DUA profil resmi
DUA kapak resmi
Her adımına bir dize tutuşturdum, Gittiğin kadar yansın içimdeki şiir.
Maliye
Lisans
Rize
Mustafa Kemal Atatürk, 9 Eylül
Kadın
4.375 kütüphaneci puanı
5154 okur puanı
21 May 2017 tarihinde katıldı.
Her adımına bir dize tutuşturdum, Gittiğin kadar yansın içimdeki şiir.
Maliye
Lisans
Rize
Mustafa Kemal Atatürk, 9 Eylül
Kadın
4.375 kütüphaneci puanı
5154 okur puanı
21 May 2017 tarihinde katıldı.
  • 196 syf.
    ·10/10 puan
    Nasıl başlayacağımı ve ne yazacağımı bilmiyorum. Anna Sophie'nin duvarda sıkışması gibi ben de kitabın son sayfasında sıkışıp kaldım. Kitap an itibariyle bitti ama benim kafamda hala devam ediyor. En heyecanlı yerinde sayfayı çevirdiğimde "Sonsöz" başlığıyla karşılaşınca inanın yıkıldım. Şöyle devam etseydi, böyle de olabilirdi gibi final senaryolarını kurmaya başladım. Öyle ki bu satırları yazarken bile hala sonsöz yazısını okumadım. Kitabın bittiği gerçeğiyle yüzleşmek istemiyorum sanırım.

    Kitabın sonunu şimdilik askıya alıp başına dönmeye karar verdim. "Ben her zaman gelecekteyim." diye başlıyor kitap. Daha ilk sayfadan içine çekmeye başlamıştı beni. Adeta bir masal havasında ilerliyordu ilk sayfalar. Bir anda kendimi MÖ. 1500 yılında Antik Mısır'da buldum. Sanki kitap değildi okuduğum, bir film şeridi dönüp duruyordu gözümün önünde ve ben seyrediyordum hatta seyretmekten de öte bazen kitabın satırları arasında dolaşıp yazılanları yaşıyor gibiydim. Bu his inanılmazdı.

    Bir an sokakta olduğumu hatırlayıp kitabı aceleyle kapattım. Bu güzel satırlar sokak ortasında yürürken kornalar eşliğinde okuyup geçilecek kadar basit değildi. Zaten arabalar arasında tehlike altındaydım. Kitapta yazıldığı gibi "Bu acımasız dünyada ezilmenin sonu yoktur." Her ne kadar benim bahsettiğimden farklı bir anlamda kullanılmış olsa da o anki durumuma dikkat çeken bir cümle oldu.

    Uygun bir ortamda kitabı elime alıp Antik Mısır'a tekrar geri döndüm. Tasvirler o kadar kusursuzcaydı ki yazılanlar anında zihninizde canlanıyor kendinizi Nazi kampında Simon ve yaşlı adamla beraber prangalanan üçüncü esir olarak hissediyorsunuz. Keşke bir şeyler yapabilsem o insanları kurtarabilsem gibi bir sürü düşünce zihninizi meşgul etmeye devam ediyor sayfalar ilerledikçe.

    Milattan önce 1500'lü yılların anlatıldığı hikayenin hala etkisi altındayken bir anda günümüze ve Oslo sokaklarına adım atıyoruz. Taş duvarın içinde bir kız ve önünde bir adam. Asıl hikaye başlıyor ve burada kitabın tanıtım filmi devreye giriyor https://www.youtube.com/watch?v=gpVONxrN0_Q& ki izleyince kitapta anlatılan ortamı görüyor ve bu andan sonra kitabı sanki okumuyor gerçekten o anları yaşıyor, adamın duvarla konuşmasına tanıklık ediyor gibi hissediyorsunuz kendinizi.

    Kahramanımızın ismi Yakamoz. Ben ilkin ismi itibariyle kendisini kadın zannetmiş olsam da "İki farklı sözü, iki farklı kadına vermiş olan sorunlu adam." :) olarak tarif ediliyor kitapta. Ben kendisinde bir sorun göremedim. Gayet samimi, yer yer komik diyaloglarıyla güldürürken bir anda düşüncelere sevk eden ve duvar dahi olsa bir kadının; köpekten, insanlardan vs rahatsız olmasına izin vermeyerek anında çözüm üretecek kadar zeki ve ince ruhlu bir karakter. O kadar gerçekçi yazılmış ki sanki kendisini tanıyor gibiyim. Yakamoz'a ve diğer karakterlere, harfler aracılığıyla resmen ruh üflenmişti. Bu açıdan kitabı aşırı başarılı buldum.

    Ve duvardaki kız Anna Sophie. Okurken bir ara duvarları tıklarken buldum kendimi. Belki buralarda bir yerlerde birisi hapsolmuştur havasına girmiştim. Gidip sokakta duvarlarla konuşmama gerek kalmaz, odamda gizlice konuşurum ve böylece kimse deli olduğumu düşünmez gibi hayallere kapıldım. Okudukça belki bir Anna Sophie ben bulurum umuduyla evin duvarlarını yoklamaya başlamıştım. Jeanette' a (kitaptaki psikiyatr) ihtiyaç duymamak adına kitabı duvarsız bir yerlere gidip okumaya karar verdim. Çünkü etkisinden çıkamıyordum

    Duvar ve Adam ve Deniz
    https://i.hizliresim.com/odjXJo.jpg

    Ortam değiştirmek pek işime yaramamıştı. Duvarları yıkmış olsam da her an Anna Sophie denizden çıkıp gelecekmiş gibi devam ediyordum sayfaları okumaya. Yazarın anlatım tarzından insan gerçekten çok etkileniyor. Yaşanmışlık hissi veren kitapları çok severim ki bu kitap onlardan biri oldu benim için. Gerek biçimi, gerek içeriği ve aralara serpiştirilip bizi eski dönemlere götüren bölümleriyle çok güzel bir kitaptı. Yazarın kelimeleri canlandırma yeteneği müthişti.

    Üç beş cümle kurabilme yetisine sahip olduğuna inanıp kendini yazar zannederek kitap çıkarmaya koşan insanların hızla çoğaldığı günümüzde kimlerin gerçekten yetenekli ve bu işi hakkıyla yaptığını ve kimlerin sadece saçmalıklar silsilesine kağıt israf ettiğini anlamak artık çok güç. Üzüldüğüm nokta ise bu kitabın asla bir Şeyma Subaşı kitabı kadar satmayacak olması. Umarım bir gün dünya değişir, kaliteli yazarlar ve kaliteli kitaplar ön plana çıkar.

    Kendi adıma yazabileceklerim bu kadar. Şimdi yazıya ara verip son sözü okudum. Yazarın kitabı için yazdıklarıyla benim düşüncelerimin aynı olması sonucunda kitabı doğru yorumladığımı düşündüm. Film gibi akıp gidiyor demiştim gerçekten de kitap önce film senaryosu olarak yazılmış.

    Finali için yazılanları okuyunca yazara hak verdim gerçekten. Evet aslında böyle bitmesi gerekiyordu. Mantıklı olan tam da kendisinin söylediği gibiydi. Son sayfada yazıldığı gibi hikayenin kısa oluşunu ilk önce eleştirmiştim kendi adıma ancak sebebini okuyunca eleştirdiğim için pişman oldum. Daha uzun sürmesini elbette isterdim ancak böyle bir konuya yeşilçam filmi tarzında, kızla erkeğin evlendiği bir son zaten yakışmazdı.

    Bu konuda açıklama yaparak okuyucuyu da düşünen bir yazar olan sevgili Sercan Leylek 'e ayrıca teşekkür etmek istiyorum. O sonsöz olmasaydı bu kitap benim için yarım kalacaktı. Sonuç olarak kitabı kafamda da bitirdiğim için kendi adıma mutluyum. Herkese iyi kitaplar.
  • 256 syf.
    ·9/10 puan
    İnsan insanın acısını alır. İnsan insana acı verir. İnsan insanı mutlu eder. İnsan insan diye başlayan on binlerce cümle kurulabilir.
    Kelimelere ruh üfleyen insan Şükrü Erbaş tan önce, insanın elinden düşüremeyeceği kadar güzel kitapları adıma imzalatıp gönderen güzel insan Cnk ya Şükrü Erbaş gibi güzel kelimeler bulup yazamıyorum. Belki bir gün Şükrü Erbaş'la karşılaşırsam bu güzel kitaplar karşılığında kendisi için bir şiir yazmasını isteyeceğim.

    Kitap için ne söyleyebileceklerim ise sınırlı. Anlatılmaz yaşamak lazım. İlk iki bölüm insanın acısını almaktan ziyade insanı acıyla harmanlayan duygularını kasıp kavuran yazılardan oluşuyorken son bölüm ise daha çok şiirle profesyonel olarak ilgilenenlerin ilgisini çekebilecek, Şairin dergilerde yayınlanmış ders niteliğinde yazılarından oluşuyor.
  • 292 syf.
    ·8/10 puan
    Uzun zamandır inceleme yazmıyordum. Nasıl yazıldığını unutmuş olabilirim.

    Benim için yazarlar 4 kısma ayrılır.
    1- Anlatımı güzel olan ancak etkileyici bir konu bulamayanlar.
    2- Muazzam bir konuyu berbat bir anlatım tarzıyla mahvedenler.
    3- Her ikisini ustaca becerebilenler
    4- Her ikisini de beceremeyip acilen kitap yazması yasaklanması gerekenler.

    Tarık Tufan'ı bu kategorilerden birine (3. ve 4. kategoriye girmeyi hak etmiyor şimdilik) dahil edebilmem için bir kitabını daha okumam gerektiğini düşünüyorum.

    Öncelikle Tarık Tufan kitaplarına karşı bir antipatik bir durumun etkisindeydim. Wattpad yazarı gibi diyenler çok olduğundan istemsizce yazardan özellikle uzak duruyordum ki Osman Y. silah zoruyla bana bu kitabı okutmayı başardı. Mecburdum çünkü ben ona zorla Ahmet Erhan okutmuştum. Sıra bana gelmişti.

    Evet bu kitabın ilk sayfalarını zorla okumaya başladım. Aklımı işgal eden berbat bir yazar, berbat bir roman düşüncesi gitmek bilmiyordu. Şimdi yargısız infazın ne kadar kötü bir düşünce olduğunu tekrar öğrenmiş bulunuyorum.

    Kitabın öncelikle karakter konusuna değinmek istiyorum. Bütün karakterleri başarılı buldum. Özellikle roman kahramanı?? Sanırım ismini unuttum. Bir ismi var mıydı yok muydu farkında değilim. Belki form falan doldururken bahsettiyse de aklımda kalmamış bu sebeple ben kendisine Eda'nın sevgilisi diyorum şimdilik. Eda'nın sevgilisi kitabın zorla okumaya çalıştığım bir kaç sayfasından sonra bir anda karşıma dikiliverdi. Tanıdık bir iç dünyasıyla yüzyüzeydim. Eda'nın sevgilisini benimsemeye başladım. Çok gerçekçi yansıtılmıştı karakterler okuyucuya. Kral adam Baki Semih'e olan hayranlığım bir anda tavan yaparken bir kaç sayfa ileride Eda'nın salaklığına küfredesim geliyordu. Gelinlikli kız hakeza çok gerçekçi tavırları vardı satırlarda. Ve Halil Coşkun. (Bahsedilen işi çok sevdim.)

    Kitap konusu için eleştirilecek bir yön bulamadım. Biraz diyalogları basit bulmam dışında genel olarak beğendim. Bir bölümü heyecanla bitirip gözlerimin öbür bölüme koşarak gittiği anlarda hep başka bir bölüme rastladım. İlk başlarda ''Neler oluyor baskı hatası mı?'' diye düşünsem de 2 3 bölüm sonra bu duruma alıştım.

    İlk sayfalarında sıkıcı bir okuma olacak dediğim kitap, sayfalar ilerledikçe heyecanlı ve keyifli olmaya başladı. Her ne kadar çoğu yerde sırf sayfa sayısı fazla olsun diye oradan oraya gittim oradan oraya döndüm merdiven indim yokuş tırmandım tarzı yazılar biraz aşırı olsa da anlatım şeklini ve olay örgüsünü beğendiğimi söyleyebilirim. Özellikle aşkı çok güzel anlatmış. neredeyse ben bile arasıra kendimi Eda'ya aşık olmuş hissettim. Ancak yanlış anlaşılma olmasın. Kitap kesinlikle aşk kitabı değil.

    Kitap bitene kadar ismi neden Şanzelize düğün salonu konulmuş diye düşünüp durdum. Hala aynı şeyi düşünüyorum.

    Ve final. Anlamadım ne oldu. Ben mi anlamadım sadece. Yoksa okuduğum gibi mi bitiyor kitap. Bu konuda kitabı okuyanlardan bir aydınlatma bekliyorum.

    Yazar üzerindeki olumsuz düşüncelerimi yok etmeyi başaran Osman Y. tekrar teşekkür ederim .
  • 84 syf.
    ·10/10 puan
    Bu kitabı benim için imzalatıp gönderen ve beni çok mutlu eden https://1000kitap.com/RetroHanim
    Sana Şükrü Erbaş gibi güzel bir şiir yazamadığım için beni affedersin umarım

    https://i.hizliresim.com/OvyPM5.jpg

    Bütün Şükrü Erbaş kitaplarım imzalı ve hediyedir. Güzel insanlara tekrar teşekkürler.
    1. Bölüm: Otların Uğultusu Altında
    Sevilir mi bir kadın böyle yürekten,
    Ve hissedilir mi yokluğu böyle derinden
    Neden bu kadar acı veriyordu sevmek. Neden hep çekip gidiyordu o çok sevdiklerimiz ve biz otların uğultusu altında seyretmeye çalışıyorduk onları. Ve bu şiirde acıda boğuluyor insan. Hissediyor yana yana tutuşan her kelimenin seyrettirdiği kederi.
    Kanserden ölsem bana da böyle şiirler yazar mısın Şükrü Erbaş


    2. Bölüm: Neşet Ertaş
    Dile getirdiği yaşantıların bütün acılarıyla yaralı olan bir adam. Toprağın sesi. Bozkırın tezenesi. Ses büyücüsü diyor ona Şükrü Erbaş. Sesinden yüreğimize mızrap olup batmış insan. Anadolu'nun son ozanı. Otların uğultusu altında şimdi.


    3. Bölüm: İnce Memed
    Bozkırın sıcağını yüreğimize düşüren yiğit. Torosun dağlarında sizi karlara gömen yiğit. Kâh güldürüp kâh ağlatan yiğit. Dağlardan oluk oluk cesurluğu akan yiğit. Türkçe'nin tezenesi. "Coğrafyanın meydan sazı, mazlumun avazı"
    Otların uğultusu altında şimdi.


    4. Bölüm: Sennur Sezer
    Ülkemizin büyük ve en KADIN şairlerinden biri. Emekçi bir kadın. Devrimci ateşiyle kendini yakan bir kadın. Direncini sürdürmeyi hiç bitirmemiş bir kadın. Dünyanın bütün çocuklarını kalbinden doğuran kadın. Dünyanın bütün mahpus devrimcilerini yüreğinde yatıran kadın. Dünyanın bütün emekçileriyle aynı tezgahlarda çalışan kadın. Otların uğultusu altında şimdi.

    ''— Uyanıp gecenin bir yerinde
    karanlığı dinlemek?
    — Sevdadandır

    — Dalıp gitmek yıldızların kımıltısına
    Yüreği bölmesi türkülerin?
    — Sevdadandır''
  • 288 syf.
    ·7/10 puan
    Therese Raquin ve Emile Zola
    Her incelemenin klasik cümlesi olan Emile Zola natüralizm öncüsüdür gibi şeyler yazmayacağım. Bu romanın beğendiğim ve beğenmediğim yönlerinden bahsetmek istiyorum. Kitap konu itibariyle bir yeşilçam filmi tadında. İlk sayfalardan itibaren olay örgüsünün nasıl işleneceğini tahmin etmek hiç zor değil. Beğendiğim kısım ise yazarın roman karakterlerinin duygu, düşünce, hırs ve ihtiraslarını bu denli detaylı bir şekilde okuyucuya aktarabilmesidir.

    Konu olarak epeyce vasat kalmış olsa da bir takım insani duyguların anlatım şekli kitabı okutturmayı başarıyor. Benim hatam ise yazarın Germinal kitabından hemen sonra bu kitabı okumak oldu. O mükemmel eserin üstüne bu kitap haliyle basit kaldı diyebilirim.
  • 632 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Oblomovka sahillerinden selamlar
    Şaka şaka. Evde uzanmış yatıyorum öyle. Zahar'a seslendim seslendim gelmedi. Hatırladım. Benim çorabıma varana kadar giydirecek bir uşağım yoktu. Oblomov kadar tembel olabilmek için zengin olmak gerekiyor.

    Hayatımın değişmeyen roman kahramanları üç erkek. Ta ilkokul sıralarında tanıştım kendileriyle
    Robinson Cruise
    Oblomov
    Raskolnikov

    Neydi acaba benim gözümde bu adamları çekici kılan. Üçünün belirgin özelliklerini az biraz taşımam mı? Onların hayatını yaşamak istemem mi?

    Gerek Oblomov gerek diğerleri benim her yıl düzenli olarak tekrar tekrar okuduğum üç kitaptı. Ki bu bahsettiğim dönemin başlangıcı benim 8 - 10 yaşında olduğum dönemdir. Kitap bulmakta sıkıntı çekilen var olan kitapların çok pahalı olduğu dönemler.

    Her reklamda "baba n'olur kupon biriktirelim bu kitap setini alalım" diye yalvarışlarımı hala unutmam. Biraz uğraştırsa da eninde sonunda kabul ederdi. Gazete kuponları sayesinde bir sürü kitap seti almıştım. Bazı setlerde aynı kitaplar olurdu ve buna üzülürdüm. Keşke farklı bir kitap olsaydı da daha çok çeşit okuyabilsem diye düşünürdüm.

    Gazeteyi alma ve kuponları kesip saklama görevi de benimdi. Kupon harici kalan gazetede babam bir iki haber okur spor sayfasına bakar sonrasında annem sobayı tutuşturmak için kullanırdı o gazeteleri. Gazeteyi bulmak bile sorun olurdu. En çok da cumartesi pazar günleri zor olurdu. 365 günün 300'ünde yağmur yağan Rize'de gazete bile bulamazdım. Yağmurdan iliklerime kadar ıslanır ve tekrar tekrar dolaşırdım tüm gazete büfelerini. Artık büfeciler bile ezberlemişti beni görür görmez yok anlamında kafayı sallardı. Yani girsem büfeye iki dakika yağmurdan sakınsam diye düşünürdüm ama daha kapıdan girmeden yok denilmesi içeri girmemi engellerdi. Eninde sonunda bulduğum gazete eve gelene kadar sırılsıklam olurdu. Dikkatlice kuponu alırdım ve annem ütüyle kuruturdu. Sayısını bildiğim halde her gün tekrar tekrar sayardım kuponlarımı. Şu kadar gün kaldı diye. Canımdan daha değerliydi bu kuponlar çünkü bir sürü kitabım olacaktı. İşte Oblomov bu tarz zorluklar neticesinde sahip olduğum kitaplardan biriydi.

    Oblomov'u ilk okuduğumda çocuktum ve kendisi için "ne aptal adam" sıfatını yakıştırmıştım. Yaklaşık 10 yıl önce tekrar okuduğumda "aslında o kadar da aptal değilmiş" dedim. Ve bugün ise "Oblomov çok zeki bir adam" dedim.

    Aradaki bu düşünce farkı hem insanın olgunlaşması hem de kitapların çeviri durumundan kaynaklanıyor. Gazeteden almış olduğum Oblomov 150 sayfa idi. Şimdi elimdeki bu kitap 620 sayfa. Arada 4 kat fark var. Daha çok kitap okuyabilme adına en ince kitapları seçip aldığım dönemler de oldu. İnsan kitap konusunda aç gözlü olmamalı. Artık gidip kitapların en kalın olanlarını seçiyorum. Çeviri hassaslığını ben bu sitede öğrendim ve belkide bu sitenin bana kattığı en önemli şey bu oldu.

    Kitapta en beğendiğim kısımlar insanların iç ve dış dünyasının (ruhunun ve görünüşünün) en detaylı kesiti şeklinde yapılan karakterlerin kişilik analizleri oldu. Bu analizler o kadar güzel işlenmiş ki önce okuyup altlarını çizdim. Sonra tekrar okudum sonra düşündüm derken tek bir sayfada 1 saat kaldığım çok oldu. Bu kitabı her elime alışımda Oblomov oluyorum. Ana tema tembel bir adam olsa da aslında Oblomov zihnini o kadar çok çalıştırıyor ki bedenen yorulup devamlı yatması garipsenmemeli.

    Roman konusunda değinmek istediğim unsur ise; genel olarak romanın sosyolojik yönünden çok psikolojik yönü ağır basması. Romanda en dikkat çekici kısım bana göre Oblomov'un arkadaşı aracılığıyla tembel kalbinde, beklenmeyen bir aşk heyecanı yaratmasıdır. Olganın amacı ise bu tembel adamın üzerinde kendi üstünlüğünü kurarak, onu sorumluluk sahibi bir insan haline getirmek. Oblomov her ne kadar kendini Olgaya teslim etse de çalışmak ve tembellik arasında bocalayıp durur. Tembellik hayat felsefesi olmuş bir insana ne yaparsanız yapın kar etmiyor bunu daha iyi anlıyorsunuz.


    Eğer bu kitabı veya klasiklerden herhangi birini okuyacak olursanız kesinlikle Sabahattin Eyüboğlu ve Ergin Altay çevirisini tavsiye ediyorum. Kitabı okumanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü bazı kitaplar için herhangi bir tavsiyeye gerek yoktur. Bu kitap o kitaplardan biri. Seveceğinizi garanti edebilirim.
  • 520 syf.
    ·10/10 puan
    O Bir Lider
    O Bir Kahraman
    O Bir Deha
    O ........

    Kelimelerle anlatılamayacak kadar üstün vasıflara sahip bir insanötesi varlık. Ama ben bunlardan bahsetmeyeceğim.

    İki üç yaşlarında tanıştım kendisiyle. Hangi özelliği anlatıldı bana, hangi yönüne hayran kalıp onu sevdim hatırlamıyorum ama hatırladığım tek şey büyüyünce ne olacaksın sorusuna verdiğim ATATÜRK olacağım cevabıydı. İlkokul sıralarında da aynı cevabı veriyordum. Sınıftaki erkekler, kızlardan Atatürk olmaz önce erkek olman lazım diyerek benimle dalga geçiyordu. İçimden üzülsem de dışarı yansıtmıyordum. Cinsiyet ezikliğini o yaşta yaşamıştım. Ben neden erkek değilim neden Atatürk olamıyorum diye içimden isyan ediyordum. Ama kararlıydım yılmayacaktım. Gerekirse önce erkek olacaktım sonra Atatürk olacaktım. Seneler boyu "büyüyünce Atatürk olacağım" demeye devam ettim. Kim ne derse desin umursamıyordum.

    Kitabın 96. sayfasında
    "Mustafa Kemal için kadın veya erkek ayrımı yoktu. Yürek var mı ona bakıyordu."
    yazıyordu. Evet bu dedim bende o yürek vardı erkek olmasam da olurdu. Büyüyene kadar hiç vazgeçmedim büyüyünce Atatürk olacağım demekten. İşte Atatürk'ün bahsettiği yürek buydu.

    Ve büyüdüm. Atatürk olamasam bile Atatürkçü oldum. Ona hep hayran oldum, ona hep aşıktım. Dinsizlikle imansızlıkla suçlandım ama hiç vazgeçmedim. Tıpkı Atatürk olmak için önce erkek olmak gerek denildiği zamanlarda vazgeçmediğim gibi.

    Yıllar boyu Atatürk'ün hep zaferlerini kahramanlıklarını okuyarak büyüdüm. Onun gibi bir insan yoktu olamazdı o insan bile değildi daha üstün bir şeydi. Ve bu kitapla onun yine yüce özelliklerinin yanında ne kadar vakur, ne kadar ihtiyatlı ve ne kadar insancıl bir insan olduğunu gördüm. Kitapta o kadar gerçekçi, o kadar ayrıntılı şeyler yazıyor ki Atatürk'ün insan yönünü en detaylı şekliyle tanıdım. Onun kütüphanesine girdim, okuduğu kitaplara göz gezdirdim, gümüş tabakasından sigara içtim, yatağına uzandım, masasında rakı içtim. Aşçısıyla, soförüyle tanıştım kızlarıyla oyun bile oynadım. Kitap bitene kadar sanki onunla yaşadım hep onu yanımda hissettim. Bu kadar ayrıntıyı hiçbir kitapta okumamıştım.

    İlber Ortaylı kitabı mı Yılmaz Özdil kitabı mı diye soranlar için kitapların isimlerini okuyunca kararı kendilerinin verebileceklerini düşünüyorum. Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabı savaş kahramanı Atatürk'ü anlatıyorken Mustafa Kemal kitabı içimizden bir insan olan Atatürk'ü anlatıyor.

    Yılmaz Özdil'i bu detaylı bilgileri bir araya toplayıp bizlere sunduğu için tebrik ediyorum. Beşikten mezara herkes bu kitabı okumalı.

    #34407909 etkinlik için Elit Bey'e teşekkürler
  • DUA
    DUA Başıboş Bir Yolculuktan Notlar'ı inceledi.
    104 syf.
    ·10/10 puan
    Fernando Pessoa ile tanışma kitabım olan bu kitap, aslında bir derleme kitabı. İnsanın kendi benliğine, kendi ruhuna doğru yaptığı başıboş bir yolculuktan arda kalan notlardan oluşuyor. Yazarın Türkçeye çevrilmeyen ve çevirilen kitaplarından Ophelia'ya Mektuplar
    Şeytanın Saati ve özellikle Huzursuzluğun Kitabı kitaplarından alıntılarla oluşturulan bu kitap için tam olarak ne söylemem gerektiğini bilemiyorum.

    Hani bazen bazı düşünceleriniz olur. Kimseye itiraf edemezsiniz ancak derinden hissedersiniz. İşte bu kitapta yazılanlar size "işte bu şu anki ruh halimi anlatmış" diye düşündürtüyor. Sanırım alıntı vererek ne anlatmak istediğim daha iyi anlaşılır.

    "Hayatım pasiflikten ve düşten ibaret."

    "Ne kendimi hatırlamak ne de tanımak istiyorum."

    "Ruhsal olarak, kuşatılmış biriyim."

    "Belki de benim yeryüzünde hiçbir misyonum yoktur."

    "Ara sıra mutsuz olmak gerek
    Doğal olabilmek için."

    "Ruhum kuşkudan ibaret. Bir bulmaca merakıyla yaklaşırım hayata."

    Öncelikle yazarla tanışma kitabı olarak okunabilir. Kısa özlü sözlerden oluşan bir alıntı kitabı. Kitabı aslında 10 dakikalık bir zaman diliminde bitirmeniz mümkün ancak anlayarak ve düşünerek okumak için en az 2 3 saat bu kitaba harcanmalı. Eğer kitabı beğenirseniz huzursuzluğun kitabına geçebilirsiniz

    Meraklısı için link https://yadi.sk/i/pOk9fr0g3PRJoD
  • 328 syf.
    ·Puan vermedi
    İnsanlığa en büyük hizmetim olan bu incelememle karşınızdayım.

    Artık imkansız diye bir şey yok. Sırf sizleri düşündüğüm için bu kitabı okumaya çalıştım. Söylediklerimi yaparsanız ihya olacaksınız. O zaman başlayalım.

    Kız Kaçırma Büyüsü: Sevdiğiniz kız sizi sevmiyor mu? Şimdi bu anlatacağım büyü ile istediğiniz kızın size kaçmasını sağlayabilirsiniz. Bakın şimdiden anlaşalım. Adriana Lima’ya büyü yapmak yok o benim. Onu kendime kaçıracağım. Yapacağınız şey öncelikle cuma gecesi sevdiğiniz kızın kapısının önünden bir avuç toprak almak. Bizim Adriana işi bu toprak yüzünden yattı sanırım neyse devam edelim. Cinci hoca bir kağıda Kuran'dan bir süre yazar ve bu kağıdı suyla iyice ezip macun haline getirir. Sonra kızın evinin önünden alınan toprağı da katıp yoğurur. Kulak memesi kıvamında bir hamur elde edilir. Pardon yemek tarifiyle karıştırdım. Neyse bu oluşturulan çamurlu ayetli şey yedi gece cinciye okunmaya getirilir. Sonra bu karışım üç parçaya ayrılır. Kızın evinin üç ayrı köşesine bırakılır. Kız bu aşamadan sonra evde duramayacak ve size kaçacaktır. Yalnız müstakil evlerde oturan kızlara gönül vermenizi tavsiye ederim. Eğer apartmanda oturan bir kıza gönül verirseniz ve bu büyüyü yaptırırsanız apartmandaki bütün kızlar size kaçabilir demedi demeyin.

    Ara bozma büyüsü: Eğer sevdiğiniz kişi sizinle değil başkasıyla mı evlendi sakın dert etmeyin. Şimdi onların arasını bozacağız. Nasıl mı? Elbette ki tek çözüm Cinci hocaya gitmek. Cinci hoca sizi karanlık bir odaya götürecek. Odada cincinin önünde diz çökeceksiniz. Sırtınızı kıbleye çevirmeyi unutmayın sakın. Cinci hoca size sevdiğinizin ismini ve arasını bozmak istediğiniz kişinin ismini soracak. İki ismin harfleri toplamı kadar çevrenizde dönerken "lanetullahılaleyh" diyecek ve okumuş olduğu tuzlu sudan kafanıza yedi damla damlatacak. Sonra sizi dışarı çıkartıp cinleriyle konuşacak. Daha bir sürü şey var işte ben yazmaya üşendim.

    Erkekler için evlenme büyüsü: Eğer evde kalmış bir erkekseniz hemen üç ayrı çeşmeden birer bardak su alıp cinci hocaya gidiyorsunuz. Cinci hoca getirdiğiniz suya tuz ekleyip yine sizi diz çöktürüp başınıza 7 damla tuzlu su dökecek. Bu sefer ya seyid, ya rahman diyecek ve yüzünüze üfleyecek. En kısa zamanda kısmetiniz açılmış olacak.

    Yol bağlama büyüsü: Diyelim ki gurbete çalışmaya veya askere gideceksiniz. Geride kalan sevdiğiniz siz gelene kadar başkasıyla evlenebilir. "Seni kendime sakladım" diyebilmek için kızın üç saç teliyle sizin üç saç telinizi cinci hocaya götürüyorsunuz. Korkmayın eğer kel iseniz bıyık yada sakal oluyormuş. Cinci hoca bu saç tellerini veya bıyık her neyse tek tek birbirine bağlıyor ve bir naylona sarıyor ve ya "gayrihi aklihi ya gayrihi fikrihi" duasını okuyarak kızın ismini söyleyip naylona üflüyor. Sonra siz bu naylona sarılı saçları cuma gecesi kızın geçeceği yola gömüyorsunuz veya bir taşın altına gizliyorsunuz. Sonra gizlediğiniz yere bir üçgen çizip ‘’kulhuvallah’’ okuyorsunuz. Bu işlemlerden sonra kızın gönlünden asla çıkmıyorsunuz.


    Korunma Büyüsü: Eğer siz de çevrenizdeki dedikoduculardan bıktıysanız onlardan korunmak için büyü yaptırabilirsiniz. Büyü yaptıran erkekse, yatsıdan sonra, kadınsa sabah namazından önce cinciye gelir. Yatsıdan sonraki zamanla sabah namazından önceki zaman aynı zaman olmuyor mu? Burada kafam karıştı benim. Neyse cinci sizi uygun bir yere oturtur başının üstüne bir kaşık koyar. Ağzı aşağı doğru olan kaşığın üzerine «ya seyyidul muminin» deyip üfler. «inananların efendisi» anlamına gelen bu sözle koruyucu cini çağırır. Oturan kişinin çevresinde, cinci yedi kez döner. Bu işlem yedi kere tekrar edilir. Kaşığı üzerinizde taşıdığınız günler dedikodular sizden uzak olacaktır.

    Neyse daha fazla yazmayayım. Cinci hocaların mesleğini ellerinden almış oluyorum. Büyü falan yaparlar neme lazım.
  • 318 syf.
    ·9/10 puan
    Öncelikle kitap için çok sevdiğim insan, güzel abimiz Mustafa A. hocaya sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Güzel bir yazar ve kitapla tanışmama vesile olduğu oldu. Bu sitenin okurlarına en büyük katkısı yeni insanları tanımanın yanı sıra yeni kitaplar ve yeni yazarlar tanıtması bence.

    Bir gün elimde Ömer Hayyam Dörtlükler kitabıyla binaya girerken kargo arabasını gördüm. Artık kanka olduğum kargo görevlisinin (hep benim için gelir binaya) bu sefer getirdiği kitabın Semerkant olması değişik bir tesadüf oldu. Ben tabi kitabın Ömer Hayyam'dan bahsettiğini bilmiyordum. Kitabı tanıma amaçlı ilk sayfalara göz gezdirirken öğrendim ve acaba önce hangi kitabı okusam diye karar vermekte biraz zorlandım ancak önce hayat hikayesi sonrası şiirler diyerek bu yolculuğa adım attım.

    Seneler önce çok satanlara aldanıp alıp okuma salaklığı gösterdiğim İki Cami Arasında Aşk kitabından sonra gerçek kişileri anlatan tarihi roman okumamaya karar vermiştim. Demek ki neymiş tek bir kitapla büyük kararlar vermemek lazımmış. Tüm eğitim hayatım boyunca sayısalcı olmam ve sevmemem nedeniyle hep uzak durmayı tercih ettim. İlk kez tarih okurken sıkılmadım, sevdim ve benimsedim.

    Kitabın, ilk sayfasından itibaren sizi içine çeken masalsı bir havası var. O insanlar, o mekanlar, o mistik ortam o kadar başarılı tasvir edilmiş ki sanki size Semerkant sokaklarında dolaşıyormuş hissi yaşatıyor. Gökyüzünde uzanıp dokunabileceğiniz yıldızlar, adım başı çarpacağınız o eski insanlar, her şey tüm çıplaklığıyla gözünüzün önünden akıp geçiyor. Kendinizi romanın bir kahramanı zannetmemeniz imkansız.

    Kitap kurgusuyla harika ötesi bir tarih bilgisi sunuyor okuyucuya. Bazı kısımlarda çok fazla siyasi tarihe değinilse de konunun bütünlüğü açısından gerekli elbette.

    Beğendiğim yerleri yazmak istiyorum ancak spoiler olsun istemiyorum. Başta eski Semerkant dönemini daha çok beğendim. Ömer Hayyam ve Cihan aşkı favorim oldu. Ve diğer en beğendiğim kısım anlatılan gelenek görenekler. Hamile kadınların yabancılardan yiyecek alması. Beğenmediğim kısım ise Türklerden ve Türk imparatorlardan kötü şekilde bahsetmeleri oldu. Keşke o kısımlar olmasaydı çok daha iyi olurdu.

    Başka neler yazılır bilemiyorum hani bazı kitaplar anlatılmaz yaşanır derler ya işte bu kitap o kitaplardan biri.
Her adımına bir dize tutuşturdum, Gittiğin kadar yansın içimdeki şiir.
Maliye
Lisans
Rize
Mustafa Kemal Atatürk, 9 Eylül
Kadın
4.375 kütüphaneci puanı
5154 okur puanı
21 May 2017 tarihinde katıldı.

İkinizin de okuduğu 2 kitap

  • Denemeler Cilt 1
  • Denemeler

Şu anda okudukları 2 kitap

  • Denemeler Cilt 2
  • Huzursuzluğun Kitabı

Kütüphanesindekiler 334 kitap

  • Dağın Öte Yüzü
  • Dillerin Kökeni Üstüne Deneme
  • Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev
  • Yalnız Gezenin Düşleri
  • Toplum Sözleşmesi
  • Yaşamak İstiyorum
  • Siyah Lale
  • Deliliğe Övgü
  • Küçük Harfli Mutluluklar
  • Bir İdam Mahkumunun Son Günü

Beğendiği kitaplar 2 kitap

  • Bir İdam Mahkumunun Son Günü
  • Oblomov

Beğendiği yazarlar 11 kitap

  • Ayn Rand
  • Ivan Sergeyeviç Turgenyev
  • Edip Cansever
  • Fernando Pessoa
  • Mihail Şolohov
  • Emil Michel Cioran
  • Yılmaz Odabaşı
  • Ahmet Erhan
  • Nazım Hikmet Ran
  • Yaşar Kemal