Eylül 1988 de saddam Hüseyin'in elini, ilk olarak Türk başbakanı Turgut Özal sıktı. O sıralarda kürtlere karşı kullanılan kimyasal silahların dumanları henüz dağılmamıştı bile.
Kürt şehirlerinde kürtlere Türk müziği konserleri veriliyor, kürdistana Türk kültür emperyalizmi taşınıyor. Kürdistanın kırsal bölgelerinde yoğun bir zulüm sürdürülüyor. Köyler yakılıyor, boşaltılıyor ; kürt insanları köylerini terk etmeye zorlanıyor. Ama Türk sömürgeciliği kürt şehirlerinde kültür emperyalizmi uygulayarak insancıl yüzünü göstermeye çalışıyor.... Kırsal kürdistanda çocukların gözleri önünde babalara işkence yapılırken, erkeklerin gözleri önünde kadınlara işkence yapılırken, kürt şehirlerinde, "İbrahim Hakkı efendi'de insan sevgisi, yunus emrede insanlık gibi konferanslar veriliyor. Türk kahramanlığını, Türk yiğitliğini anlatan tiyatrolar yapılıyor. Bir tarafta işkencenin, zülmün en katmerlisi, bir taraftan da kahramanlık!. Ne derin bir çelişki....
Kürtlerin türklerden hiçbir farkının olmadığı, elbette doğru değildir. Kürtler ancak kürt kimliklerini inkar ediyorsa türklerle eşit oluyorlar. Kendi kimliğini, ulusal kimliğini inkar eden türkleşen, kğrtlüğünü reddeden, kürt olduklarını söyleyenlere zülüm yapmayı kabul eden bir kişi elbette her şey olabilir. Vali, yargıç, general, başbakan.... Her şey. Fakat, kürt olarak, kürt kalarak, kürtlerin haklarını ve özgürlüklerini savunarak hiçbir şey olamaz.
Devlet terörünü algılayamayan bu terörü irdelemeyen, devlet terörüne karşı çıkmayan kurumların ulusal kurtuluş güçlere "teröristler" diye karşı çıkışmaları ciddiye alınır bir durum değildir.