Hastalığı ilerledikçe yalana nefreti de arttı. “İtiraflarımı yazmalıyım,” diye çırpınıyordu yatağın içinde. “Selim’e yaptığım kötülüklerin tarihini yazmalıyım. Ondan nasıl nefret etmiş olduğumu anlatmalıyım. Ona nasıl işkence ettiğimi söylemeliyim.” Kalem tutacak kadar gücü yoktu. Kelimeleri bulamıyor, bulduğu kelimeleri de yanlış yazıyordu. “Selim’i ben öldürdüm,” diye bütün gün homurdanıyordu. “Kendimdeki büyük bayağılıkları ona da bulaştırdım: zehirledim onu.” Biraz kuvvet kazanınca, “Büyük Suçlular Ansiklopedisi”ni okumaya başladı. L harfine kadar geldi. Kendinden büyük suçlu bulamadı. Sabahtan akşama kadar ağlayarak Selim’den af diliyordu. “Artık inanmayacak bana,” diye inliyordu. “Hep eskisiyle karıştıracak.” Düşünmeye ve gerçeğe duyduğu susuzluğu anlatacak sözler bulmaya çalışıyordu. Düşünmediği için öfkeleniyordu. “Her şey yalan olamaz,” diyordu. “Bazı gerçekler vardır benim de bildiğim: inekler dört ayaklıdır, kuşlar havada uçar, iki kere iki dört eder. Ben de ineğin biriyim ve dört ayak üzerinde yürümeliyim. İki el kere iki ayak dört eder.” Yataktan inip yerde emeklemeye çalışıyordu. Zorla yatağına taşıdılar. “Bırakın beni“ diye direniyordu. “Anlamıyorsunuz: gerçeği bulmaya çalışıyorum. Gerçek de benim gibi dört ayaklıdır.” Felsefe kitapları okumayı denedi. Bir süre sonra, iki kere ikinin dört olduğundan kuşkulanmaya başladığı için bıraktı.