Bazı çocuklar terk edilir.
Bazıları sevilir.
Arminuta ise geri verilir.
Bu fiil her şeyi anlatıyor aslında. Sevgiye bile fiş kesilen bir dünyada, bir çocuğun hayatı paketlenip başka bir eve bırakılabiliyor. Kimse nedenini açıklamak zorunda hissetmiyor. Çünkü açıklamalar yetişkinlere aittir, çocuklar sadece katlanır.
Arminuta’nın hikâyesinde en acı olan şey, annesiz kalması değil. İki annesi varken bile annesiz hissetmesi. “Anne” kelimesini tekrar ettikçe içinin boşalması, bir sığınak olmaktan çıkıp anlamsız bir ses hâline gelmesi… Bu kitap bana şunu düşündürdü: Bazı kelimeler çok tekrar edilince değil, çok yarım bırakılınca anlamını kaybediyor.
Biyolojik ailesine dönüş bir kavuşma değil; soğuk bir iniş. Tanımadığı bir ev, tanımadığı bir dil, tanımadığı kurallar. Orada kimse onu beklememiş aslında. Sadece hayat devam etmiş, o da araya eklenmiş. Ve tam da bu noktada Adriana giriyor hikâyeye. Güzel olduğu için değil, sert olduğu için. Şefkatli olduğu için değil, dayandığı için. Arminuta hayatta kalmayı ondan öğreniyor. Sevgi bazen sarılmak değildir; yan yana düşmemektir.
Bu kitabı okurken şunu hissettim:
Bazı insanlar dünyaya mutlu olmak için gelmez.
Yerini aramak için gelir.
Ve bazen o yeri hiç bulamazlar.
Geri Verilen Kız, kalbi okşayan bir kitap değil. İçini acıtan, sonra da orada bırakan bir kitap. Ama tam da bu yüzden gerçek. Hayat gibi.
Sevgi gibi.
Ve bazen, anne gibi.