İhanet dediğin şey bir anda kopup gelen bir fırtına değildir aslında. Sessizce başlar. Kimsenin duymadığı, kimsenin fark etmediği küçücük çatlaklarla… Bir bakışın fazla kaçması, bir sözün gereğinden hafif ya da fazlasıyla ağır gelmesi, eskiden önem verilen şeylerin artık önemsenmemesi… İnsan çoğu zaman o çatlakları görmezden gelir; çünkü görmek, gerçeği kabul etmek demektir. Ve gerçek bazen, taşıyabileceğinden daha ağırdır.
İhanet, en çok güvenden beslenir. Birine ne kadar çok güvenmişsen, ihaneti de o kadar derinden hissedersin. Çünkü ihanet, bir yabancıdan gelmez; yabancının seni sırtından bıçaklaması sadece fiziksel bir acıdır. Ama sevdiğin birinin, kardeş bildiğinin, omzuna yaslandığının, “yanındayım” diyenin arkana geçip o bıçağı indirip sonra da sessizce çekip gitmesi… İşte o başka bir şeydir. O insanın sadece kalbini değil, kendine olan inancını da parçalar.
Asıl acı, ihanetin kendisi değil; o ihanetten sonra dönüp aynaya baktığında gördüğündür. “Ben bunu nasıl anlamadım?” sorusu zehir gibi akar insanın içinden. Çünkü ihanet çoğu zaman sinsidir; güler yüzle gelir, güzel sözlerle sarılır, yalanlarla süslenir. İnsan, sevdiğini incitmekten korktuğu için sormaktan çekinir, konuşmaktan kaçar, görmezden gelir. Oysa ihanet, görmezden geldikçe güçlenen bir gölge gibidir. Sessizce büyür, büyür ve en sonunda tüm ışığını kapatır.
En acısı da şudur: İhanet eden çoğu zaman yaptığını haklı sebeplerle süsler. Kendi içinde bir bahane bulur; “Ben mecburdum”, “Ben zorundaydım”, “Sen anlamazdın” der. O bahaneler, gerçeği değiştirmez: Bir insan, seni incitmemeyi seçebilirdi, dürüst olmayı seçebilirdi, en azından yüzüne bakıp hakikati söylemeyi seçebilirdi. Ama seçmedi. Ve bir insanın seni seçmemesi, en büyük ihanettir zaten.
Ama her ihanet bir öğretmen gibidir. Sarsar, kırar,