Hayatım boyunca bir hayalete üzülmeyi beklemezdim. Operadaki Hayalet, başlarda temposu düşük olduğu için beni çok fazla etkilemedi; ancak sayfalar ilerledikçe hikâyenin içine çekildim. Özellikle Erik’in iç dünyasıyla tanıştıkça bu kitabın sadece bir aşk ya da gizem romanı olmadığını fark ettim. Toplum tarafından dışlanan, yalnızlığa mahkûm edilen bir insanın hikâyesiydi aslında bu. Fiziksel görünümü yüzünden aşağılanan Erik, zamanla kendini toplumdan tamamen soyutlamış, yeraltında bir hayat kurmuş ve tek teselliyi müzikte bulmuştu.
Roman, bir insanın sevgiye, anlayışa ve kabul edilmeye ne kadar muhtaç olduğunu etkileyici bir şekilde anlatıyor. Erik’in Christine’e duyduğu aşk, yer yer takıntıya dönüşse de, onun içindeki derin özlem ve sevilme arzusu bu davranışların ardındaki asıl nedeni gözler önüne seriyor. Kitap boyunca hem ona kızdım, hem de onun için üzüldüm. Bir yandan korkutucu, tehlikeli bir figür gibi görünse de diğer yandan sadece “insanca” duygularla hareket eden kırılgan bir karakter olduğunu gördüm. Operadaki Hayalet, bana sadece bir hayaletin değil, bir insanın görünmeyen yaralarının da ne kadar derin olabileceğini gösterdi.