"Babıâli yokuşundan kamyonla sarsıla sarsıla inerken damadım kesik cümlelerle refikamı süngü ile ayağından yaraladıklarını, kızımı tekmelediklerini anlatıyordu. Başım ateş gibi yanıyordu. Beynimde şimşekler çakıyor, hırsla ve kinle kıvranıyordum. Galata köprüsünü geçerken baktım, ben de elimden yaralıydım. Tophane'ye geldik. Bizi
rıhtımda kamyondan indirdiler, oracıkta bağlı olan bir İngiliz gemisine götürüp içeri soktular. Gemide birçok tanıdık, Paşaları arkadaşları buldum. Bizi bu pis gemiden bir başka İngiliz dretnotuna naklettiler, oradan Malta'ya götürüp, sürgün hayatına mahkum ettiler. İngilizler'e soruyordum: Medeniyet bu mudur? Yes... diyorlardı. Bu eski masalın bizim için kalan değeri bir acı hatıradan başka bir şey değildir. Fakat, siz gençler için her zaman, her an şu manası vardır: Hiç bir zaman yenilmeyeceksin!..."
1917 Bolşevik devrimini öncesi ve sonrası ile Lenin, Stalin dönemleriyle komünizmin gerçek yüzünü gözler önüne seren müthiş bir belgesel roman. Sultan Galiyev'in millet bilincini taşıyan sosyalizm fikri ile milliyetsiz yani enternasyonel sosyalistler arasındaki hesaplaşmayı konu alan bu belgesel romanı okurken birbirine benzeyen isimlere ilk başta alışmak zor. Sonradan yoluna giriyor herşey. Yalnız bu kitapta sanki Lenin sosyalizmi olumlu imiş gibi bir izlenim oluşurken, tüm günah Stalin denen zalimin üstüne kalıyor.
Halbuki komünizm ve sosyalizmin dünya üzerindeki tüm uygulamalarında benzer sıkıntıları, demokrasi düşmanlığını, insanın değersiz bir varlık olarak görülüşünü, sadece ideolojinin selameti için insanların baskı, işkence, sürgün ve katliama maruz kaldıklarını gördük, görüyoruz.
Bu konuda sadece Lenin dönemini de anlatan bir belgesel roman okumak, sonra bu romana başlamak daha doğru olur.