayfa 10 - Agora Yayınları, Çevirmen: Necmi Bayram
  • Beyza tekrar paylaştı.
    🎉💌🎉💌🎉💌BİTTİ💌🎉💌🎉💌🎉

    Sevgili Dost,

    Mektubun ve çağrın birçok yüreğe ulaştı.Mazruf,sırlarını dökmek için kalbinizin daimi ziyaretçileriyle heyecanlı bekleyişte.💓

    Vefa pulu ile yapıştırılan zarf açılmamak için nazlanıyor.

    Ziyaretçileriniz arasında dostluk var,merhamet var,sadakat var,samimiyet var,ince hayat var,vefa var...

    Sahi nedir vefa ?

    Dostun ete kemiğe bürünmüş hali değil midir ?

    Sevgili Dost ,

    Kıymetini bil olur mu dostunun ,
    seni elinden ve yüreğinden sımsıkı tutanın,

    En zor zamanlarında bile seni yanında aksatmayanın,

    "Kişi sevdiği ile beraberdir" Hadisi şerifini işittiğinden beridir seninle fani dünyayı aşkın, ebedi bir dostluk tahayyül edeni...

    Sevgili Dost ,

    Boynunu eğme hemen öyle ,bunları seni mahçup etmek için yazmıyorum.

    Ama vefa ,dostluk herkese yakışmıyor.

    Hatır sormayacaksan,bencilce mutluluklarından ötürü geri plana iteceksen,dara düştüğünde araya mesafe koyacaksan,

    Sevgili Dost ,
    Yapma !
    Heder etme!
    Ziyan etme!

    Harcama dostunu...

    Sevgili Dost ,

    İnsan sevdiğinin ahlakıyla ahlaklanırmış ya,

    O halde geç olmadan kıymetini bil ahlakı ve ahvaliyle güzellikler fısıldayanın,

    Ruhumuz firtinalarla savrulmusken,bir münzevi gibi kaybettiğin yolunu bulma telaşesindeyken 'yuvaya' dönüşün anahtarını yüreğinde taşıyanın,

    Yitirdiğimiz cennete doğru kar,fırtına,boran demeden seninle birlikte yürüyenin,

    Günahlar ve nefsani arzular çepeçevre kuşatsa da etrafını sana her koşulda eşlik edenin ,

    Sana yol gosterenin,

    Ne zaman ihtiyacın olduğunda,yanıbaşında hazır halde bekleyenin,

    Sevgili Dost,

    Kıymetini bil ...

    Zira dostluk kolay kazanılmıyor...

    Eveeeeeeeet,

    Sevgili Arkadaşlar ;

    Çok heyecanlıyım ya.Dost denilince nasıl dolduysam yaklaşık 10 aydır dayanamadım yine de yazmak istedim.Benim için icten bağlanış yani dostluk çok özel.Bundan dolayı tüm yüreklere yazıp postalayasım var.💌

    'Sevgili Dost' mektupları uçuşsun havalarda,dostluk rüzgarı essin.
    Dostluk kazansın!

    Etkinligimiz başlıyor.📢📢📢

    Yapılması gerekenleri ve etkinlik süresince katılımları #35410111 ileti başlığı üzerinden öğrenebilir, sorularınız varsa sorabilirsiniz.

    İnceleme ,mektup ,alıntı paylaşımlarınızı ise bu başlık üzerinden paylaşabilirsiniz.

    Katılım süresi boyunca desteğini esirgemeyen, iletiyi defalarca paylaşan ve katılan arkadaşlara coook teşekkür ederim.İyi ki varsınız.Sizlerle her şey daha bir lezzetli.🤗💐🤗
  • Beyza tekrar paylaştı.
    İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 31. kitap oldu. Sanırım yavaş yavaş serinin yayımlanan son kitabını yakalayıp İthaki ile beraber gidebileceğim. Henüz önümde okumam gereken 9 kitap daha var; ama 2019’un ilk yarısında İthaki ile aynı düzlüğe çıkacağım gibi görünüyor.

    Kitap hakkında ilk olarak vermek istediğim bilgi, Frankenstein’ın bugünlerde 200. yaşını kutluyor olduğudur. Nice 200 senelere Frankenstein…

    Vermek istediğim ikinci bilgi ise, kitabın yazarı Mary Shelley’nin, Frankenstein’ı 18-19 yaşlarında yazmaya başlamış olduğu ve 20 yaşındayken, 1818 yılında, kitabın yayımlandığıdır. Gerçekten de oturup düşünüldüğünde inanılmaz bir başarı olduğu hemen fark ediliyor. Zira birçok filme konu olan, içerisinde yer alan korku dolu bölümlerle mistik hava birlikte düşünüldüğünde 18-19 yaşlarındaki bir insanın böyle bir öykü kaleme alması kesinlikle takdire şayan.

    Üçüncü bilgiyi de verip kitabın konusuna geçeceğim: Sanılanın aksine Frankenstein bir yaratığın adı değil, yaratığın yaratıcısı olan Victor Frankenstein’ın soyadıdır. Açıkçası ben de Frankenstein’ı yaratığın ismi olarak biliyordum; ama kitabı okuyunca bu yanılgıdan kurtuldum.

    Kitabın konusuna gelirsek, Victor Frankenstein isimli bir adam annesinin ölümünden sonra büyük bir üzüntü duyar ve yaşam ile ölüm konularında bilimsel araştırmalar yapmaya başlar. Bu araştırma uğruna evini ve ailesini bırakarak Almanya’ya yerleşir ve doğa bilimleri dersleri alır. Bilim insanlarının önemsemediği bir takım kitaplarda yaşam ve ölüm konularında ilginç bilgiler edinir ve çeşitli mezarlardan topladığı ceset parçalarını bir araya getirerek 2,5 metrelik dev bir yaratık yaratır. Ancak Victor, yaratığının çok çirkin olduğunu düşünür ve onu bırakarak evden kaçar.

    Peki bir yaratıcının, yaratığını yüz üstü bırakıp kaçma hakkı var mıdır? Bir yaratıcı yarattığından ve onun yaptıklarından ne kadar sorumludur? Bir baba, oğlunu terk eder mi? Yaratıcı yaratılana sırtını dönebilir mi? İşte kitabın işlediği ve cevaplarını aradığı ana sorular bunlardır.

    Aslında Victor Frankenstein’ın yarattığı 2,5 metrelik dev yaratık, oldukça hassas bir kalbe sahiptir. Bir bebek kadar masumdur; ancak dış görünüşü sebebiyle insanlar tarafından sürekli dışlanır ve hor görülür. Tek istediği yaratıcısının sevgisi ve onayıdır. Bir de kendisine yaratılacak olan "münasip" bir eştir. Başka bir isteği yoktur. (Yine burada Frankenstein’ın acımasız bir katil olduğuna ilişkin hafızamızda yer alan bilgilerin gerçekle bağdaşmadığını görüyoruz.) Ancak yaratığının isteklerini yerine getirmeyen ve ona sırtını dönen Victor Frankenstein, kendi elleriyle azılı bir düşman yaratır kendisine. Bu noktadan sonra iki karakter arasında amansız bir intikam alma mücadelesi başlar.

    İşte kitabın ana çerçevesi bu şekildedir. Zaman zaman kitabın içerisinde gereksiz bilgilerin yer aldığını düşünsem de beklentilerimi karşılamayı bildi. Her şeyden önce Frankenstein’ın gerçek öyküsünü okumak oldukça zevkliydi. Tüm bunların yanında, okurken sizi germesi ve mistik havasını size geçirmesi öyküyü daha da değerli kılan detaylardı.

    Peki siz Victor Frankenstein’ın 2,5 metrelik dev yaratığı olsaydınız, size sırtını dönen yaratıcınızdan intikam almak ister miydiniz?
  • Beyza tekrar paylaştı.
    İlkokul 2. Sınıf.. Okulların açıldığı ilk gün..
    Elimde siyah bir poşette kıyafetlerim, üzerimde mavi önlüğüm, yanımda babam..
    Yeni okuluma gidiyoruz birlikte.. Henüz hiçbir şeyin farkında değilim.
    Okula geldiğimizde yavaş yavaş sıra olmaya başlamışlar benim gibi bi sürü mavi önlüklü..
    Babamı o kalabalıkta son kez görüyorum, hemen beni sıraya girmem için gönderiyor. Bulduğum ilk sıraya giriyorum ben de. Müdür ve yardımcısı merdivene çıkıp epeyce konuştuktan sonra tek sıra halinde sınıflara giriyoruz.
    İlk yalnızlığımı o sırada yaşadım sanırım. Yanlış sınıfa gitmişim, ben ikinci sınıflarla sanarken kendimi, üçüncü sınıflarla aynı sıradaymışım ki onların sınıfına girmişim. Öğretmen sınıfa geldi gözümün içine baktı yeni geldiğimi anlamış olacak ki, adımı sordu kaçıncı sınıf olduğumu, kolumdan tutup bana, benim sınıfımın karşı sınıf olduğunu gösterdi.. Karşı sınıfa nasıl gittim, nereye oturdum hiç hatırlamıyorum..

    Öğle vakti geldiğinde yemek yemek için yemekhaneye çıktık, oradan da elimdeki poşeti yatakhaneye bırakmak için yurdun katlarına.. Karşıma çıkan ilk odaya, kapının hemen girişindeki ranzanın alt katına bıraktım poşetimi.
    (Yanlış odaya bırakmışım, ilk azarımı da orada işitmiştim)
    Sonra yine okula gittik ve bir iki dersten sonra, yine yurdun önüne gelip sıraya girdik.

    İşte o an anladım ben, bundan sonra eve gitmeyeceğim, her okul bitiminde burada sıra olacağım ve tek tek odalara gideceğiz ve annem çıkarmayacak benim önlüğümü, sırtıma kolum yetmediğinde kimse açmayacak fermuarımı..

    Yatılı okulumdaki bu ilk günümden sonrasını bu kadar net hatırlayamıyorum. Bir de, her okul çıkışında, evimizin yoluna bakan bir yer bulur oraya koşa koşa gider yolu seyrederdim. Çoğu zamanda babamı görürdüm o yoldan eve giderken. Sesim çıkmazdı bağırmak isterdim de, "Baba ben buradayım, beni de eve götür." diye..

    Gerisi hep parça parça...

    Böyle böyle 7 yılımı, yani tümm çocukluğumu annemden, abimden, ablamdan, babamdan uzakta onları sadece iki haftada bir hafta sonları görerek geçirdim..

    Parasız Yatılı'yı okumamdaki en büyük neden işte bunlar.. İçinde kendimi görecek olmanın verdiği inanç.
    Çünkü,
    Parasız Yatılı = Çocukluğum, en deli dolu zamanlarım...

    Evet şimdi okudum bitirdim, döndüm bazı kısımlarını yeniden okudum. Ve bazen tek bir cümlede bazen bir bütün sayfada, kendimi gördüm, annemi gördüm..

    *'Ben çocukken (ne zaman çocuk olmuştum!) görünmeyen adam olup pasta yemek isterdim. Ne kıtmış tutkularım...'

    Eti Cin, küçük, portakalı çikolatalı bisküvi. Öyle çok öyle çok yerdim ki, haftalık harçlığımın tümünü daha ilk günden bitirirdim.

    *'Sana da konuk günlerinde bakkal bisküvisi alırım...'

    Babamı hatırlattı bana..
    İlkokul 4 ya da 5.sınıftayım. Veli toplantısı var okulda ve babamın gelmesini o kadar çok istiyorum ki. Toplantının olacağı günün sabahından okul kapısını mesken tuttum. Teneffüs zili çalar çalmaz sınıftan ilk çıkıp koşuyorum kapıya, 'babam gelecek ya onu bekliyorum.' Böyle böyle tüm teneffüsler de kapıda bekledim. Arkadaşlarımın çoğunun babaları ya da anneleri geldi ben hâlâ kapıdayım. Sonra toplantı başladı ve bitti.
    Ve babam toplantıya gelmedi. Ben de diyemedim babama 'baba neden gelmedin çok bekledim seni' diye...
    Gelseydi belki ben de ona bakkal bisküvisi alırdım ya da o bana alırdı bilmiyorum.

    *'25 Nisan. Güneşli bir hava. Ama neye yarar.'

    Burada bitmiş aslında Münip Bey'in günlüğü, ben buna iki gün daha ekledim.
    26 Nisan. Güneşli bir hava. Ama neye yarar.
    27 Nisan. Annemin sancısı tutmuş. Ben doğmuşum..

    *'Bir şey iste deselerdi, hani var ya o masallardaki gibi, periler cinler çıkıp dilek sorduklarında okumayı yazmayı sökeyim isterdim.
    Oğluma iki satırcık yollamak için...'

    Ve annem, ne çok ister okuma yazma bilmeyi. Harfleri tek tek bilir, heceleye heceleye de bir kaç kelime okuyabilir. 40 gün gitmiş gece okuluna gençliği zamanında. Ah bilsem, ah bilsem neler yaparım der de... En sevdiğim şeydir ona sesli kitap okumak..

    ...

    Ve işte artık son, beni derinden sarsan bir kitaba daha düşüncelerimi yükledim kitabı da ben yüklendim yoluma devam ediyorum.
    Kesinlikle ve kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Buraya kadar okuyanlara da ayrıca teşekkür ediyorum...


    Hep iyilikle hep kitapla...
''Ne kadar az bilirsen, o kadar iyi uyursun...'' Maksim GORKİ
Avukat
Yüksek Lisans
İstanbul
İstanbul
144 okur puanı
15 Haz 2016 tarihinde katıldı.
2018
24/40
60%
Her gün 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 2377. sırada.

Şu anda okuduğu kitap

  • Huzur

Okuduğu kitaplar 129 kitap

  • Kardeşimin Hikayesi
  • Kuyucaklı Yusuf
  • Yol
  • Madam Bovary
  • Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
  • Kuşlar Yasına Gider
  • Göğü Delen Adam
  • Sol Ayağım
  • Beni Asla Bırakma
  • Biz Adam Olmayız

Okuyacağı kitaplar 31 kitap

  • Oyunlarla Yaşayanlar
  • Yaprak Dökümü
  • Üstü Kalsın
  • Godot'yu Beklerken
  • Adamı Zorla Deli Ederler
  • Bay Düdük
  • Sizin Memlekette Eşek Yok Mu
  • Zübük
  • Şimdiki Çocuklar Harika
  • Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz
Okur takip önerileri
Daha fazla