Sizi incitmek istemiyorum. Vicdanım, diyorsunuz. Onun kuşkuya düşmesini istemiyorsunuz. Özür dilerim, bunu unutmuştum. Ama sizin kendiniz için, kendi içinizde, benim dışardan gördüğüm gibi olmadığınızı biliyorum, iyi biliyorum. Kötü niyetten değil. En azından, buna inanmış olmanızı isterdim. Kendinizi, benim olmayan, sizin olan bir biçimde tanıyorsunuz, duyurmuyorsunuz, böyle görülmek istiyorsunuz; bir kez daha sizinkinin doğru, benimkinin yanlış olduğuna inanıyorsunuz. Böyledir, yadsımıyorum. Ama sizin bakış açınız benimki, benim bakış açım da sizinki olabilir mi?
Yalnızlık hiçbir zaman sizinle birlikte değildir; her zaman sizsizdir, ancak çevrenizde bir yabancı varken olanaklıdır: yer ya da kişi, ne olursa olsun, sizi tümüyle görmezden gelen, sizin de onu tümüyle görmezden geldiğiniz bir yabancı; öyle ki isteminizle duygunuz kaygılı bir belirsizlik içinde yitik, asılı kalır; sizinle ilgili her doğrulama durduğu için, bilincinizin özdenliği de durur. Gerçek yalnızlık, kendi başına yaşayan, sizin için ne izi ne de sesi olan, böylece de yabancının siz olduğu bir yerdedir.
Böyle yalnız olmak istiyordum ben. Kendimsiz. Demek istediğim, daha önce tanıdığım ya da tanıdığımı sandığım kendimsiz. Kurtulamayacağımı, benden ayrılamayan yabancının benim kendim olduğumu belli belirsiz duyumsadığım bir yabancıyla birlikte tek başıma.