Doğru davranışların el kitabını olduğu gibi izlemek yerine kendi yaşamlarını, isteklerini, serüvenlerini keşfetmelerini, YA-ŞA-MA-LA-RI-NI söylerdim onlara. Katoliklere İncil'den, Müslümanlara Kuran'dan, Yahudilere Tevrat'tan ateistlere ise Aristo'dan örnekler verirdim.Bir daha asla avukatlık yapmak istemiyorum, ama deneyimlerinden yararlanarak, bu dünyadaki varlığımızın ne anlama geldiğini bilmiş kişiler üstüne konferanslar verebilirim; o insanların yazdıkları her şey tek sözcükle özetlenebilir aslında: yaşayın.Yaşamasını bilirseniz Tanrı da sizinle birlikte yaşar.Onun koyduğu riskleri göze alamazsanız, o Tanrı da uzak bir cennete çekilir ve yalnızca felsefi birtakım spekülasyonlara konu olur.
Okunan mısralar birçok iklimlerden, fikri ve hissi birçok macera ve fenalıklardan geçmiş bunak bir ruhiyetin sayıklamalarına benziyor.Bu, bütün hüznü, bütün neşvesi, bütün o perişan ağırlığıyla en hususi Türk musikisi...Dik yeleli çıplak kısraklar üstünde koşan putperest Türk, debdebesi masallara karışmış beldelerin surları kenarında kargı sallayan akıncı Türk, bir Arab'ın çadırında Muhammed'in menakını, bir Acemin'in sarayında Kerbela faciasını dinleyen Müslüman Türk ve nihayet Kayserlerin devrilmiş sofraları etrafında raks ve taraba (eğlenceye) dalan medeni ve inkırazi(benliğini yitirmiş) Türk, birer birer gözümün önünden geçtiler.Ben ve bütün yanımdakiler, bu muhtelif maceraların karışık bir muhassalası(bileşkesi) idik.
Kamaswami'nin yanında kalabilirdi daha; paralar kazanıp harcayabilirdi; bedenini besleyip ruhunu unutabilirdi; o yumuşak, iyi döşenmiş cehennemde uzun süre yaşayabilirdi daha.