1000Kitap Logosu
C.Oğuz
TAKİP ET
C.Oğuz
@CnslOguz
Benden önce delirmiş; çok kıskandım.
Özel Eğitim
Üniversite
2519 okur puanı
06 Ağu 2018 tarihinde katıldı.
ŞU ANDA OKUDUĞU KİTAP
91
Kitap
41
İnceleme
1.035
Alıntı
102
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
C.Oğuz
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'ı inceledi.
71 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Ah O 24 Saat...
24 saati 71 sayfaya sığdıran Stefan Zweig... Bir yaşamın gerisinde kalan çöküşleri kaç satırda okudum bilmiyorum. Stefan neden hep insanların hayat boyu hissedeceği duyguları ince ince işliyor? Gelin bir de kendinizi bu kitaplarda aramayın. Yine zavallı insanlar, yine hissiz insanlar ve yine nankör varlık olan insan topluluğu. Bütün duyguları ziyan eden insancıklar... Stefan'nın kitaplarına taktım kafayı. Yaşamınız boyunca hissedip yaşayacağınız her duyguyu ruhsal baskı altında nitelendirip, megoloman olan insanların elinde oyuncak olan yaşamların zavallı çöküşlerini itinayla insana anlatmaya çalışmış. Okuduğum bilmem kaçıncı kitabı ve üçüncü Stefan incelemem olacak. Kadın ve erkeklerin birbirlerine olan savaşları hiç bitmeyecek. Hangisi hangisine el uzatırsa nankör olduğu müddetçe uzatılan el hep ihanete uğrayacak. Ne var ki sevgiler ziyan edilip, insanların onurları kırılıyor. Bir insanın yardım eli uzatması sonrasında tuttuğunuz o ele tükürdüğünüz oldu mu hiç? Olduysa çok zavallısınız. O 24 saatte bir kadın 40'lı yaşlarında, bir adama elini uzatıyor. Bundan öncesine ufaktan göz atalım. Toplumumuzda namus bekçisi insanlar var ki onlar sevgili yazarlarımızın dedikleri gibi en namussuzudur. Bir erkekle konuşmak bir kadın için ezeli bir ayıp olurken, erkeklerin bir kadınla düşüp kalkması kaçamak adını alıyor ve bu şekilde düşünen herkes oturup olmayan namusu üzerine yorum yapsın. Tanımadığınız bir adama yardım etmek için elalem ne der diye düşünmek nedir arkadaşlar? Ama kadınları maruz bıraktığınız bu his yüzünden yardıma ihtiyaç duyduğunuz anda bir kadının namus diye size yardım etmediğini farkettiğiniz anda toplumu nasıl zehirlediğinizi anlayacaksınız. Kumarda bir adam her şeyini kaybederse gideceği ilk yer kumarhane kapısının önü olur ve neden salak gibi insanlar kaybettikçe oynamak ister anlamıyorum. Sonrasında derin bir çöküş yaşayan bu insanlara kaybetmeyi öğrenmiş ve yardım elini her şeye rağmen uzatan o 40'lı yaşlara gelen kadının düşüncelerinde korku, utanç ve ihtiras vardı. Neden namus bekçiliği konu aldı derseniz kadının yaklaşık belki bir saati bunları düşünmekle geçmiştir. Peki bu kadın 25 yıldır neden bunları saklayıp yıllar sonra anlatma ihtiyacı duymuş olabilir ki? Sanırım yargılamadan dinleyecek ve namusu mal gibi her konunun ortasına atmayacak birini beklemiş olmalı öyle değil mi? Dertleşmek için bile insan seçmek zorunda kalıyoruz. Bir kadının ihaneti üzerine farklı ülkelerden temsili gibi insanların bir araya gelip eleştiri yapmaları toplumsal devlet tartışması ve politikalarına örnek vermiş gibi aldatmayı kaleme almış sevgili Stefan. Sonrasında bir adamın olaya sadece aldatılmak olarak değil hayattan tat almak için insanlara ihtiyaç duyup ihtirasının peşinden gitmesi neticesinde ihaneti sebeplerine göre normal bulması üzerine yıllarca beklemiş bir itirafı utançla gün yüzüne çıkarması kitabın en dikkat çekici duygu havuzunu oluşturmuş. Ihanet ne kadar normal bilmiyorum ama türk kızlarına ve erkeklerine göre en azından bir kısmına göre katlanılmaz bir durumdur bu yüzden iyi ki Türküm diyorum. Bu adamın fikirlerindeki cesaret ve anlayış; 40 yaşından 65 yaşına kadar gelip içindekileri zorlukla taşıyıp artık birine anlatıp omuzlarındaki yükü anlattığı yerde bırakıp önüne bakmak isteyen bir kadının da cesaretli olup gecikmiş olan itirafını anlatmasına neden olmuş. Yardım elini uzatıp hayatının 24 saatinde hem mutlu olup hem de üzüntü yaşayan o kadının hikayesini incelememde anlatmayacağım ama şunu söylemek istiyorum; Şeker Portakalı kitabında bir alıntı var: "Fazla fedakarlık fazla vefasızlık getirir" bunu unutmayın. Kitabın her sayfasında bu alıntıyı hatırlayacaksınız. Okuduktan sonra "Ah Stefan, neden insanlar mutlu sonu haketmiyor, neden duygular hep boşluktan boşluğa sürüklenip duruyor" diyebilirsiniz. Bir psikiyatrinin dinlediği hayat hikayelerinin derlemesi gibi kitapları var Zweig'in. Acaba kendisi de bilinmeyen bir psikiyatri falan mıydı diye düşünmeden edemiyorum. İnce ruhlu bu yazar kitaplarında duyguların ve yaşantıların harabelerinden kalan itirafları konu alıyor. Stefan'ın kitaplarını okuyun arkadaşlar. Fazlasıyla size bir şeyler katacaktır. Eğer yaşamınızı bir ya da bir kaç kitapta okumak ve kendinizi bulmak istiyorsanız bu yazarı atlamayın. Iyi okumalar dilerim.
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Okuyacaklarıma Ekle
6
780
C.Oğuz
Korku'yu inceledi.
80 syf.
·
5 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Artık insanları tanımak için zaman kaybetmiyorum.
Nasıl olsa onlar zamanı gelince yaptıklarıyla kendilerini tanıtıyorlar... (Paul Auster) !! Dönemimizi ve okuduğum bu kitabı bir cümlede anlat deselerdi; "Herkesten her şeyi bekle ama kimseden birşey bekleme" olurdu. !! Dönemimizde en tehlikeli şey nedir diye sorsalar; doyumsuz bir erkek kadar doyumsuz bir kadın derdim. !! Peki bir insanı vicdanıyla baş başa bırakmanın en iyi yolu nedir diye sorsalar; ya affedin derim ya da affetmeyin, silip atın derim. !! İhanet yalanla birleşmiş iki günahın toplamıdır. Bu ihanet kendisiyile korkuyu da beraberinde getirir. Ya kaybetmek istemediklerinden ya da kaybettiklerindendir bu korku. Yalanın fazlası kaybetmeye götürür insanı, ihanetin ağırlığı korkuya taşır sizi. Peki korkunun fazlası intihara sürüklemez mi? !! İhanet bulaşıcı bir hastalık gibi. Zavallı insanlara özel bir yetenek. Mutluluk katlanarak artar, yalan katlanarak artar, ihanet saklandıkça ağırlaşır öyle değil mi? Stefan zewig'ten öğrendiğim şey bu. İhanetin bilerek bilmeyerek topluma sürülmesi. Bilmeyerek yapılan ihanet ve bilerek yapılan ihanetin arasındaki fark nedir biliyor musunuz? Kaybettiklerinizdir. Bilmeyerek yapılan bir ihanet sizi seven insanı kazanmadan kaybetmektir ve bilerek yapılan ihanette şerefini ve karakterini bir yalana satan insanın, kendini seven insanı kazanıp kaybetmesidir. Hangisinin size daha acı verdiğine siz karar verin. Peki neden hep Stefan'ın kitaplarında ihaneti ve sevgiyi, boşluğu okuyorum bilmiyorum ama kitaplarını okurken, sevipte kaybettiğin insanların eşyalarını toplamaya çalışmak gibi hissettirdiği duygu. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nda bir adamın bilmeden yaptığı ihaneti kaleme almış ve Korku kitabında bir kadının bilerek yaptığı bir ihaneti kaleme almış. Okumak istediğiniz karakter size kalmış. Bir insan hayatınızı değistirir ve bu istinasız her insan için geçerli iyi ya da kötü hayatınız değişir. Hayatların mutasyona uğramış bir dönemi her zaman vardır. Doyumsuz kadının hayatı olumlu yönde değişirse bu katlanılmaz olur. Beraberinde ihaneti getirir, korkuyu ve sonra intiharı getirir. Stefan, korkuyu iliklerine kadar işlemiş olduğu bir insanı kaleme alırken empati yapmamak elde değil. Bir komodin üzerinde kadına ait parfüm, adama ait bir saat var. Birinden biri eksilirse o zaman yokluğun ilk adımını atarsınız. O koku, evin bir kadınla bütünleşmiş halidir ve o saat o evin o adamsız geçemeyeceği zamanın göstergesidir. İhanet, bir gururu kırdı. Hatasız bir kalbin kendini sorgulamasına neden oldu. Neden hatasız insanlara kendini sorgulatma gereği duyuyorsunuz? İhanet sonrası, o kokunun ya da o saatin aynı komodin üzerinde kalmasına ihanet ettiğiniz insan karar verir. Ya birinden biri eksilir ya da affedilmek vicdanınızı yoklar durur. Bir insan gelir hayatınızı olumlu yönde değiştirir. Hatta sizin karakterinizi bile değiştirecek kadar çok şey verir elinize. Elinizde bulunan şeyler sizi doyumsuz hale getirir. Kapının içindeki mutluluğu hiçe sayıp ardındaki yalanla mutlu olursunuz. Sonra bir süre eğlenirsiniz o yalanla. Siz farkında olmadan kimler neleri öğrenir de doğru zamanı bekler. Siz yanlış zamanda yanlış yerde olursunuz ama zamanın geri dönüşü yoktur bu yüzden geçmiş, geçmiştir. Şanslıysanız bir çocuğunuz vardır. Hayata bağlar bir çocuk anne ve babasını. Aptalca bütün doğrulardan uzaklaşırsınız. Evdeki o koku da o saat de giderek azalır. Azalmanın kötü tarafı da yok olmaktır. İhanet edilen insanın içinde fırtınalar kopar, kendini sorgular kendinde bir hata bulmak ister ki yüreği soğusun ama yoktur belki o şansın. Nedir bu biliyor musunuz? Bir insan kumar oynamaya girer başlarda kazanır sonralarda kaybetmeye başlar ve o masadan elindekileri kaybedene kadar kalkmaz. Kalktığında oyun da o masada kalır kaybettikleri de. İşte kitabın özeti arkadaşlar. Kaybettikçe kazanmak için hırslanıp ama masada her şeyini bırakan sevgiyi de sadakati de ziyan eden bir kadının çöküşü. Zavallı bir erkekten korkuncu zavallı bir kadındır. Eksildikçe eksilmenize sebep olan insanlara dikkat edin. İnsan bulursunuz ama kendinizi kaybedersiniz. Tanımak önemli iştir arkadaşlar bu yüzden tanımak için çaba harcamayın. Çünkü Mevlananın dediği gibi; "İnsanları tanımak denizden bardak bardak su boşaltmaktan daha zordur" Harika bir eserdi. Zevkle ve severek okudum. İstisnasız harika yazar olan Stefan'nın kalbinizde filmlerini izleyin. Iyi okumalar. Bu arada hayatınızı değiştiren insanları unutamazsınız arkadaşlar. Kitabı benzettiğim şarkının linkini bırakıp huzurlu okumalar diliyorum. youtu.be/3C4S4W7GElk
Korku
8.5/10
· 62,9bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
14
853
C.Oğuz
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'yu inceledi.
68 syf.
·
3 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
"Onu sevmek, nefes almak gibidir. Gel de nefes almaktan vazgeç şimdi" demiş Mevlana. Sevmek, şansın yoksa yaşarken ruhen ölmeyi göze almaktır. Stefan Zweig' in Satranç kitabını okudum ve beğenmişle beğenmemiş arasında kaldım. Yalnız iyi olan bir tarafı var bu yazarın; olay örgüsü kuvvetli ve okurken film izliyormuşçasına bir his uyandırıyor. Bu yüzden şansımı Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabında denedim ve bayıldım. Kitabı kesinlikle tavsiye edeceğim için spoiler vermeden yoğunlaştırılmış duyguların kenarlarından kalemle geçmek istiyorum. İnsan bir defa aşık olabilir ve eğer bir çok defa aşık olduğunu idda edebilen varsa hiç aşık olmamıştır çünkü şanslıysan aşk bir defa uğrar ve gider. Karşılıksız aşk, bedenen yaşayıp ruhen hayata veda etme cesaretidir bana göre. Herkes aşkı farklı şekilde yaşayabilir ama bazıları yaşayamaz ve yazmaya çalışır. Bilinmeyen bir kadından bilinen bir adama yazılan bu mektup sevgisiz ve sadakatsiz geçen bir ömrü kaleme almış. Yaş küçük, aşk kapıda ve sevdiğin kişi sadece kapı altından bir ayak sesi... Bir hayatı bir zarfa sığdırmış, halinden memnun, yaşama çocukluğundan ruhen veda etmiş bir kadın kaç kişiye nasip olur bilmiyorum. Seviyorsun, unutluyorsun tanınmayan bir yüz haline geliyorsun ve sevdiğin insanın yüzünü her insanda görüyorken, sevdiğin insan senin yüzünde hep tanımadığı farklı yüzler görüyor. Evine giriyorsun, hayatına dokunuyorsun, şansın varsa bir iki kelime konuşup nefesini hissediyorsun şansın yoksa uzaktan izleyip ölmeye devam ediyorsun. Bir ölümü bir kelime ile anlatabilirsin ama kağıtlara dökülen ölmeyi dinlemek kolay değil. Ellerinde titreme, gözlerinde buğulanma ve vazonda artık gül yoksa her şeyin sonuna geldiğini anlıyorsun. Bir sabah uyanıp o vazoyu boş görmek artık asla dolmayacağının bir belirtisidir. Her gece farklı koku alıp aynı şeyi yapan bir erkek en fazla tanımadığı kadın ölene dek sevilir sonrası yalnızlık ve boş vazo... Karşılıksız sevmek cesaret ister bana göre. Onu başka insanlarla görmek, evinde farklı kokular almak ve bunu sindirmek, bir de her yıl gönderdirğin o güller başka ellere de dokunuyorsa cesaret vazgeçilmez bir hal alıyor. Güzelsin, gençsin, sevdiğin insandan büyük bir hatıra ama tek bir insan aklında... Bunun ne demek olduğunu şuan okuyan bazı arkadaşlar anlamıyor çünkü yaşamadan bazı şeyler anlaşılmıyor. Bilinmeyen kadın bu yüzden sevilmeyi değil sevmeyi tercih etmiş. Fuzuli’ye sormuşlar: “sevmek mi daha güzeldir, sevilmek mi?” “Sevmek” demiş; “çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın.” Değil sevilmek asla tanınmayan uzaktan gelip geçen bir araba sesi gibiydi bilinmeyen kadın. Köpeğin en önemli ve belki de tek özelliği sahibine sevenlerine sadık kalabilmesidir. Adam sadakatsiz, sadık kalamayan biriydi. Kadın neyse adam tersiydi. Sevmek, sevdiğinin yürüdüğü yolu, okuduğu kitapları, dinlediği şarkıları, kullandığı kalemi, kitaplarında yazdığı cümleleri, taktığı kravatı, saati, giydiği çekete kadar bilme arzusurdur. Bazılarımız böyle şeylere burun kıvırıp köşeye çekiliriz bazırlarımızsa sevdiğinin giydiğini, evden çıktığı saati gördüğü için kendini şanslı hisseder. Görmeden aşık olan kaç insan vardır acaba? Sadece kullandığı kalemden, kitabına görüp yüzünü görmeden yaşanılan o aşk kaç kişiye nasip olur? Mevlanın sözünü incelememe ekledim çünkü aşkın öldürmesi değil nefes aldırması gerektiğine inanıyorum. Bilinmeyen kadın hiç sevildiğinden emin olamadan nefes aldı. Bu seven bir kadının yapabileceği en güçlü ayakta kalma şekildir. "Okyanusta ölmez de insan gider bir kaşık sevdada boğulur" demiş Cemal Süreya. O mektup bir kaşık sevdada boğulan bir kadının mektubu. O mektubu, o duyguları, o kısa filmi hayalinizde izlemeyi kesinlikle tavsiye ediyorum. Okuduğum en muhteşem kısa bir günlük romandı. Bazı yerleri aynı duyguları farklı şekilde dile getirmiş ve uzun uzadıya bahsedilmiş. Dili akıcı aynı zamanda dediğim gibi bir günde okuyup bitirebileceğiniz bir roman. Romandan keyif alabilirsiniz. İyi okumalar dilerim.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Okuyacaklarıma Ekle
23
1.425
C.Oğuz
Yeraltından Notlar'ı inceledi.
140 syf.
·
6 günde
·
8/10 puan
Yeraltından notlar, insanın iç dünyasına ulaşan bir eser. Dostoyevski’nin bundan bir önceki eseri olan “Suç Ve Ceza” insanın ruhen ve davranışsal olarak yansımalarına yer vermesinden sonra bu eserinde yine insanlığı kaleme alarak onlara asla yaranılamayacağını, nankör bir varlık olmaktan kendini geri alamayacağını ve daha da önemlisi bu şekilde davranırken bile kendini hala rahatça insan sayabilecek canlılardan söz etmiş. İki bölümden oluşan bu eser ilk bölümünde insanların davranışlarını ve davranış sonrasında ufak tefek sorular içine saklanmış vefadan, duygulardan ve yapılması gerekenlerden ya da yapılmaması gerekenlerden fark ettirmeden kalem ucu değdirerek şaheser koymuştur ortaya. İnsanlar kendi içlerine çekilerek ruhen kendini iyi hissettirecek düşünceleri eyleme çevirmektedir bunu hepimiz biliyoruz. Bazı insanlara kötülük iyi geliyor ve sonucu da yine kötü doğuruyor. Dostoyevski, cesurca bu insanların iflah olmayacağını ve buna aldanan insanların da hiçbir şekilde kendini insan olarak göremeyeceğini vurguluyor. Aslında felsefi açıdan daha geniş bir pencereden baktığımız zaman vermek istediği mesajı anlayabiliyoruz lakin insanların duygusal yaklaşımı ve vicdani hisleri yazarın dediklerini tersine sergileyecek eylemlere yön verdiğini söyleyebilirim. Kitabı okumaya başladığımda, incelemememi nasıl yazsam diye düşünüyorum aslında okuduğum çoğu kitapta bunu düşünüyorum ama felsefe yorumlaması daha farklı. Okurken, yazarın kendini ve tecrübelerini yıpranmış bir hayat gibi yansıtması insanın içini burkuyor. Çünkü tadını ve tecrübesini almış ve bundan sonra yaşamdan bir şey beklemiyorum der gibi dökülen kelimeleri biraz düşündürüyor. Paylaştığım bir alıntıda, “Ruhumda, cinayet işlenmiş gibi bir ağırlık var”(117) sanki bütün duygularını ve söylemek istediğini tek cümlede bahşetmiş gibiydi. Ruhunda öyle bir ağırlık taşıyordu ki kelimeleri dayanamamış da yerle bir olup notlarını kağıtlara dökmüştü. Sanki insanı anlayan üç varlık; kalem, mürekkep ve kâğıt gibi… Yazar, kendinden nefret eder gibi döktüğü kelimelerini insanlıktan nasibini almış ve artık beklentilerinden bile bir şey beklemeyen insan profilinde görünüm sağlamış. Aslında çok da yanlış bir tavır takınmamış. Düşündüğümüz zaman zaten kimseden bir şey beklememen gerektiğini anlıyorsun. Herkesten her şeyi bekle ama kimseden bir şey bekleme. İşte yeni dönemin felsefi kanunu olarak kabul edebiliriz ya da olması gereken akım. Yaşadıklarını duygusal çekimle kaleme alan yazar, uzaktan, dokunulmaz ve yukarıda belirttiğim gibi kalem, kağıt ve mürekkebiyle kendini toplumdan soyutlar ve yaşamaya başlar. Hatta bu düşünceyi efsane şekilde betimleyen bir alıntısı; Kendi kendinizi aldatarak avunuyorsunuz”(139). Yaşadığınızı varsaymak yaşadığınız anlamına gelmiyor. Kendinizi iyi hissetmek iyi insan olduğunuz anlamına gelmiyor. İçinizdeki iyilik eyleme dönüşmediği sürece iyi insan olmak düşüncede kalıyor bu da yazarın aksetmek istediği düşünceyi ve yakınmayı doğrudan doğruya size aktarıyor. Daha güzel bir değinmeden söz edecek olursak; çok bilmek insanı zeki yapmıyor yazara göre. Çok haklı. Bilmeyi herkes farklı algılamış yaşadığımız toplumda. Çok bilmek aslında sandığınız kadar iyi değil. “her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır” (7)… anlamak ve bilmek birbirini tamamlayan iki kavram. Önce anlarsınız sonra bilirsiniz. İşte yazarın anlatmak istediği. Bir sayfasından bir an için insanların aptal olmadığını farz edelim diyor başka bir noktada fikrini değiştirip aptal olmasa bile dehşetli nankör olduğunu vurguluyor. Yazık ne noksandan eksik toplumuz. Bunu düşünmemek imkânsız. Yeraltında artık yapabileceği en iyi şeyin bir şey yapmamak olduğunu vurgulamış. Yazılarımı nasılsa kimse okumayacak diyor sonrasında ise keşke yazmasaydım gibi hisleri kaleme alıyor. İnsanı bu kadar ikilem içinde bırakan bir toplum için ancak yeraltı örnek verilebilirdi. İkinci bölüme ait spoiler vermek istemediğimden ufak bir bilgi vermek istiyorum. Yeraltı ile bağlantılı düşüncelerini notlara yani yaşanmış anılara dökmüş kısmını oluşturmuş. Okumanızı tavsiye ederim. Kaleminizi, aklınızı ve gözlerini dolduracak eserleri tercih edin. Dostoyevski’ye karşı bir sempatim var. Kafamı açıyor. Yazarın düşünceleri bana sakinleştirici gibi geliyor. Hepsinden ziyade alıntı paylaşmayı seviyorum neyse ki altını çizebileceğim bir çok sözü vardı. Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. İyi okumalar.
Yeraltından Notlar
8.5/10
· 75,1bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
3
502
C.Oğuz
Demokrasi Arayışında Kent'i inceledi.
160 syf.
·
Beğendi
·
7/10 puan
İncelememi biraz uzun tutmam gerektiği konusunda düşünüyorum. Çünkü kitabın neresinden başlasam da dikkat çeksin ve okurların okuma hevesini uyandırsam diyorum ama sanırsam gündemdeki sorunlarla demokrasi sizce ne kadar uyumlu diyerek başlıyorum… 22 bölümden oluşan bu kitap, birçok konuyu ele almış. Demokrasi ile yönetim, kent nedir ve kimlere aittir, sizce yönetim ne koşullar dahilinde sağlanmalıdır, insan hakları nelere yeter, insanların düşüncelerine ne kadar önem veriliyor gibi pek çok sorunuza cevap bulabileceğiniz bu kitap tabi ki filozofların düşünce dahilinde ve yazarın da fikirlerinin filizlendiği daha normal dönemlere ait düşünceleri beyan etmektedir. Şuan ki dönemimizde sadece halktan okurların değil bence devlet büyüklerinin de okuması gereken bu eser, insan zihninde siyaseti ve demokrasinin ne olduğu ve şimdiden sonra nasıl olması gerektiği hakkında bulunan fikir havuzunun gelişmesine neden olabilir diye düşünüyorum. Bunun dışında insanların son zamanlarda habersiz olduğu “demokrasi” kavramına sıkça değinilmiş. Kent nasıl oluşmuş, sizce yöneticiler kimler olmalı, nelere sahip olmalı gibi soruları baz alan bu eser; kentin kentlilere ait olduğunu sıkça vurgulamış. Bununla birlikte, birçok filozofun bu konudaki görüşleri de olağan üstü bir çekicilik katmış kitaba. Düşünsenize, ülke ne kadar çok gelişmiş. Çiftlik görünümünde olan köyler, kerpiçten yapılan evler sonrasında şehir kavramları mimari yapıları ile olağanüstü şekilde evrim geçiriyor. Eski yapıdaki birçok mimarı yapıya dönemimizde tarihsel adı veriliyor. Geçmişten günümüze birçok konuya kalem değdirmiş yazar ayrıca sadece kendi fikirleri değil, filozoflar ve bazı yazarların sözlerinden alıntılarla muhteşem bir eser koymuş ortaya. Türk yapıtlarının en iyi örneklerinden biri neden olmasın? Okumadan bilemeyiz öyle değil mi? Peki bu kitap şimdiki dönemimizde yazılmış bir eser olsaydı, dönemimizdeki sorunlarla bu kitap bağlantılı olsaydı sizce asıl konusu nasıl olurdu? Eminim ki demokrasiden gönül rahatlığı ile söz edemezdik. Ülkede birçok sorun var sizce kaçı demokrasi altında çözüm üretebildi? Ya da kent şuan kentlilere mi yoksa yöneticilere mi ait? Kendi fikirlerimi ortaya koymak istiyorum. En basit örneklerden biri olarak ekonomiyi ele alalım. Kenti; gelişmişliği ile AVM’ler, konutlar oluşturuyor. Eski düzenden yeni düzene geçen insanlar ev almaya kalktığında olağanüstü fiyat farkları ile karşılaşıyorlar, gıda fiyatları o kadar arttı ki, insanlar aldıkları maaşın dörtte birini gıdaya harcıyor. Kalitesiz birçok ürünün fiyatı dört katına çıktı. Otobüs biletleri, uçak biletleri bir hayli arttı, ulaşım zorlaştı. Kitaplara yapılan zamların haddi hesabı yok ve kitapçılar parası olmayan insanlar okumasın tarzında bir ağız takınmış. Daha da kötüsü, kenti artık kentlilere ait görmüyorlar. Söylenen fikirlerle yapılan eylemler birbirini tutmuyor. Sizce bu kararların kaçı demokratik? Bence hiçbiri. Yönetimden bahsedebilmek için önce yönetimin ne olduğunu bilmemiz gerek diye düşünüyorum. Bu kitabı okudukça fikirleriniz özgünleşecek. Her türlü roman okuyabilirsiniz. Bir çoğunluğu sizi geliştirecek ama bazıları görüş açınızı değiştirecek ve o kitapların gerçekten okunması gerek. Bu eser kraliyet döneminden şimdiki döneme yönetim özelliklerini ele almış. Biraz zorlamış yani eserin bazı sayfaları bölümlerini anlamak için birkaç defa okuyabilirsiniz ama anladıktan sonra kendinizi bilmeden yorum yapan insan sınıfından ayıracaksınız. Üniversite 2. sınıfta bir ödev vasıtası ile okumuştum. Beni geliştirdiğini düşünüyorum. Tavsiye ediyor muyum ? elbette ediyorum. Fikirleri geliştiren, görüş alanımızı sınırsız kılan eserleri hayatımıza almaktan daha doğal ne var ki...
Demokrasi Arayışında Kent
Okuyacaklarıma Ekle
1
304
C.Oğuz
Tutunamayanlar'ı inceledi.
724 syf.
·
Beğendi
·
7/10 puan
Kitaplarla Hayata Tutunun :)
"Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." demiş Oğuz Atay. Biliyoruz ki zaten insanlar hayal dünyasında hayal kırıklıklarına yer vermezler. Selim ve Turgut hayallerinde olmayan şeyleri yaşadılar. Ölmeden birkaç defa öldüler. Bu yüzden incelememe alıntılardan başladım çünkü bazı kitaplar insan hayatlarından birer alıntı, alıntıların da birer yaşam tecrübesinden doğan duygular olduğuna inanıyorum. Oğuz Atay'ın en özel ve bilindik eserlerinden biri olan Tutunamayanlar hayata tutunamayan Selim karakterinin hayatından kalan anılarını ve yaşama olan bağlılığını ama var olan, yok edemediği mutsuzluk, bekleyiş, umut havuzunu kaleme almıştır. Selim'in hayatı çatlak bardakdaki su gibiydi. Yaşasa da yaşamasa da hayatı tükendi çünkü tutunamadı hayata. Aşk, sadakat, ölüm, saygı, güven, yalnızlık, iş hayatı, hayat koşulları kısaca sanki doğumdan ölüme kadar sık elenip ince dokunan bir eser olmuş. Her karakterin, kitabı okuyan okuyucuda bir etkisi bırakılmak istercesine duygular yoğunlaştırılmış. Karakterler yazarın dediği gibi ölmeden öldürülmüş fakat hala yaşayan insanlar. Dost kelimesinin sözlükteki anlamı olabilen Turgut', Selim karakterinin hayatında önemli yeri vardı çünkü şimdilerde de eskilerde de dost kavramı bulunamayacak kadar değerli. Turgut, hayata tutunamayan arkadaşı Selim'in hayatından kopup gitmesi ile psikolojik sorunlar yaşamış hatta bir süre arkadaşının ölümüne inanmamıştır. Sevgi ne kadar büyükse bıraktığı hasar da o kadar büyük olabiliyor. Hayat doğumdan ölüme bir kitap gibidir, anılara gelince; o da o kitabı ölmeden göz önünde izlemek gibi... Turgut'un hayatından bahsedecek olursam; ilk okulda sınıfın zeki öğrencisi, itileni, kakılanı ve duygusal olanı. Kendini kitaplara veren, okumayı seven belki de hayatını bir kitapta arayan insandı. Hayatının orta yaşlı dönemlerinde dostunun acısı ile ne yapacağını bilemedi. İnanamadığı ölüm delillerle karşısında durur gibiydi. insanların sevdiği birini kaybetmesinde bıraktığı en büyük etki öldüğüne inanamaması olduğunu biliyoruz. Hayattan her duygu kitabın sayfalarını, satırlarını süslemiş. Arkadaşından kalan yazılar, mektuplar tutunamamış hayatın son izleri. Turgut, o kelimelerde kendini boğdu ve arkadaşının ölümüne inandı. Bir hayata değer veriyordu o hayatta değere inanmıyordu. Oğuz Atay'ın bir sözü var; Gel seninle bir kez daha ağlayalım. Yaşanmışlara, yaşanmamışlara, bir de hiç yaşanmayacaklara... İşte insan bütün hayatı boyunca bu cümleyi yaşar. O yüzden ağlamak bile bir yere kadar çünkü ağlamayı yaşıyoruz. Eser o kadar derinden işlenmiş ki, karakterler ölümü bekler gibi yaşıyor ama ölmekten korkuyor. İnsanı çatlak bardakdaki su yerine koyarsak eksildikçe eksiliyor. Selim hayata tutunamadıkça eksildi. Turgut, tutundukça. Hayata nasıl tutunamadığı hakkında yorum yapmayacağım çünkü kitabın asıl konusu. İnceleme hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Kitabı yaklaşık bir ayda zor okudum, ilk defa aklımı bu kadar zorlayan ve beni düşündüren bir eserle karşılaştım. Şunu söyleyebilirim ki; kısa kısaya özetlenecek bir eser değil. Her kelimesinde bir yaşam izi, her satırında bir duygu fark ettim. Çok alıntı paylaştım. Bir başka incelememde; okuduğunuz kitapta paylaşacağınız alıntı, altını çizebileceğiniz yorum yoksa boşuna zaman ayırmayın demiştim ve şuan bu esere iyi ki bir ayımı ayırdım diyorum. Yazar hakkında yorum yapmak istiyorum; en sevdiğim yazarlardan biri ancak yazım hatasını sık yapan bir yazar ya da teknik hata bilmiyorum. Bazı eserlerinde dört beş kelime birleşik yazılmış ama genel anlamda çok derinden düşünen ve yazabilen yazar gibi yazar dediğim biri. Okunmaya, inceleme yazmaya ve alıntı paylaşmaya, üzerine düşünmeye değen bir eser. Okumanızı tavsiye eder, huzurlu günler dilerim.
Tutunamayanlar
9.1/10
· 38,8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
18
1.464