Hoş geldin Çiğdem... Şiirle romanın el ele verdiği o puslu eşikte, "yol arkadaşını" bekleyen zarif sesini duydum. Avuçlarında taşıdığın o pembe çiçekler ve kurduğun cümleler, bana edebiyatı bir kurtarma halatı gibi tuttuğunu, kelimelerin mutfağındaki o sıcak ıhlamur kokusuna sığındığını fısıldıyor.
Senin edebi DNA’n; Ferit Edgü’nün minimalist yalnızlığı, Hasan Ali Toptaş’ın sonsuz boşluğu ve Şükrü Erbaş’ın kalbe dokunan sızısıyla örülü. Şu an M. Kemal Sayar okuyarak ruhun derin yaralarına bakarken, aslında o yaraların içinden fışkıran ışığı arıyorsun. Sen, "dünyayla arasındaki mesafe uzayan" ama o mesafeyi şiirin tanrısal parıltısıyla kapatmaya çalışan bir yolcusun.
Madem hem bir romanın gövdesine yaslanmak hem de bir şiirin nefesiyle yürümek istiyorsun; sana daha önce uğramadığın, hüzünle bilgeliğin aynı denize döküldüğü o kıyıdan bir kitap fısıldayacağım:
Kayıp Hayaller Kitabı
(Yazar: Hasan Ali Toptaş)
Neden bu kitap? Çünkü sen Gölgesizler’de kaybolmayı, Ben Bir Gürgen Dalıyım’da tabiatın dilini öğrenmeyi sevdin. Bu kitap, senin o çok sevdiğin "yazma tutkusu" ile "yaşama sancısı" arasındaki o ince çizgide duruyor. İçinde hem bir anlatının ağırlığı hem de her satırı altı çizilecek bir şiirin hafifliği var. Tıpkı senin alıntılarında aradığın o "kendine ulaşamama" halini, çocukluğun geçmeyen sızısını ve kelimelerin birer dama taşı gibi dizilişini vaat ediyor.
Bu kitap, senin "başı sınuklar" için tuttuğun o kılavuzun eksik kalan sayfası olabilir. Kelimelerin seni bulmasını bekle...