Hiçbir heykeltıraş, hiçbir şair ne Michelangelo ne de Dante son umutsuzluğun resmini, yeryüzünün son felaketini, yağmura teslim olmuş, korunmak için tek bir tepki vermeyecek kadar yorgun ve bitkin bu canlı insan kadar etkileyici bir şekilde hissettirememiştir.
(...) hiçbir şey, yeryüzündeki hiçbir şey çaresizliği, kendinden böylesine tamamen vazgeçmişliği, canlı bir ölü haline gelmeyi bu hareketsizlik kadar sarsıcı bir şekilde ifade edemezdi
Fakat sonra kendime hâkim olamadım, onun peşinden gitmeliydim: Ben istemesem de ayaklarım gidiyordu. Her şey tamamıyla bilinçdışı gelişiyordu, ben bir şey yapmıyordum, aksine bana bir şeyler yaptırılıyordu, kimseye aldırmadan, kendimi dahi hissetmeden, koridorda çıkışa doğru yürüyordum.
Şayet o anda biri beni gözetliyor olsaydı, çelik gibi ona diktiğim bakışlarımın bir hipnoz olduğunu düşünürdü. İşte benim de içinde bulunduğum durum tam anlamıyla bir donup kalmaydı. Bu yüzdeki mimik oyununa bakmaktan kendimi alamıyordum ve mekandaki diğer her şey, ışıklar, gülüşmeler, insanlar ve bakışlar biçimsiz sarı bir duman gibi etrafımda uçuşuyor, tüm bunların tam ortasında da alevler arasında bir alev gibi o yüz beliriyordu. Hiçbir şey duymuyor, hiçbir şey hissetmiyordum, hatta bitişiğimde öne uzanmaya çalışan insanları, ahtapot gibi birdenbire açılan, para koyan ya da paraları toplayan ellerin dahi farkında değildim; topu görmüyor, krupiyenin sesini duymuyordum fakat buna rağmen heyecan ve coşkunun bu ellerde oluşturduğu abartıdan yansıyan her şey bana bir rüya gibi geliyordu.