“… ıstırap çekenler… düşünmeyi henüz
unutmayanlardır. Düşünce, onlar için yalnız
ıstırap kaynağıdır.” | Oğuz Atay
~~~~~~~~•
“Biz insanlığın sevdalılarıydık.” | Jack London
~~~~~~~~•
Stendhal’in bu eseri, bir kadına beslediği karşılıksız aşkın sonucunda ortaya çıkıyor. Ancak aynı zamanda bu bir toplumsal gözlem, eleştiri ve öz-eleştiridir. Böyle bir eseri yazabilmesi, kendi duygularının bilincinde olduğu anlamına gelir; yani kendisinden uzaklaşıp kendisini eleştirdiği anlamına gelir. Zaten kendisinden başka bir kişiymiş gibi bahsetmesi de eleştirel bir tutum içinde olduğunu gösteriyor.
Stendhal, duyguların tözünün açıklanamayacağını söylüyor; yani “aşk”ın nasıl oluştuğunu açıklayamam, ancak ortada aşk varsa, o aşkı felsefi olarak açıklamaya çalışabilirim diyor. Böylelikle deneyimlediği ve gözlemlediği şeyler sonucunda “bu çılgınlığı” açıklamaya çalışıyor. Kitapta şöyle bir cümle geçiyor:
“Düşü bir kenara kaydetmek, şimdide öldürmek demektir, çünkü felsefenin yollarında incelemeye başlamış demektir insan düşlediğini…” (s. 55)
Stendhal, duyguların ve düşüncelerin yazıya dökülemeyeceğini söylüyor, çünkü yazıya dökülürse artık içte yaşanan bir şey değil, her yönüyle incelenen bir şey haline gelir. Bundan dolayı Stendhal’in kendi duygularının bilincinde olup bu duyguları yazıya döküp incelemesinden, onun eleştirel bir tutum içinde olduğunu çıkarabiliriz.
Az önce söylediğim üzere felsefi bir açıklama diyorum; çünkü bu bir roman değil. Stendhal, bu eserin herkes tarafından anlaşılamayacağını yazdığı üç ön sözde belirtiyor. Zira çok fazla tepki almış ve aldığı tepkiler üzerine eserini güncelleyip düşüncelerine notlar düşmüş. Yazdığı ön sözlere rağmen bu eseri roman diye tanımlayacak biri olursa, o kişi Stendhal’in “kitabın kapağını başlamadan kapatsın” dediği kişilerdendir. Ayrıca düşüncelere önem vermeyen, hayal dünyasını tatmamış ve her şeye pozitif yaklaşan kişilerin de bu kitabı anlamayacağını söylüyor. Tabii bir de aşkı, bu çılgınlığı
“Bana kalırsa sorgulamaktan vazgeçtiğimizi sanmak, ertelediğimizi fark edene kadar verilmiş moladır. Erteliyoruz. Neden diye sormaktan değil de cevap vermekten kaçıyoruz gibi geliyor bana. Korkuyoruz yüzleşmekten, en çok da kendimizle… Koşuyoruz. Sonra o kaçtığımız nedenler büyüyor, büyüyor ve önümüze artık cevaplardan kaçamayacağımız bir açlıkla geliyor. Kaçamıyorsun.”
“Dünya’ya ait değilim artık, toprağın altındayım.
Evet, ben ölü bir kadınım.
(…) Burada ihtiyacım olan son şey gözyaşları. İçimden bir şey şöyle diyor: ‘Yaşarken onları yeterince akıttın.’”