Anna Karenina yalnızca bir aşk hikâyesi değil; insanın kendi içindeki boşlukla, toplumla ve “iyi bir hayat” fikriyle yaptığı uzun bir hesaplaşma gibi hissettiriyor. Kitap boyunca karakterler sadece olayların içinde değil, kendi vicdanlarının içinde de yol alıyor. Bu yüzden roman bittiğinde akılda kalan şey çoğu zaman olaylar değil, karakterlerin taşıdığı duygular oluyor.
Tolstoy’un en güçlü yanı, insanları tamamen iyi ya da kötü göstermemesi. Her karakterin haklı olduğu bir taraf var; ama aynı zamanda kendine zarar veren kör noktaları da bulunuyor. Bu da romanı gerçek hayata çok yaklaştırıyor.
Tolstoy küçük bakışları, sessizlikleri, bir odanın havasını ya da bir karakterin içinden geçen kısa bir düşünceyi bile büyük bir dikkatle anlatıyor.
Karakterler kurmaca gibi değil, gerçekten yaşamış insanlar gibi hissettiriyor. Ve Tolstoy, onların zaaflarını anlatırken insan doğasına karşı şaşırtıcı derecede dürüst davranıyor.
Daha fazla şey yazmak istemiyorum okumayanlar kesinlikle okusun