Sessizlik…
Hiçbir okulda öğretilmeyen, hiçbir sözlükte yazılmayan, hiçbir harfin tam olarak ifade edemediği bir dildir — yine de herkes onu kendi biçiminde anlar…
Sessizlik gizemli bir silahtır:
Bazen savaşın kıvılcımını ateşler, bazen de alevlerini söndürür.
Kimi zaman sahibini koruyan geçilmez bir kalkan,
kimi zamansa sesi hapseden görünmez bir zincirdir.
Sessizlik… sakin bir güç müdür, yoksa onurun ardına gizlenmiş bir zayıflık mı?
Öfkeyle karşılaşınca, susan kişi için “bilgedir” derler — kendine hâkim olan.
Sözlerini savaş alanına fırlatmamayı seçer;
çünkü bilir ki bazı mücadeleler dille değil, akılla verilir.
Böyle bir durumda sessizlik bir zaferdir; gösterişsiz bir yüceliktir —
Çünkü en yüksek sesle bağıran her zaman en güçlü olan değildir,
ve susan da her zaman çaresiz değildir.
Bazen insan, söylenenlerin kendi değerinin altında kaldığını düşünür
ve sessizliği seçer, öz saygısını korumak adına.
Ama sessizlik her zaman yücelik değildir.
Haksızlık karşısında korkudan, kötülük karşısında korkaklıktan susulursa,
bu sessizlik bir ihanet olur — hem kendine, hem hakikate.
O zaman bu sessizlik bir zayıflıktır, hatta bir küçük düşmedir.
Zira ses, kutsal bir emanettir;
ve en sessiz bir karşı çıkış bile, içi niyetle dolu bir sessizlik gerektirir — boş ve suç ortaklığı eden bir sessizlik değil.
Belki de en derin sessizlik, içimizde taşıdığımız sessizliktir.
Kimse bizi anlamadığında, açıklamak yorucu olduğunda,
içimize çekiliriz.
Ruhumuzla konuşuruz — sessizlik içinde.