Ufacık bir parçası olduğun evrenin, sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü unutma. Markus Areulius
Hiçbir şeye karşı bir hevesim kalmadı, her şey tükenmiş gibi. Bazen çocukluk yıllarıma geri dönmek istiyorum,tasasızca sabahtan akşama kadar oyunlar oynadığım o yazlara özelikle. Büyüdük de ne oldu sanki. İyiye giden bir şey yok olacağı da pek yok.
Üretebileceği bir şey kalmayan her insan veya toplum, geçmiş hasreti çeker. Burada mühim olan geleceği, geçmişten daha renkli hâle getirmek için sarf edilen çabanın olmasıdır. Bu sabah yeniden uyandığımızda binlerce insan uykusunda hayatlarını yitirmiş olacak. (Belki biz de) Bu sebepten her yeni gün bu bilinçle uyanırsanız ve beklentilerinizi her konuda daha düşük tutarsanız, hayal kırıklığına uğrama riskiniz azalır.
Bu durum üretmek ile çok alakalı değil ama dedikleriniz doğru tabii. Beklentim zaten oldukça düşük,zaman zaman geçmiş gitmiş olan hisler gibi bu durum da geçer , farkındayım. Teşekkür ederim.
Bu Türkiye gibi heterodoks politikalar izleyen ülkeler için geçerli değil maalesef. Bizim gibi ülkelerde ölü işletmeler devlet teşviki ile ayakta tutulup piyasayı verimsiz şekilde domine edebiliyor, nas ve sonrasında anti-nas ekonomik politikalarla hareket edilebiliyor, işin en acı kısmı Devlet denilen organizasyon ekonomiye direkt olarak müdahale edebiliyor, nihayetinde de bütün yük Kobi ve çalışan kesime kesiliyor, sonrasında ise işletme sahipleri katma değerli mal üretim girişi yapmak yerine kapatıyor şalterleri Dalaman'dan 5 tane site kapatıyor, veriyor kiraya, yaslanıyor arkasına, keyfine bakıyor. Millet yeterince çalışıyor, sorun devlet yetkililerinde.
Bir düşünce deneyi yapalım: Lukas her şeye sahip olsa da bir türlü hayatını anlamlı görmeyen, İskandinav bir üniversite öğrencisi. Şeyma ise barınamayan, ailesinden baskı gören, ülkesinde kendini güvensiz hisseden Türk bir öğrenci. İkisi de mutsuz bile olsa, ilkinin hayat koşulları daha iyi olduğundan onun daha özgür olduğunu düşünürüz.
Şeyma'nın o kadar kıstırılmış ve baskı altında bir hayatı var ki, sadece hayatta kalmak ve eğitimini sürdürmek için bile mücadele etmek zorunda. Yarı zamanlı bir iş, ucuz bir kiralık ev bulamamak, okula geldiğinde sivil polis tarafından fişlenmek, sadece demokratik bir üniversite talebini dile getirdiği için gözaltına alınması... Başka bir deyişle Lukas ona coğrafyasının altın tepside sunduğu özgürlükle ne yapacağını bilmiyor. Şeyma ise dişiyle tırnağıyla özgürlüğünü kazanmaya mecbur bırakılıyor. Daha fazla acı çekmesi, baskıları daha net görmesi, kaç ya da savaş refleksini canlandırsa bile kaçacak yer yok, savaşmak zorunda.
Defalarca yenilse bile bu mücadele sayesinde öznelliği güçlenecek ve özgürlüğüyle ne yapmak istediğinin çok daha fazla bilincinde olacak... Ya da depresyona girecek, pes edecek, hayallerinden vazgeçecek.
Kerem Bey, eğer suyun yarılması İslam'dan 1000 yıl önce Yunan filozoflarının notlarında olmasa, bu dediğiniz manidar olabilir, belki yine yetersiz kalabilir bence çünkü bilimsel cenahtan ele aldığımızda gerçekliğe uyuşmayan birçok durumla da karşılaşmaktayız. Tabii burada "bu kitap yahut bu görüş kesinlikle yanlıştır!" Gibi bir çıkarım yapmıyorum ama hakikatin iki cevabı olmadığı da bir gerçektir. Demek istediğim iki kere iki dört ise başka yerde beş olmanın şartı yoktur çünkü hepimiz aynı sistem içerisindeyiz. Hal böyle iken bir tarafta "apaçık" deyimini kullanıp, diğer tarafta "anlayamazsınız, anlamayacaksınız" ifadelerini kullanmak çelişkiden başka bir şey değildir. Amacım konuyu saptırmak değil, yalnızca bu konudaki merakımı ve bilgisizliğimi doldurmaktı.