Henüz münevverlerin gezmeleri, görgüleri, dünyayı tanımaları 1400'leri aşan devirdedir. Bu nedenle çok öncü ve erken bir biçimde İtalya'yı ve Akdeniz'i tetkik eden ve tarih olarak Yunanistan tarihine Troya efsaneleri kadar merak edip okuyan, okutan bir portre ile karşı karşıyayız. Maalesef bu portre kendisinden sonrakilerle devam edememiştir. Galiba Türkiye'de açılan çığırın girdabı budur.
Fatih'in yanına müzisyenler, âlimler geliyor. Ona devamlı kitap getiren sahaflar ve bibliyofiller de var. "Kitaplara o kadar meraklıydı ki yemek yerken bile kitap okuyordu" da deniliyor. Fatih İlyada Destanı'nı kenarlarına şerh düşerek orijinalinden dinleyebiliyor ve okuyabiliyor. Malum bu destan metni öyle herkesin okuyabileceği bir metin değildir.
Osmanlılar üstelik öyle pek fazla Arapça, Farsça da bilmezler. Aksi yaygın bir kanaattır ama yanlıştır bu. Batu'nun latincesi, yunancası gibi bir Arapça ve Farsça bilgisi Osmanlı bürokrasisinde ve ilmiye sınıfında yoktur. Türkçe konusundaki bu Türklüğe rağmen kimlik bilinci haline gelmiş bir Türklük söz konusu değil... Bir kere kendisine Türk demiyor, öyle bir gayreti yok, başka ad koyuyor. Önce Müslüman demiş, sonra Osmanlı demiş. Osmanlı'lıkla Türklüğün kavgasına etmemiş, öbür ettik yapılarda ciddi olmayan folklorik bir ayrımlama vardır.
Rumluk bazılarının zannettiği gibi bir etnik birimin adı da değildir. Bir imparatorluğun, Roma İmparatorluğu'nun tebaasının adıdır. Dinlerin ve dillerin üstünde bir tutum takınmaktadır.