insanın doğadaki hayvanlara bir canavar gibi görünmüş olabileceğini tahayyül eder:
İnsana dair en basit hakikat çok tuhaf bir varlık olmasıdır; adeta Dünya üzerinde bir yabancı olması anlamında.Bütün itidaliyle, bu diyarda türemiş bir varlığın değil, daha ziyade bir başka diyardan yabancı adetler getirmiş bir varlığın dış görüntüsüne sahiptir. Haksız bir avantaja ve haksız bir dezavantaja sahiptir. Kendi derisinin içinde uyuyamaz; kendi içgüdülerine güvenemez. Hem mucizevi ellerini ve parmaklarını hareket ettiren bir yaratıcı hem de bir kötürümdür. Giysi denen eğreti bezlere sarmalanmıştır; mobilya denen eğreti payandalara dayanmıştır. Zihninde hem müphem özgürlükler hem de acayip sınırlar vardır. Hayvanların arasında bir başına, evrenin ta kendisinden gizlenen bir sırrı evrenin biçiminde bir anlığına yakalamış gibi, kahkaha denen güzel çılgınlıkla sarsılır. Hayvanlar arasında bir başına, düşüncesini kendi bedensel varlığının kökünde yatan gerçekliklerden kaçırma, onları utanç gizemini yaratan yüksek bir olasılığın varlığında gizleme ihtiyacı duyar. Bütün bunları insanın tabiatına has sayıp övsek de, doğada suni sayıp yersek de, hiç değişmeden emsalsiz olarak kalırlar.
Bir "yaşam tarzı" tam da Dünya üzerinde bir yabancı olma biçimi değil midir? Belirli bir "yaşam tarzı", sadece bir dizi soyut (Hıristiyan, Müslüman) "değerler"den meydana gelmez, gündelik pratiklerin yoğun ağında içerilir: yeme içme, şarkı söyleme, sevişme, otorite ile ilişki kurma biçimlerimizdedir...