Şefkatli karısının dikkatli bakımına, bir an üzerinden ayrilmayan gözlerine rağmen sürekli rahatlık, hareketsizlik, gamsizlık yavaş yavaş hayat makinesini körletmişti. İlya İlyiç zahmet çekmeden, can çekişmeden, kurulmamış olduğu için duran bir saat gibi bitivermişti. Kimse son anlarını görmedi, son iniltilerini işitmedi.
Olga mendilini yüzüne kapayarak hıçkırıklarını tutmaya çalışıyordu. Birden başını kaldırdı.
— Niçin her şey böyle berbat oldu? Sana kim beddua etti İlya? Ne günah işledin? İyi yüreklisin, zekisin, duygulusun, soylusun. Ama gene de eriyip gidiyorsun. Seni için için yiyen nedir? Bu hastalığın bir adı yok mu?
Oblomov zor işitilir bir sesle:
- Var, dedi.
Olga yaş dolu gözleriyle sorar gibi baktı. Oblomov:
- Oblomovluk, diye mırıldandı. Sonra Olga'nın elini tuttu. Öpmek istedi, öpemedi. Yalnız dudaklarının üzerine kuvvetle bastı ve sıcak gözyaşları Olga'nın parmaklarına döküldü. Başını kaldlrmadan, yüzünü göstermeden arkasını döndü ve odadan çıktı.
— Niçin böyle dertlisiniz?
— Bilmem ki, Olga Sergeyevna. Mutlu olmama da neden yok; nasil olayim?
— Çalışın, insanlarla daha fazla düşüp kalkın.
— İnsanin bir gayesi olmalı ki, çalışsın. Benim gayem ne? Hiçbir şey.
— Gaye yaşamak.
— İnsan niçin yaşadığını bilmezse günü gününe yaşamakla kalıyor; günün geçmesini, gecenin gelmesini beklemekten başka zevki olmuyor. Bugün nasil yaşadım, sorusuna cevap vermeden uykuya dalıyor, ertesi gün gene aynı hayat.
İçinde, hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış, fakat hiçbiri sonuna kadar i işlenmemiş birçok yetenek olduğunu aci aci seziyordu. İçi yanarak anlıyordu ki onda gömülü kalmiş iyi ve güzel bir şeyler vardi; belki çoktan ölmüş ya da bir dağın derinliklerindeki altın gibi saklı kalmış olan bu hazine çoktan meydana çıkmış olmaliydi. Ama öyle derinlerde kalmiş, üzerine öyle pislikler yığılmıştı ki...
Sanki dünyanin ve hayatin ona verdiği nimetleri birisi almış ve yine kendi ruhunun derinliklerinde bir yere gömüp birakmışdı. Sanki bir güç onu hayat meydanna atılmaktan, iradesini ve zekâsını alabildiğine açılıp harcanmaktan alkoyuyordu. Sanki gizli bir düşman daha yola çıkarken onu ağır eliyle yakalamış, insanlığın doğru yolundan uzaklara fırlatmışdı...