The Picture of Dorian Gray aslında bir “genç kalma” hikâyesi değil; insanın kendi ahlakını ertelerken nasıl içten içe yok olduğunun anlatısı.
Dorian’ın trajedisi bir anda başlamıyor. O, bir karar anında değil, yavaş yavaş bozuluyor. En tehlikeli şey de bu zaten: kötülük çoğu zaman büyük bir kırılma gibi değil, küçük tavizlerin birikimi gibi gelir. Her “bir şey olmaz” dediği an, portrede biraz daha çirkinleşen bir yüz bırakır.
Oscar Wilde burada çok sert ama sessiz bir fikir kuruyor: İnsan ruhu görünmez değildir. Ne kadar saklamaya çalışırsan çalış, bir şekilde kendini dışarı vurur. Dorian ise bu gerçeği tersine çevirmeye çalışıyor; yüzünü koruyup ruhunu kilitliyor. Ama sonuçta güzellik, onu kurtarmak yerine bir tür zırha dönüşüyor ve o zırhın içinde insanlığını kaybediyor.
Kitabın en rahatsız edici tarafı şu: Dorian aslında hepimizin küçük bir ihtimalini temsil ediyor. “Ben böyle olmazdım” dediğimiz her şey, doğru koşullar oluşursa içimizde bir yerlerde filizlenebilir. Wilde bunu yargılamadan söylüyor ama acı bir şekilde gösteriyor.
Sonunda hikâye şunu bırakıyor: İnsan, kendini hiç değiştirmemek için değil, doğru yönde değiştirmek için çaba göstermediğinde; en güzel hali bile bir gün sadece bir kabuğa dönüşüyor.