Hazır bir sofraya uyanmak nimettir, kıymetini bilin. Bir gün uyanmamak için nazlanacağınız, ‘Az yedin, acıkırsın’ diye ısrar edecek kimseniz kalmadığında anlarsınız.
Günlerdir Carriveau’nun o buz kesmiş, işgal kokan puslu sokaklarında Vianne ve Isabelle’in hemen arkasından yürüyor gibiyim; ruhum ruhlarına karıştı iyice. Savaşın sadece cephedeki silah seslerinden ibaret olmadığını, asıl yıkımın bir insanın evine yabancı bir postalın basmasıyla başladığını öyle derinden hissettiriyor ki kitap... İki kız kardeşin hayatta kalma mücadelesini okurken aslında kendi ruhlarını koruma savaşlarına şahit oldum. Vianne’in çocukları için katlanmak zorunda kaldığı o sessiz, ağır çaresizlik ile Isabelle’in haksızlığa boyun eğmeyen o deli fişek, asi cesareti arasında mekik dokudum. Her sayfada "Ben olsam ne yapardım, ne kadar dayanabilirdim?" sorusu bir hayalet gibi beni takip etti. İnsanı kendi vicdanıyla ve korkularıyla baş başa bırakan, can acıtırken bile elden bırakılamayan bir anlatımı var.
Tarih kitaplarının satır aralarında unuttuğu, cephe gerisinde sessizce dünyayı değiştiren o görünmeyen kadınların hikayesi bu. Mutfaklarda, bodrum katlarında ya da karlı dağ geçitlerinde verilen o gizli mücadelenin tüm yükü gelip göğsüme oturdu.
Bülbül sadece bir savaş romanı değil; sevginin, sadakatin ve her şeye rağmen ayakta kalma inadının insanı nasıl dönüştürdüğünün kanıtı. Son sayfasını kapatıp kapağına öylece bakakaldığımda, içimde hem derin bir hüzün hem de o kadınların iradesine karşı büyük bir saygı vardı. Kolay kolay unutamayacağım, izi uzun süre kalacak cinsten bir yolculuktu; ruhumun bir parçası hâlâ o soğuk Paris gecelerinde yönünü bulmaya çalışan bir kuş gibi orada kaldı.