Hikayemiz kendilerine çiftlikte yardım etmesi için evlat edinmek isteyen Marilla ve Mathew’ in, bir karışıklıkla Anne’ yi evlat edinmesiyle başlıyor. Hayal gücü sınırlarının ötesinde olan Anne de gün geçtikçe hem Marilla ve Mathew’ i, hem de yaşadıkları kasabadaki herkesi bıcır bıcır konuşması, kendinden büyük lafları, dürüstlüğü ve samimiyetiyle büyülemeye devam etmesiyle akıp gidiyor.
O kadar, o kadar sevdim ki. Yorum üstüne yorum yazsam da anlatamam diye düşünüyorum. Anne’ nin, hayatınızın her anına dokunabilecek cümleleri, geçmişi ve bugünü sorgulayacağınız bilgiçliği, sizi her satırda mest ediyor. Kendinizi, Anne, hayal kurarken onunla o hayaller ülkesine dalmış, üzüldüğünde onunla birlikte içerlemiş hissediyorsunuz. Komik diyaloglarında sırıtıp, ağladığında suratınızı büzmeniz bu hikaye boyunca çok normal. Çünkü Anne, her satırında sizi kendine çekmek için canla başla çabalıyor.
Hikayenin sakız gibi uzatılmasını okudukça okumayı çok isterdim. Gülseren Alkan ‘ın kitap için hazırladığı kapağı çok beğendim ve tercihimi onca yayınevi arasından ren için kullandım. Bölüm başlarındaki Anne çizimi de çok hoştu.
Uzun zamandır bu kadar sevdiğim bir kitaba rastlamamıştım. Bu yüzden şiddetle tavsiye ediyorum. Umarım Ren bir an önce ikinci kitabı basar ve bizi bu hikayeden mahrum bırakmaz.
“İnsanın konuşmayı isterken konuşabilmesi ve birilerinin ona, çocukların sadece görünür olması, seslerinin çıkmaması gerektiğini söylememesi çok hoş. Bunu bana milyonlarca kez söylediler. İnsanlar büyük kelimeler kullandığım için bana gülüyor. Ancak büyük fikirleriniz varsa, bunları ifade etmek için büyük kelimeler kullanmalısınız, değil mi?”
“.... ama başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Başka insanların çoğunluğunun düşüncelerinden bağımsız hareket eden tek şey insanln vicdanıdır.”