11. yüzyılda Avrupa'da yeni bir yaşam kültürüne, güzel şeylere ve görgü kurallarına karşı çok farklı bir ilgi uyanmaya başladı. O zamana değin feodal Batı toplumu kaba saba denebilecek bir çiftçi kültürüydü. Şatoların çiftliklerden tek farkı, etraflarının surlarla çevrili olmasıydı, bir şövalyenin yaşam biçimi bir çiftçininkinden çok farklı değildi. Efendilerle uşaklar hemen hemen aynı kumaştan giysiler giyer, benzer yemekler yerlerdi. Kısacası, sınıflar arasındaki toplumsal, dolayısıyla da kültürel mesafe nispeten kısaydı. Bu ilkel durum ancak yavaş yavaş, asırlar içinde değişti. Egemen sınıf tebaayla arasına giderek daha fazla mesafe koymayı amaçlayan bir yaşam biçimi geliştirdi. Kaba ve avam olan her şeye sırt çevirdi. Görgü kurallarının incelmesi, gündelik yaşamın nesnelerinin zarifleşmesi, sınıflar arasına mesafe koyan en etkili araçlardan biri oldu.
Karabiberin güç simgesi olması sofra dışındaki kullanımlarından da bellidir. Hükümdarlar birbirine karabiber armağan eder, karabiber servet gibi miras bırakılır, hatta ödemelerin altın yerine karabiberle yapıldığına da sık sık rastlanır
Ortaçağdaki egemen sınıfın en önemli özelliklerinden biri, bol baharatlı yemeklere düşkün olmasıdır. Bir ev ne kadar seçkinse, baharat tüketimi de o kadar fazladır.