Britanya İmparatorluğu'nun Osmanlı Büyükelçisi'nin eşi olarak İstanbul'da yaşayan Lady Montague'nün mektuplarında Osmanlı kadınları için şöyle yazdığını görürüz:
"Belki de dünyanın bütün kadınlarından daha hür... Hayatı hiç aksatmadan, zevkle süren, kaygılardan uzak yaşayan, boş vaktini komşu ziyaretleriyle, hamamlarda yıkanmakla ya da bol para harcayıp yeni yeni modalar çıkarmakla geçiren yeryüzündeki tek kadın..."
Ne de olsa feminizm 20. yüzyılda ortaya çıkana dek kadın neslini korumaya ve kollamaya düşkün, bu uğurda mücadele eden başka bir topluluk olmamıştır. Ne dersiniz, gerçekten böyle mi?
Kadınlar on bin yıldır ataerkil düzen altında inim inim inliyordu da son bir yüzyıldır mı akıllarına başlarına gelebildi dersiniz?
Anne ve babanın çocuğa duyduğu sevgi ve yerine getirdiği sorumluluklar, çocuğun
duygusal gelişimindeki koruyucu zırhıdır. Ailenin Arapça karşılığı olan "üsre" kelimesinin zırh anlamına gelmesi, beni hep derinden etkilemiştir. Çünkü dış dünyanın yıkıcılığına, derdine, kirine pasına karşı aile, bireyi sarıp sarmalayan adeta bir koruyucu olarak tasvir edilmiştir.
"Birbirimizden kız aldık, kız verdik" söylemi egzogaminin, "Dışarıdan evlenmek olmaz" söylemi ise endogaminin pratikteki ifadesine karşılık gelmektedir.