“Billy Milligan’ın yaptıklarının farkında olduğu gibi bir hisse kapılmıştı.O yüzden de Milligan’ın çoklu kişilik bozukluğu olan bir hasta olmayabileceğini düşünüyordu çünkü çok kişilikli hastalar alter egolarının yaptıklarından haberdar olmazlardı.”
Kitap boyunca bende bıraktığı etki de bundan farklı değildi. İşlediği suçlardan kurtulmak için akli dengesi yerinde değilmiş gibi davranan bir sosyopatın hayat hikâyesi olarak zihnimde yer etti. Hâlâ psikologları nasıl kandırdığına ve biyografi niteliği taşıyan bu kitabın nasıl yazıldığına anlam veremiyorum. Benim için bu eser, bir tecavüzcü ve hırsızın suçlarından kaçmak için yaptıklarının hikâyesinden ibaretti. Bu kadar beğenilmesini de açıkçası anlayamadım.
Sonuç olarak, bende hayranlık değil, yalnızca derin bir rahatsızlık ve sorgulama hissi bırakan bir kitaptı.
Bir adada toplanan, birbirini tanımayan on yabancı… Her birinin geçmişi karanlık sırlarla örülü. Günler ilerledikçe işlenen esrarengiz cinayetler, her gün bir kişinin ölmesiyle gerilimi kat kat artırıyor. Sayfaları çevirirken sürekli “Acaba sıradaki kim?” sorusu akla gelirken, bir yandan da karakterlerin sakladığı sırlar gün yüzüne çıkıyor.
Aslında her cinayet, kurbanın geçmişiyle yüzleştiği bir hesaplaşma gibi… Kitap boyunca katilin kim olduğunu tahmin etmeye çalıştım, ama finalde gerçekten büyük bir şaşkınlık yaşadım.
Bir insanı öldürmenin yalnızca fiziksel bir eylem olmadığını; bazen birini çaresiz bırakmanın da en az onun kadar yıkıcı ve ‘öldürücü’ olabileceğini çarpıcı biçimde gösterdi. İnsanların hayatlarına mal olan kararların da birer suç sayılabileceğini ortaya koydu; bu yüzden katilin onları suçlu görmesi beni de bir noktada ikna ediyor.
Belki de en büyük suç, birini kendi kaderiyle baş başa bırakmaktır.